“Dayan Gaia, az kaldı!” Gaia, toprak ana. İlk çocuğunu doğururken yanında eşi bile yoktu. Kendini daha önce böylesine yalnız hissetmiş miydi? Hatırlamıyordu. Kocası savaşa girdi- ğinden beri yüzünü bir kez olsun görmemişti. Yazdığı mektuplarla yetiniyordu.
Ve onun doğacak kızı, Themis. Ne o ne de kızı olacakları bilmiyordu. Themis’in doğuşunun neler getireceğini.
“Gaia, Tanrım! Nur yüzlü bir kızın oldu!” dendiğinde mutluluğu fiziksel acısını gizliyordu. Onun doğuşu Gaia için yalnızlığının bitiş noktasıydı. En azından şimdilik.
Gaia sanki her şey yeniden başlamış gibi mutluluktan delicesine ağlıyordu. Kızını kucağına aldığı anda şefkatine o bile inanamamıştı. Uranüs’de burada olsaydı diye düşünmekten ken- dini alıkoyamıyordu.
Uranüs, onun biricik kocası. Az zaman olsa bile birbirlerini çok sevmişlerdi. Belki kızı babasını hiç görmeyecekti ama Gaia ona hep babasını anlatacaktı. Bundan emindi.
Tam kızına sevgiyle bakmaya devam ederken iki şey fark etti. Kızının yüzünde çilleri vardı ,ve Gaia ne onun ne de kocasının ailesinin içerisinde çiller olan biri olduğunu hatırlamıyordu. İkinci olarak kızının boynunda pek de belirgin olmayan, terazi şeklinde bir doğum lekesi olduğunu fark etti.
Hatırladığı kadarıyla çiller Tanrılar tarafından sadece yedi kişiye hediye edilirdi. Sanıyordu ki bunlardan biri kızıydı.
Ama o doğum lekesi, Adalet Tanrısı tarafından sadece bir kişiye verilirdi. Bu da Themis’in Tanrının varisi olduğunu açıkça gözler önüne seriyordu.
Gaia ağlıyordu, ama bu sefer korkudandı, kızına olabileceklerin ihtimali onu çok ürkütüyordu.
O gece doğan yedi bebek her şeyden habersizdi. Fakat onlar doğarken yağmurlar durmamıştı, gök haykırırcasına gürlemişti.
Bu tanrının son uyarısıydı.
...
“Anne, çantamı nereye koydun!” Themis, gözleri duvarda asılı duran anne ve babasının fotoğrafına fazla takılmıştı. Babasının annesine sarılışı hiç zorla gözükmüyordu. Tam ak-sine annesi babasına daha sıkı sarılıyordu.
“Sana çillerini ve doğum lekeni kapatmadan şuradan şuraya gidemezsin demiştim Themis.” diyerek yanına yaklaştı Gaia. “Ama anne ne olur kapatmasam.” “Themis!” Themis öfleyerek odasına doğru ilerledi ve masanın üstünde duran kapatıcıyı ellerine aldı. Annesi çocukluğundan beri Themis’e bunu tembihliyordu.
“O lekeni ve çillerini kapatmadan hiçbir yere çıkamazsın!”
Themis hâlâ bunun nedenini öğrenememişti. Ve ne kadar araştırsa da bir gelişme sağlayamıyordu.
Zorla da olsa eline aldığı kapatıcıyı önce yüzüne sonrada boynuna yaydı. Bundan nefret ediyordu. “Al, yaptım istediğini. Çantamı ver akademiye geç kalacağım.”
Tiyatro Akademisi, Themis’e gerçekten kendini hissettiren tek yerdi. Kendini orada bulduğuna inanıyordu. Gaia çantasını ona doğru uzattığında çantayı taktığı gibi dışarı fırlamıştı.
Dışarıda insanlar kavga ediyordu, erkekler kadınlara bulaşıyordu. Themis için bu alışıldık bir şeydi fakat bunları asla doğru bulmuyordu. Bir gün Themis’de bu durumda kalabilirdi, hatta kalmaması bile bir mucizeydi. Sanki Tanrı onu koruyordu.
Hızlı adımlarla akademiye geldiğinde herkese başıyla selam verip sahne arkasına geçti. Uzun zamandır büyük çaplı bir sahne için prova yapıyorlardı. Themis arkada hızlıca kıyafetlerini giyinip yine hızlıca sahneye çıktığında neredeyse herkes yerini almıştı. Başta Themis olmak üzere en az 10 kişilerdi.
Oynadıkları tiyatro Yunan mitolojisini anlatıyordu. Themis Adalet Tanrıçasıydı. Rolünü oynamaktan fazlasıyla zevk aldığını söylerdi hep, gerçekten öyleyse bile o bundan emin değildi.
...
Tiyatro bittiğinde Themis yeterince yorulmuştu. Hatta gözleri arada kapanıyor gibi olsa da gözlerini tamamen kapatmamak için elinden geleni yapıyordu.
“Themis, iyi misin?” Eurybia, o da Themis gibi çillere ve bir doğum lekesine sahipti fakat o bunları kapatma gereği duymuyordu. Themis’den farklı olarak onun doğum lekesi bir dalga-yı andırıyordu.
“İyiyim, biraz uykum var o kadar. Sen?” “İyidir bende, sana bir şey söylemek için geldim aslında.” dediğinde Eurybia’nın yüzü çük ciddi görünüyordu. “Söyle.”
“Hani sana bu çiller ve lekenin anlamını araştıracağımı söylemiştim ya. Araştırdım.” dediğinde Themis’in gözleri büyüdü. “Gerçekten mi? Neymiş peki?” “Uzun ve sonu pek iyiye gitmiyor, şimdi kapıdaki banklardan birinde yer kap ben geliyorum.” dediğinde Themis aynı heyecanla kafasını sallayıp hızlıca bahçeye koştu, çantasını içeride bıraktığını ile unut-muştu
Kısa bir süre sonra Eurybia Themis’in çantasıyla birlikte banka doğru ilerlemeye başladı. Nihayet Themis’in yanına vardığında gözlerinde okunan tek şey yorgunluktu. “Hadi, anlat artık!” “Tamam, başlıyorum.”
“Şimdi, bundan neredeyse birkaç asır önce 7 Tanrı onlardan çok sonra gelecek kişilere bir güç bırakmış. Kendilerine varis seçmiş gibi düşün. O 7 Tanrının vekalet bıraktığı 7 kişi çillere sahip olurmuş. Yani çilleri tanrı hediye etmiş diyebiliriz. Ama lekeler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. O lekeler 7 Tanrıdan her birinin bir kişiye bıraktığı ve herkeste değişen şeylermiş. Yani sende terazi olması bunu Adalet Tanrısının sana bıraktığı ve onu gücünü taşıdığın anlamına gelir. Bende denizlerin gücünü ve fırtınaları temsil ediyormuşum yani aniden bir kasırga ya da tsunami çıkarabiliyorum sanırım. Ama bunları kontrol etmeden yapamayız bence.”
Themis bunun neresinde bir yanlış olduğunu anlamamıştı. “Tamam ama sonu kötüye gidiyor demiştin, kötü olan ne?” Eurybia biraz düşündükten sonra anlatmaya başladı.
“Bir gün bu Tanrıların yer yüzüne ineceğine ve varisleri ile birlikte dünyayı altüst edeceklerine dair söylentiler var. Ayrıca şu an çillere ve lekelere sahip olanları idam etmeye çalışan bir örgüt var. Annenin endişesi bu yüzden sanırım.” Şimdi taşlar yerine oturmuştu.
Themis, Eurybia ve kalan 5 kişi canice katledilebilirdi veya dünyanın sonunu getirebilirdi.
Geri kalan 5 kişi neredeydi, kimdi?
Birbirlerini nasıl bulacaklardı?
Themis’in bildiği tek şey bu güç onların işine gelmiyordu.
...
Themis’in gözüne uyku girmiyordu. Hâlâ Eurybia’nın söyledikleri aklındaydı. Doğru ise başı büyük dertteydi. İşin kötü tarafı annesi yıllarca bunu ondan saklamıştı. Büyük ihtimalle korkmaması içindi ama şu an daha çok korkuyordu.
Ya ölürse, ya yarını göremezse.
Ama Tanrı onu korumuyor muydu?
Bilmiyordu, bu yüzdendir ki göklere lanet okuyordu. Onu aydınlatmadıkları için, bunları saklamak zorunda olduğu için, kısacası her şey için lanet okuyordu. İstemiyordu, birinin varisi olmak istemiyordu. Ne yapacaktı, bilmiyordu. Daha önce kafası hiç bu kadar karışmamıştı.
Themis yavaş yavaş gözlerinin kapandığının farkında değildi. Bu yüzden uykuya dalması pek uzun sürmemişti.
...
Gökten sesler geliyordu, bir ışık parıldıyordu. 7 kişi, bir hayran gibi göklere bakarken insanlar kaçıyordu, çığlık atıyordu. Kimileri kabul etmek istemiyormuş gibi sonu haykırıyordu. Bu son onların mıydı?
7 Tanrı sesleniyordu;
“Themis NYXAR
Prometheus ERYNDOR
Asteria CELESTİNE
Astraios CAELİON
Helios SOLARİAN
Eos DAWNMERE
Eurybia DRAKONİS.”
Her biri bir Tanrının varisiydi. “Hayır, istemiyorum, bu zincirler canımı yakıyor!” Hepsi uzun ve ağır zincirlerle gökyüzüne bağlanmıştı. Sanki elleri tutmuyordu.
Hepsine şırıngada bir sıvı enjekte ettiklerinde zincirler kendi kendine çözüldü. İnsanlar bağırmayı bıraktı. Yoklardı, hepsi kaçmıştı. Gökyüzü tekrar karanlığa kucak açtı. Yıldızlar onlara nefretle bakıyordu.
Themis, adaleti gözetmeye yemin etmişti.
Prometheus, ateşi ellerinde tutup yardım etmeye yemin etmişti.
Eos, karanlıkta şafağın kendisi olacağına yemin etmişti.
Helios, güneşin gücü ile aydınlatacağına yemin etmişti.
Eurybia, denizin ölü ruhunu fırtınalar ile canlandıracağına yemin etmişti.
Astraios, yıldızsız gecelerde yıldızları canlandıracağına yemin etmişti.
Astreia, gecelerin verdiği kehaneti kimseye anlatmayacağına yemin etmişti.
Yedi varis, her biri farklı bir köşede, aynı fikirde.
“Hayır, hayır!”
“Dur!”
Themis, uykusundan uyandığında terler içerisindeydi. Gördüğü kabus onu nefes nefese bırakmıştı. Bakışları hızlıca koluna indiğinde küçük bir nokta izi gördü.
Kabusunda yapılan iğne?
“Hayır, lanet olsun!” şu an çığlık attığının farkında değildi. Onun sesini duyan Gaia yatağından hızlıca kalkıp kızının odasına koştu. Onu yatakta oturur hâlde gördüğünde çok rahatlamıştı.
“Themis, ne oldu? Bir şeyin var mı?” Themis annesine kızgın ama daha çok kırgın bir bakış attı. “İyiyim, kabus gördüm o kadar.” diyerek yatağına geri uzandı Themis. Gaia onun bu hareketlerinden bir anlam çıkarmaya çalışsa bile yapamadı.
“Peki, iyi geceler diyerek odasına geri döndü.
Peki diğerlerinin hayatında neler oluyordu?
...
“Sizin kafanız mı güzel? Benim bunu yapacağımı düşündünüz mü cidden?”
Prometheus, ailesi tarafından belki de en hor görülen insandı. Tek kaçış yeri okuluydu.
Arkadaşlarının ondan beklediği şey ise bir insana zarar vermesiydi. Aklı almıyordu, Prometheus böyle bir şeyi asla yapmazdı. Yine her sinirlendiğinde olduğu gibi elleri yanıyordu. Bunun gücüyle bir bağlantısı var mıydı?
Elbette vardı, ama ne yazık ki Prometheus bundan bi’haberdi.
“Yapmayacak mısın yani, oğlum biz bunun için yaratıldık.” Prometheus arkadaşına ters bir bakış attıktan sonra sırtını oturdukları banka yasladı. “Tamam siz yapın, ben bulaşmam öyle işlere.” diyerek ayağa kalktı Prometheus. Yavaş ama tanıdıkları için hızlı adımlarla eve doğru yürüdü.
Aslına bakılırsa hiç de eve gitmek istemiyordu. Ama yapacak başka bir şeyi yoktu.
En sonunda eve vardığında homurdanarak kapıyı açtı. Evden yine bağırma sesleri geliyordu. Fakat bu bağırma sesleri normal olsa da arasından bir çığlık sesi duyulduğunda Prometheus korkuyu damarlarından akan kanda, vücudunun her bir hücresinde hissetti.
Kardeşi Pyra, Prometheus onun bu ailede doğmasına hep lanet etmişti. Kardeşinin kaderinin onunla aynı olmaması için her şeyi yapardı. O daha 16 yaşında bir kız çocuğuydu. Prometheus onunla aynı kaderi paylaşmak istemiyordu.
Prometheus olabildiğince hızlı şekilde salona doğru koştu, gördüğü manzara karşısında nabzının durduğunu hissetti.
Babası kardeşini kaçamayacağı kadar sıkı tutmuştu ve ona dokunmaya çalışıyordu. “PYRA!” Prometheus bağırdığının farkında bile değildi. Kardeşi direnmeye devam ederken babasının bakışları donuk bir şekilde ona dönmüştü. “Bana dokundun ama kardeşime dokunamazsın baba.” Prometheus ilk defa bu kadar öfkeliydi. Gözlerinden bile kızgınlık akıyordu.
“Peki, üst kata çık o zaman.” Prometheus önce babasının Pyra’yı bırakmasını bekledi. Nihayetinde ellerini çektiğinde Pyra daha fazla ayakta duramadı ve biraz yana kayarak kendini sert koltuğa bıraktı. Prometheus rahat bir nefes aldıktan sonra istemediğini belli eden adımlarla üst kata çıkmaya başladı.
Gerisi meçhuldu.
Dayak yemişti.
Her yeri morarana kadar, gözleri kanlanana kadar, ağzından burnundan kan gelene kadar, her hareketinde canı acıyacak kadar dayak yemişti. Ama kardeşine zarar gelmemiş olması onun için yeterliydi.
Babası odadan çıktıktan kısa bir süre sonra Pyra hızlı adımlarla abisinin yanına koştu. Abisini öyle gördükten sonra nasıl hareket ettiğini hatırlamıyordu. Soru sormadı, yanında getirdiği ilk yardım çantasıyla elleri titreyerek yapması gerekenleri yaptı. Prometheus tepki vermiyordu. Acısa bile yüzünü buruşturmuyordu. Pyra yaptığı şeyi bitirdikten sonra abisinin karşısına oturdu. Prometheus kardeşine bakarken gülümsedi. “Teşekkür ederim.” diye fısıldadı zorda olsa. Pyra “Bende.” dediğinde gülümsemeye çalışıyordu. Abisi tam o sırada yanına gelmeseydi belki de şimdi burada olan kendisi olacaktı.
Prometheus öyle dayak yemişti ki çilleri bile görünmeyecek hâle gelmişti. Pyra elini tam Prometheus’un çillerinin belirgin olduğu yere uzattı. Sonra bunun yanlış bir fikir olduğunu fark edip elini hızlıca geri çekti.
İkisi de konuşmuyordu. Pyra en sonunda sakince ayağa kalktı. Tam kapının önüne vardığında “Sende çok durma” diye seslenip hızlıca merdivenleri indi. Prometheus’un gözleri kapanıyordu.
Kalkacak gücü kendinde bulamıyordu. En sonunda gözleri tamamen kapandı.
O da aynı kabusu gördü, iğneler, 7 kişi.
Ne anlamalıydı?
Bakışları anında koluna döndüğünde neredeyse belli bile olmayan bir nokta izi gördü.
İğneler.
“Lanet olsun.” diyerek zorlukla ayağa kalkmaya çalıştı Prometheus. Her yeri dayak yediğini ona hatırlatırmışçasına ağrıyordu. Merdivenden inerken bile düşmemek için çok çaba harcıyordu. Nihayetinde odasına vardığında nasıl olduğunu anlamadan kendini yatağa bıraktı ve uykuya kucak açtı.
...
“Ama bu böyle olmaz ki!”
Asteria, derslerinde başarılı olmak için çok çabalıyordu ve genelde aldığı sonuçlar onu tatmin etse bile ailesi pek memnun olmuyordu. Alışmıştı.
Bu cümleyi kurmasının sebebi ise ona verilen konuları neredeyse hiç anlamamasıydı. Ne vardı bir şeyi anlamamakta. Çok üstüne düşüyordu.
Uzun bir kütüphane arasından sonra eşyalarını toplayıp evine ilerledi Asteria. Gözlerinden yorgunluk akıyordu. Hatta dikkatli bakılınca çillerinin kapattığı gözlerinin altı mosmordu. Böyle durumlarda Asteria çillerini seviyordu. Onun dışında kendisiyle pek barışık değildi.
Eve vardığında sessizlik fazla dikkat çekiyordu. Sessizliği bozmamaya çalışarak ayakkabılarını çıkardı ve içeri girdi. Yine aynı sessizlikle odasına ilerledi. Odasına girip kapıyı kapattığında ise omuzları yavaş yavaş düştü. Uyku bedenini esir almadan henüz bir kaç dakika önce üstünü değiştirip yatağına girdi. Uyku onu esiri aldığında ise gördüğü kabus onu uykusundan uyandırmaya yetmişti.
7 kişi, 7 iğne ve gökyüzündeki ışık.
Asteria rüyalarından anlam çıkarmayı severdi ve bu rüyanın gelecek olduğunu düşünüyordu, hatta emindi.
Fakat bakışları koluna kaydığında fikri tamamen değişti.
Bu bir rüya değildi, birileri bu yaşananları rüya olarak göstermeye çalışıyordu. Asteria bunu fark ettiğinde panik ve korku tüm vücuduna yayıldı.
Kısa sürede panik ve korkunun etkisinden çıkıp terasa ilerledi. Gece gökyüzünü izlemeyi seviyordu. Şimdide öyle yapacaktı. Daha önceden kendine hazırladığı yere uzandı ve gökyüzünün her bir zerresini inceledi.
Onunla beraber bir kişi daha gökyüzüne dalmıştı fakat Asteria bundan habersizdi.
...
“Mars mı o?”
Astraios, onun yakınacağı bir ailesi bile yoktu. Çocukluğundan itibaren tek başınaydı ve buna alışmıştı, alışmak zorunda kalmıştı. Ne yapıyorsa kendineydi.
Yanında bulunan astronomi kitabına baktığında teleskoptan baktığı gezegenin Mars olduğundan emin oldu. Gökyüzünü -özellikle geceleri- incelemeye bayılıyordu. Bir gün astronot olmak istiyordu.
Yeterince incelediğinden emin olarak arkasına koyduğu döşeğe kendini bıraktı ve gökyüzünü incelemeye başladı. O kadar dalmıştı ki bir süre sonra uyku onu ele geçirdi.
Ve tabi ki de aynı kabusu o da gördü. Uykusundan uyandığında ter içindeydi. Lanet okumadan ya da ne olduğunu düşünmeden önce görüş alanı sadece kolunu kapsıyordu.
O küçük nokta izi göz bebeklerinin büyümesine yetmişti. Aynı anda kendini geriye bıraktı fakat bu sefer gökyüzünü incelemiyordu.
O 7 kişide kimdi?
...
“Hayır, dokunma bana!”
Helios, yaşamadığı kötü durum kalmamıştı. Ailesine anlatsa destek alırdı ama yapamıyordu. Elinde değildi, söyleyemiyordu.
Karşısındaki adamlar her anlamda ondan güçlüydü. Bir adımlarıyla Helios titrerdi ama direniyordu. En sonunda karşısındaki adam yanına geldiğinde arkasındaki durmuş onları izliyordu.
Adam Helios’un yanına gelip önce eliyle ağzını kapatıp sonrasından kollarını arkaya alıp onu sıkıca tuttu. Karşısında duran adam ise bu görüntüden oldukça memnun duruyordu. Yavaş ve temkinli adımlarla Helios’un yanına geldikten sonra onun ne yapacağını anlayan Helios çırpınmaya başladı fakat boşunaydı. Onu tutan adam gerçekten çok güçlüydü. Bunun boş bir çaba olduğunu anladığında ise vücudu yavaş yavaş gevşedi.
Karşısındaki adam en sonunda onun yanına vardı ve bir elini Helios’un boynunda gezdirdi. “Neden kaçmaya çalışmıyorsun? Kaçamayacağını anladın mı yoksa?” Helios’un gözlerinden yaşlar akıyordu. Ama farkındaydı, onlardan kurtulmak için ilahi bir güce sahip olması gerekirdi.
Karşısındaki adam bakışlarını ondan ayırmıyordu. Elleri Helios’un boynundan göğsüne indi. Helios bağırmak, çırpınmak istiyordu fakat bu şartlar altında imkansızdı. Sadece gözyaşı döküyordu.
Adamın Helios’un göğsündeki elleri iç çamaşırını sıyırıp geçti, artık karnındaydı. Helios’un karnında pek de belli olmayan bir yanık izi vardı. Çocukken olmuştu. Adam bunu farkedip yaraya tuz basarmışçasına sıktığında Helios çırpınmaya başladı. Canı çok yanıyordu. Onu tutan adam elini ağzından çektiğinde Helios kurtulduğunu sandı ve daha çok çırpınmaya başladı. Fakat adamın bir planı vardı. Eline aldığı tozu andıran şeyi tekrar Helios’un burnuna tuttuğunda Helios onu solumak zorunda kaldı. Gözleri kararıyordu.
Planları işe yaramıştı. Yapmak istedikleri ne varsa yapmışlardı fakat Helios baygındı. Tepki vermek istese de veremiyordu. Hissetmesi bile kabusunun üstüne kabus ekliyordu.
Herkesin gördüğü kabus onun da zihnindeydi. Helios en nihayetinde gözlerini açtığında bir kaldırımın kenarına kıvrıldığını fark etti. Üstündeki kıyafetlerin çoğu ise yırtılmıştı. Vücudunu keskin bir ağrı kaplamıştı. O gördüğü kabusu baygın olduğu için hatırlayamıyordu.
Zorlukla ayağa kalkıp evine doğru ilerledi. Ailesi evde değildi. Bu yüzden çok acele etmiyordu. Yavaş adımlarla evine vardığında hızlıca kapıyı açtı. Sabahın ilk saatleriydi ve bu yüzden uyumak yerine gün doğumunu izlemek istiyordu. Uykulu gözlerle odasına doğru çıktı ve üstünü bile değiştirmeden kendini yatağına bıraktı. Odasının tavanındaki cam pencereden gökyüzünü seyretmeye başladı. Bir süre sonra ise gözleri kapanmaya başladı.
...
“Günaydın!”
Eos çok normal bir hayata gözlerini açmıştı. Hayatında kötü olan tek bir şey bile yoktu. Sabahları aynıydı, öğlenleri aynıydı, akşamları da geceleri de değişmiyordu. Fakat hava aydınlandığı an uyuyorsa uyanıyor, uykusu varsa kaçıyordu. Bu durumdan tabii ki memnun değildi. Fakat ne yaparsa yapsın bunun önüne geçemiyordu.
Günü evde geçirdiğinden erken uyumak hobileri arasındaydı. Genelde sabah erken uyanacağını bildiğinden alarm kurmazdı, bugün de öyleydi. Fakat gördüğü kabus onu uzun bir süre uykuda tutmuştu.
Uyandığında nefes nefese kalmıştı ve ter içindeydi. Gerçekten korkmuş gibi görünüyordu. Herkes gibi bakışları koluna döndüğünde ilk başta ne yapacağını bilemedi. Bunu ailesine söylemeyecekti. Fakat emin olduğu tek şey bunun bir kabustan ibaret olmadığıydı.
...
“Abi, ver şunu!”
Eurybia, ailesi tarafından pek umursanmazdı. Ailesi erkek olduğu için abisine daha çok değer veriyordu. Eurybia’nın da pek umurunda değildi, ailesinin vereceği değerden pek bir şey beklemiyordu.
Şu an abisinin elinde olan telefonunu almak için yatağının üstüne çıkmıştı. Abisi onunla uğraşmaktan keyif alıyordu. Eurybia bunun farkındaydı ve bu yüzden daha çok sinirleniyordu.
Tam bu sırada odasının yanından geçen annesiyle kısa bir süre bakıştı Eurybia. Annesinin bakışlarından rahatsız olduğu açıkça belliydi. Kısa sürede abisinin de bakışları annesine döndüğünde annesi hafifçe gülümsedi. Eurybia buna sinir olduğu kadar hiçbir şeye sinir olmuyordu. Bunu belli eder şekilde göz devirdiğinde annesi artık ona bakmıyordu.
"Oğlum, hadi yemeğe gel. Aç kalacaksın." Abisi telefonu yatağa fırlatıp salona doğru ilerledi. Annesinin berbat hissettiren bakışları Eurybia'nın üzerinde gezindi. "Sende anca burada otur, gelip de bana yardım etme." Eurybia artık alışmıştı. Annesini dinlemediğini belli etmek için kendini sertçe yatağa atıp üstünü örttü. Annesi ise öfleyerek oradan uzaklaştı.
Eurybia biraz kestirmeyi düşünüyordu, ta ki gördüğü kabusa kadar. O kabus onu uykusundan uyandırmaya hayli hayli yetmişti. Zar zor nefes alıyordu, sağ elini kalbinin üzerine koyduğundan elini yavaşça oraya bastırdı, kolları parçalanırmışçasına ağrıyordu.
Bakışları sol koluna değdiğinde neredeyse belli bile olmayan bir nokta izi gördü. Bu bile korkmasına yetmişti. Bir eliyle ağrıyan başını ovuşturmaya başladı.
Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
...
O 7 kişi, 7 varis ve belki de 7 son.Aynı çatı altında 7 farklı yaşam sebebi.
Adalet
Ateş
Şafak
Güneş
Denizler
Yıldızlar
Gece.
Tekrar yağmurlar yağacaktı, gökyüzü bu gece susmayacaktı. Bu son uyarıydı. Son uyku, son hayal, son hisler, hatta ve hatta son rüya.
Ve verilen sözlerin sonu, sözlerin tutulacağı gündü.
Birileri ölecekti, birileri ölmeliydi.
Fakat ölen o 7 kişiden biri olmayacaktı...