Kül vadisi Dünya unutmuştu. Ama taşlar hatırlıyordu.Kül Vadisi’nin taşları, zamanın bile unuttuğu hikâyeleri içlerinde saklamışlardı.Gökyüzü burada başka bir renkti. Ne mavi, ne siyah… sadece “eski” idi.Hava… yaşayan bir şeydi. İçinde fısıltılar vardı. Ölmeyen duaların yankısı gibi.Vadinin tam merkezinde, taşlara gömülü bir tapınak yükseliyordu. Yerin altına gömülmüş bu kutsal mezar, zamanla unutulmuş ama ruhunu kaybetmemişti.Ve o gece, bir adam o taş kapıdan içeri girdi.Kael.Sırtındaki pelerin, rüzgârsız havada bile kıpırdayan, geçmişten kalma bir anı gibi hareket ediyordu. Zırhı paslıydı ama göğsündeki mühür hâlâ parlıyordu: Yarıkutsal.İnsanla tanrının birleşiminden doğmuş bir varlık. Soyunun son halkası.İçeriye doğru yürürken duvarlardan gelen uğultular kulaklarına kadar sokuldu. Ayaklarının altındaki toz, yılların değil, binyılların birikimiydi.O, yolu ezbere biliyordu.Tapınağın merkezinde, yerin yedi kat altında bir lahit vardı. Lahdin çevresi eski dilde yazılmış sembollerle çevrilmişti. Yontulmuş daireler, dualar ve mühürler… zamanın bile silemediği izlerdi bunlar.Kael diz çöktü. Ellerini yere bastı. Başını eğdi.Ve tüm ruhuyla fısıldadı: “Nur’Elis… Işığın günahı. Gölgenin laneti. Uyan.” Birden yerin altı titredi. Önce derin bir inilti, ardından ağır, nemli bir nefesin yankısı. Sanki taşlar… iç çekiyordu.Lahdin üzerindeki taşlar çatlamaya başladı. Önce ince bir çizik, sonra derin yarıklar.Sanki içerideki varlık uyanmıyordu da, zincirlerini kırıyordu.Bir çatlak, ardından bir el.Kadın eliydi bu. Solgun ama güçlü. Parlak değil, karanlık bir ışıltıyla çevrili. Tırnakları uzundu, parmakları zarifti ama simetrisi neredeyse doğaüstüydü. Omuzlar belirdi, ardından bir boyun, sonra yüzü. Gözleri bembeyazdı. İrissiz. İçine bakan her ruhu deşebilecek derinlikte.Saçları yıldızsız bir gecenin dokusunu taşıyordu.Ve teni… ısı değil, ağırlık yayıyordu.Tanrısal bir güzellik… ama aynı zamanda derin bir tehlike.Çıplaktı. Ama çıplaklığı masumiyetten değil, tehditten doğuyordu.Teninden yayılan varlık, mekâna hükmediyordu.Her adımıyla tapınağın taşları çatlıyor, mühürler yanıyordu.Konuştuğunda sesi çift katmandı.İlki kadınsı, kadife gibi yumuşak bir ton.İkincisi… eski çağların yankısı, sanki kulak değil, kemikleri titreten bir yankıydı. “Zaman hâlâ üzerimde kokuyor,” dedi. Kael başını eğdi.“Seni uyandırdım. Dünya seni unuttu ama ben unutmadım.” Nur’Elis ona doğru bir adım attı.Gölge onun vücudunda kıvrılıyor, kıyafet gibi sarılıyordu.Ama çıplaklığı ortadaydı. Ve o çıplaklık… Kael’in zihninde yankı yapan bir şehvet gibiydi.“Bir melez,” dedi. “Yarıkutsal. Benim soyumdan değil ama bana ait. Neden beni uyandırdın?” Parmaklarını Kael’in göğsüne bastırdı.Kalbi bir an durdu, sonra çılgınca çarpmaya başladı.“Sende bir parçam var. Kanımdan değil ama arzumdan.”Kael gözlerini kapattı ama görüntüler kaçmadı. Nur’Elis’in geçmişi gözlerinin arkasında patladı: Şehirler yanıyor, binlerce ses tanrıçaya dua ediyordu.Kadınlar, erkekler, çocuklar… tapınaklarda onun adını fısıldıyorlardı.Ve hepsi… arzu doluydu. Nur’Elis’in gücü sadece büyü değil, arzuydu. Şehvetti. Kendini adayanların bedeninden güç alıyordu.Birden Kael’in boynuna dokundu. Soğuk bir titreşim tüm omurgasından aşağıya indi.Kael geri çekilmek istedi ama vücudu ona ihanet etti.Dokunuş bir emirdi. Ruhunu bastıran bir arzu dalgası yükseldi içinde.“Sen beni sadece uyandırmadın,” dedi Nur’Elis. “Beni arzularınla çağırdın. Ve şimdi… bendensin.”Kael’in gözlerinde, onunla birleştiği bir anın görüntüsü belirdi.Tenlerinin birleştiği, karanlığın nefes aldığı bir an.İç içe geçmiş bedenler. Göz göze, diz dize, ruh ruha.O an bir kehanetti. Ve aynı zamanda kaçınılmazdı.Kael geri çekildi. Nefes nefeseydi. “Bu dünya değişti,” dedi.“Senin eski hâlini taşıyamaz. Ben seni kontrol edeceğim. Sınırlarını ben belirleyeceğim.”Nur’Elis kahkaha attı.Taşlar çatladı. Tapınak inledi.“Senin dünyan hâlâ benim ellerimde. Sadece unuttun.”Yavaşça ona yaklaştı. Yüzü yüzüne değecek kadar yaklaştı ama dokunmadı. Dudakları Kael’in dudağının kenarında dolaştı. “Ben seni seçmedim.Sen… çoktan bana aittin.” Tapınağın köşesinde semboller parladı. Kael’in mühürlediği büyüler çatlamaya başladı. Çünkü Nur’Elis’in uyanışı yalnız değildi.Çok uzakta, başka tanrılar da gözlerini açıyordu.Bilinçleri karanlıkta kıpırdanıyor, Kadim Uyku’nun içinden sesleniyorlardı.Kael irkildi.“Onlar geliyor.”Nur’Elis dışarı baktı.“Bırak gelsinler. Bırak hepsi uyansın. Ama unutmasınlar…Ben artık eski ben değilim. ”Çıplak ayaklarıyla tapınağın sınırına yürüdü.Kael onu durdurmadı.O, dış dünyaya adım attığında gökyüzü ağladı. Rüzgâr eski dillerde fısıldadı. Küller havaya karıştı.Gökyüzü yırtıldı.Yarık büyüdü. Ve onun içinden sarkan gölgeler, isim taşımıyordu. Nur’Elis yukarı baktı.Gözlerinde şehvet değil, açlık vardı.Cinselliğe, kana, ibadete ve hükme aç bir tanrıça… Dünya artık onu hatırlayacaktı.Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bölüm 1
Uykunun Ötesinde
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.