İçeriğe geç

TANYELİ-KANLI KARDELENLER

Bölüm 1 · 10 dk okuma

TANYELİ-KANLI KARDELENLER

Bölüm 1

BİRİNCİ BÖLÜM

"Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır."

Mehmet Akif Ersoy

HAKKÂRİ-YÜKSEKOVA

Erdem Yarbay, kollarını arkasında kenetlemiş, karı ezerek sert adımlara volta atıyordu.

Kaşları hiç olmadığı kadar çatık, bakışları keskin ve soğuktu. Bir an durdu. Sonra karşısında hazır kıta bekleyen Börü Timi'ne döndü. Sesi, sessizliği bir bıçak gibi yardı:

“Beyler, az önce Genelkurmay Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı’ndan doğrudan emir geldi. Şehre henüz yeni giriş yapan Terörle Mücadele Cumhuriyet Savcısı Gökçe Sağlam, Şırnak-Hakkâri yolunda pusuya düşürülerek kaçırıldı. İstihbarat, sınırın hemen ötesinde bulunan metruk depoyu işaret ediyor.” Durdu gururla karşısındaki Börü Timine baktı: “Şimdi gidecek, o savcıyı sağ salim bu vatan topraklarına getireceksiniz. Anlaşıldı mı?” diye bağırdığında Börü Timi hep bir ağızdan ‘Emredersiniz Komutanım!’ diye bağırmışlardı.

Börü Timi arkalarındaki skorsky’e sırayla binmişlerdi. Boran boynunda çapraz biçimde duran silahına baktı gözlerini kapatmış derin bir nefes almıştı, skorsky saniyeler içinde dev pervaneleriyle çoktan mavi göklere yükselmişti bile.

“Komutanım… Bu Savcı bizim yeni savcımız olabilir mi?” diye sordu Alpay. Boran alt dudağını büzerek omuz silkmişti, “Olabilir, bilemeyiz ama tek bildiğimiz bir şey var o da, o kadını sağ salim vatan toprağına getirmek.” Dediğinde Börü Timi başlarıyla onaylamıştı. Boran ise gözlerini mavi gökyüzüne çevirmişti.

⌐╦ᡁ᠊╾━

Kerkük-Kuzey Irak

Rutubet ve leş bir kokunun ağır bastığı soğuk bir depoda gözlerimi aralamıştım. Bileklerime sıkıca dolanmış halatların yarattığı ince sızı, zihnimi ayakta tutan tek şeydi. Bileklerimi hafifçe oynattığımda halatların tenimi kestiğini hissettim; kanın soğuk metalle buluşması gibiydi tuhaf, metalik bir his…

Etrafıma bakındım. Küçük, kirli pencereden sızan kış güneşi, ortamı ısıtmak yerine buranın ne kadar sahipsiz olduğunu ve buz gibi olduğunu yüzüme vuruyordu. Ama unuttukları bir şey vardı: Ben bu karanlığın yabancısı değildim. Babamın mezarında da aynı güneş tepemdeydi şimdi de tepemde.

Kapının ardından gelen ağırayak seslerine odaklandım pür dikkat konuştuklarını anlamaya çalışıyordum korkumu belli etmemeliydim ki korkumdan beslenmemeliydiler, kaldığım odanın kapısı açıldığında içeriye birisi girmişti.

Karşımda geçtiğinde ayın ışığı o pis suratına vuruyordu, sırıtarak eğilmişti gözlerimin içine bakıyor sırıtmaya devam ediyordu. Ben ise tüm mimiklerim alınmış gibi tepkisizdim.

“Savcımız uyanmış… Günaydınlar efendim diyeceğim ama pekte günaydın diyemeyiz gibi” dediğinde gülüşü bir anda solmuştu deri eldivenleriyle hızla çenemi kavramıştı.

“Askeri biter, Öğretmeni başlar, Öğretmeni biter şimdi de Savcısı başladı!” dediğinde burnumdan gülmüştüm. “Belki ki tüm meslekler kuyruğunuza basmış” lafını etmemle gözlerindeki öfkenin harlanması bir olmuştu.

“Yedi düvele karşı gelmişiz biz sizlere mi karşı gelemeyeceğiz?” sesim, rutubetli duvarlarda yankılanırken adamın gözlerindeki sahte özgüveni yerini yerle bir etmiştim. Çenemi sıkan parmakları gevşemişti bir Savcıdan, hele ki bir kadından bu kadar dik bir duruş beklemedikleri barizdi.

O an dışarıdan gelen silah sesleriyle kalbim bir anda sızlanmıştı. “Bak geldiler… Gene fare gibi yuvana mi gireceksiniz?” dedim tükürürcesine. O an dışarıdan tok ama oldukça soğuk bir adamın sesi yükselmişti:

“Lan korkma ısırmayız… Savcıyı bırak Zeyrek!” dediğinde öfkeyle bir bana bir de dışarıdan gelen sese bakmıştı, dişlerinin arasından bir şeyler konuşmuş, tızıkmıştı.

Dakikalar içinde altı tane asker içeriye girmişti. “Savcım iyi misiniz?” diyen askere sonrada arkadan bağlanmış olan ellerime bakmıştım. “Sence?” bir şey demeden eğilmiş palaskasından çıkardığı kasatura ile halatları kesmişti.

Bileklerimi acı içinde ovuştururken elini uzatmıştı, uzattığı eli tuttuğum gibi tek hamlede kaldırmıştı. “Bileklerine bakılsın bir” dedi karşısında duran askere kaş göz işareti yapmıştı.

“Hayır, gerek yok teşekkür ederim…” diye mırıldandığımda başını salladı “Cık, olmaz öyle baksın bir baksana kızarmışlar” bakışlarımı bileklerime kaydırmıştım. “Geçer… Artık Ülkeme dönmek istiyorum” başını sallamıştı. “Tamam Savcım…

Alpay, ben, Erdem Yarbay’a haber vereceğim” Alpay denilen asker başıyla onaylamıştı.

“Siz beni dışarıda bekleyin”

“Emredersiniz Komutanım” dediğinde bakışlarını bana çevirmişti. “Bayanlar önden” diyerek elini öne uzatmıştı. “Bayan değil Alpay… Kadın” Alpay’ın dudakları düz çizgi halini almıştı.

“Komutanım, Gökçe Savcıyı sağ salim aldık. Türkiye’ye geliyoruz.”

“Aslanlarım benim!” dedi Erdem Yarbay gururlu bir ses tonuyla. “Helikopteri yolluyorum” dediğinde, Boran başıyla onaylamıştı. “Tamamdır Komutanım” diyerek telefonu kapatmış cebine koymuştu.

On beş dakika içinde yanımıza gelmişti. “Erdem Yarbay ile konuştum helikopteri yolluyor” dediğinde bakışlarım istemsizce ona kaymıştı ben ise ellerimi kollarıma koymuş kendimi ısıtmaya çalışıyordum. “Üşüyor musunuz?” diye sorduğunda başımı salladım.

“Yok… Ne üşümesi?” dediğimde burnundan gülmüştü omuzundaki silahını dikkatlice çıkartmış yanında duran askere vermişti. Üzerindeki parkasını çıkartmış omuzlarımın üzerine koymuştu. Parkanın üzerinden gelen yoğun sigara ve barut kokusu nefesimi anlık olarak tıkanmasına sebebiyet verirken gözlerinin içine bakmıştım.

“Kahramanlık yapacağım derken hastanelik olacaksın” dediğimde hepsi bıyık altından gülmüştü. “Savcım bizler alışkınız maksat siz hastalanmayın buranın havası çarpar insanı” sesindeki küçümseme ile tek kaşım havalanmıştı. “Buranın havası sadece beni değil zamanında senide sağlam çarpmış anlaşılan” O an Timdeki herkes susmuştu. Kısacası dut yemiş bülbüle dönmüşlerdi.

Kaşlarını çatmıştı “Helikopter gelmiştir hadi gidelim” diyerek iki adım atmış durmuştu Alpay’ın sol kolunda olan silahını hızla çekip almıştı.

“Adamın kolunu da götürseydin? Nasıl olsa aynı yere gidiyorsunuz” dediğimde omzunun üzerinden bakış atmıştı derin bir nefes almış yoluna devam etmişti. Muhtemelen içinden ya sabırlar çekiyor benden kurtulmak için Allah’a yalvarıyordu.

Skorsky’e bindiğimizde ister istemez işkillenmiştim en köşeye geçmiş oturmuştum. Onca yer olmasına rağmen gelmiş benim yanıma oturmuştu. Boşuna dememişler sevmediğin ot burnunun dibinde bitermiş diye.

Emniyet kemerini takmakla cebelleştiğimi fark etmiş olmalıydı ki hızla yardıma koyuldu.

Omuzlarımdan gelen iki bandı kavradı. Bantları çektiğinde göğsümün üzerinde o X şekli oluşmaya başladı. Boran o kadar yakındı ki, elleri kemerleri ayarlarken sürekli bana temas ediyordu. O sert, nasırlı parmakları kemeri germek için göğsümün üzerindeki o metal kilide baskı uyguladığında, nefesimin saniyelik olarak kesildiğini hissetmiştim.

“Arabaların emniyet kemerine benzemez bu skorsky kemeri” dediğinde yüzümü buruşturmuştum. Skorsky saniyeler içinde havalanmaya başlamıştı. Sanki pervanesi dışarda değil de kulağımın dibindeydi. Ben hayatımda bu kadar yüksek desibelde bir sesi duyduğumu hatırlamıyorum.

Dakikalar sonra genzimde demir tadı hissetmiştim burnumdan aşağı dudaklarıma doğru süzülen ılık bir hissiyat. Parmaklarımı burun kanadıma değdirdiğimde elime yapışkan bir sıvı değmişti yavaşça parmaklarımı geri çektiğimde kan olduğunu fark etmiştim.

Sen o kadar silahlı teröristin elinden kurtul… Ama beyin kanamasından git. Hayat süremin bu kadar olacağını bilseydim biraz daha deli dolu yaşardım… Ah, Ah gencecik yaşımda mi ölecektim ben!

“Burnun kanıyor…” dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Aferin sharlock holmes bende beynim akıyor sanıyordum. “Aydın bana oradan pamuk ver” dediğinde parmaklarıyla burun kanatlarımı sıkmaya başlamıştı. “Başını öne eğ” dedi emri vaki bir ses tonlamasıyla.

Dediğini yapmış başımı öne eğmiştim saniyeler sonra yavaşça parmaklarını burnumdan çekmişti biraz daha tutsaydı ölüm sebebi nedir sorusuna nefessizlikten gitti diyeceklerdi, yavaşça pamuğun bir parçasını sol burun deliğime koyarken geri kalanıyla kanı temizlemeye başlamıştı.

“Vücudun alışkın değil ya ondan böyle oldu… Yukarıya çıktıkça basınç azalır kan pıhtılaşır. İlk zamanlarda bende de olmuştu” dedi sakin bir sesle. Şimdi belli oldu bu kadar soğukluğunun sebebi… Burnundan sadece kan değil beyin nöronların yarısı da akıp gitmiş.

Skorsky’nın tekerlekleri nizamiyenin taş zeminine değdiğinde derin bir nefes almıştım içime dolan huzur ve güven ile ister istemez tebessüm etmiştim. Skorsky’den indiğimizde kır saçlı mavi gözlü birisi bize daha doğrusu askerlerine gururla bakıyordu.

“Komutanım, Savcı Hanımı sağ salim vatan toprağına getirdik” dedi Boran gururla.

“Helal olsun size” dedikten hemen sonra bakışları beni bulmuştu bana doğru yürürken postalların çıkardığı tok ses bana çocukluğumu anımsatmıştı.

“Sen, Serdar Üsteğmen’in kızıydın değil mi?” diye sorduğunda dünya bir anlığına sessizliğe bürünmüştü sanki. Başımı sallamakla yetindiğimde bir elini omuzuma koymuş gözlerimin içine bakmıştı.

“Babamı nereden tanıyorsunuz?” diye sorduğumda sesim hiç olmadığı kadar titrek ve kırılgandı. “Babanla sınıf arkadaşıydık Gökçe… Aynı yıl Kuleliden mezun olduk sonra aynı yıl Kara Harp Okuluna gittik” dediğinde gülmüştü, gülüşü bile tonlarca tozlu anıyı hatırlatıyordu sanki.

Mavi gözlerinin içindeki hüzünlü parıltı ona o zaman ki yaşantısına götürmüştü sanki. Belki de karlı dağlara barut kokan gökyüzüne…

“Baban çok iyi bir askerdi Gökçe…” durdu gözlerimin içine bakmıştı. “Şehit olduğunu öğrendiğimde ben sadece arkadaşımı değil bir kardeşimi de kaybetmiş gibi oldum.” İçli bir nefes almıştı süzülen yaşlarını silmiş tebessüm etmişti. “Bir ara odama gelirsin seninle bir güzel hasbihal ederiz” başımı sallamıştım. “Ederiz…” dediğimde omuzumdaki elini çekmişti askerlerine bakmıştı.

“Tanışmanız pek mutat olmadı ama yeni Terörle Mücadele Savcımız Gökçe Sağlam. Bu zorlu yolda bize hukukî açıdan yardımcı olacak.” Dediğinde elini uzatarak en başta duran askeri işaret etti.

“Boran Üsteğmen tim komutanı” dediğinde, Boran yanımıza gelmiş elini uzatmıştı, uzattığı eli kavradığımda vücudumda bir elektriklenme olmuştu. Sanki vücuduma yüksek voltajla elektrik verilmiş gibiydim. “Tanıştığıma memnun oldum Savcı Hanım” dediğinde kahve gözlerinin içine bakmış dudaklarıma soğuk bir gülümseme kondurmuştum.

“Bende, Üsteğmen’im bende sizinle tanıştığıma memnun oldum”

“Kanaman durmuş” başımı hafifçe yana eğmiştim. “Sayenizde.” Dedim soğuk bir üslupla. “Elimi bırakmayı düşünüyor musunuz acaba?” Boran elimi hızla bırakmıştı avuç içlerini pantolonuna sürmüştü.

“Börü Timi” dedi tekdüze bir sesle “Alpay’ı tanıyorsun zaten ‘Omuzunu da alıp gitseydin’ dediğin asker.” Her biriyle tek tek tanışmıştım. Meslekleri gereği soğuk bir tavır sergiliyorlardı.

Hayat onları gün geçtikçe sert ve duygusuz yapmıştı.

“Komutanım, Savcı Hanım bu kör ayazda üşümesin içeriye geçelim isterseniz” dedi Alpay. Boran ise omzunun üzerinden Alpay’a bakmıştı.

“Haklısın.” Dedi elini öne uzatmıştı “Kadınlar önden” dediğinde tek bir kelime etmeden nizamiyenin içine girmiştik.

Kokusu yabancı değildi sadece unutulmuştu. O disiplin kokan griye çalan duvarlar küçükken bile soğuk gelirdi hâlâ aynı geliyordu. Tim odalarına dağılırken koridorun ortasında sadece ikimiz kalmıştık.

“Ne?” diye sordum. Gözlerini hafiften kısmıştı dudaklarını diliyle ıslatmıştı:

“Eğer hâlâ üşüyorsan parkam üzerinde kalabilir” bakışlarım üzerimdeki kamuflaj desenli parkaya kaymıştı.

“Ha yok… İçerisi sıcakmış ben dalmıştım” dediğimde parkanın fermuarını açmıştım tam çıkartacakken eliyle durdurmuştu.

“Kalsın üzerinde soğuktur buranın ayazı” dediğinde sesinde ilk defa bir sıcaklık vardı. “Gel sana çay ısmarlayayım. Savcımızın içi birazda olsa ısınsın değil mi?” başımı sallamakla yetinmiştim eli hâlâ elimin üzerindeydi.

Nizamiyenin kantinine geldiğimizde köşeye geçmiştik çocukluk anılarım gözlerimin önünde bir, bir canlanırken gözlerimden süzülen yaşları elimin tersiyle silmiştim. Boran elinde iki çay bardağıyla gelmiş karşıma oturmuştu.

“Demek Erdem Yarbay ile baban silah arkadaşıydı…” alt dudağımı büzmüş omuz silkmiştim. “Öyleymiş evet” Boran çayını yudumlarken durmuştu.

“Bilmiyor muydun?” başımı iki yana salladım “Bilmiyordum… Babamın evde geçirdiği vaktin sayısı bir elin beş parmağını ya geçer ya da geçmesine ramak kalır. Sürekli dağlarda olurdu” durdum burnumdan güldüm “Evde kaldığı zamanlarda da benimle oynar, vakit geçirirdi. Yani bilmiyordum, Erdem Yarbay ile silah arkadaşı olduklarını bende öğrendiğimde en az senin kadar şaşırdım.”

“E şimdi sen nerede kalacaksın?” diye sorduğunda tekrardan omuz silktim

“Otelde kalırım belki devlet bana lojman verir” diyerek konun içinden sıyrılmaya çalışıyordum.

“Korkmuyor musun?”

“Neyden?” dedim, bakışlarımı bir an bile kaçırmadan doğrudan gözlerinin içine bakarak.

“Ölmekten...”

Sorduğu soruyla dudaklarımda acı bir gülüş peydah oldu. Ama bu gülüş, bir bahar neşesi değil, bir kış ayazı gibi kısa sürdü.

“Eğer ölmekten korksaydım bu mesleğe baş koymazdım Boran...” Bir an duraksadım, aramızdaki o görünmez ama keskin sınırı hatırlatmak ister gibi ekledim: “Komutan.”

Boran, yüzündeki o sert ifadeyi hiç bozmadı ama gözlerinde bir fırtına koptuğunu görebiliyordum.

“Gökçe, ölmekten korkmuyorsun orası bariz,” dedi, sesi şimdi bir rüzgâr gibi uğulduyordu. “Ama inan bana burası zor... Burada; asker, polis, öğretmen veya doktorsan, namlunun ucundasın demektir. Çünkü öğretmen umut verir, doktor iyi eder...”

Tam o noktada sesi bir cam kırığı gibi çatladı. Bakışlarını uzaklara, o karlı dağlara çevirdi.

“Asker ve polis ise bu vatan topraklarını canı pahasına korur. Ve düşman, en çok umudu vereni, en çok iyi edeni ve en çok koruyanı hedef alır.”

“Ondan dolayı buradayım ya…” dedim, sesimdeki o titremeyi söküp atarak. Boran’ın o kırılan sesine inat, benimkisi çelik gibi sertti. “O hedef alanlara gün yüzü göstermemek, o namluların ucundaki umudu söndürmelerine izin vermemek için buradayım.”

Boran bir süre sustu. Bakışları, üzerimdeki parkasından dışarı taşan omuzlarıma, sonra da gözlerimin tam içine odaklandı. Sanki bir savcıya değil de, yıllar önce kaybettiği bir cephe arkadaşına bakıyor gibiydi.

“Sadece yasalarla olmaz bu iş Savcı Hanım,” dedi Boran, sesi yine o derin, buz gibi tona bürünerek. “Buranın kanunu dağlarda yazılır, mahkeme salonlarında değil.”

“O zaman ben de o kanunu mahkeme salonlarına taşımaya geldim Komutan,” diye karşılık verdim. “Babanızın hatırasına hürmeten mi buradasınız, yoksa gerçekten inanıyor musunuz buna?” dediği an kalbim bir anlığına tekledi.

Gözlerim dolmuştu. “İnanmasam burada olmazdım,” dediğimde sesim o titremeye yenik düşmüştü. Oysa çelik gibi durmak istiyordum.

“Benim babamı şehit ettiklerinde ben beş yaşındaydım,” diye devam ettim, bakışlarımı karlı dağların karanlığına dikerek. “Diğer çocuklar masallarla uyurken, ben beş yaşımda karanlık nedir onu öğrendim Boran... O karanlığın içinde yolumu bulmaya çalışırken büyüdüm ben.”

Boran’ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını hissediyordum. Belki de ilk kez karşımdaki adamın o sert üniformasının altında, benimkine benzer bir sızı olduğunu fark ettim.

Yaşlarımı silmiş ayağa kalkmıştım üzerimdeki parkayı çıkarmış arkamdaki sandalyeye bırakmıştım.

“Ben en iyisi gideyim sizde dinlenin” dediğimde Boran’da ayağa kalkmıştı sandalyenin üzerindeki parkayı almıştı.

“Gökçe…” dediğinde tek kaşımı kaldırarak yüzüne baktım “Gökçe Savcım gelin size yardımcı olayım az ilerde küçükte olsa bir otel var” dediğinde başımı salladım.

“Ama sizi biraz bekleteceğim üzerimi değiştirmem gerek” diyerek koşarak yanımdan uzaklaşmıştı. Yarım saat sonra tekrardan yanıma geldiğine üzerine siyah boğazlı bir kazak ve onunla aynı renkte pantolon giymişti.

Elindeki kahverengi ceketi ise bana uzatmıştı. “Bunu giy; üşümene göz yumacak kadar kalpsizleşmedim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.