Haftalar geçti. Denizin derinliklerine , karaya en uzak sularda sürüklendiler. Dev dalgaları aşıp büyük okyanusun kalbine geldiler. Yolculukları sırasında çoktan bilmeceyi çözmüşlerdi.
Kahkahaları, dalga sesini bastırıp, okyanus boyunca yankılandı.
“Hükümetin acemi denizcileri tabi ki bu bilmeceyi çözemez!”
Elena kıkırdadı. Savaş topunun üstünde oturmuş elindeki haritayı inceliyordu. Luis yanına gelip sertçe başını okşadı.
“Zeki rotacımız sağ olsun.”
Nova merdivenlerin üstündeoturuyordu. İstifini bozmadan tayfasına baktı.
“Açıkla Elena. İki aynanın ortasında?”
Elena haritayı çevirip herkesin görebilmesi için havaya kaldırdı.
“Birbirlerine paralel şekilde duran iki adayı kastediyor. İkisinin de yuvarlak bir şekli var. Fakat ikisini birbirine en çok benzeten sadece konumları ve şekilleri değil. Adaların toprak tipi de birbirinin aynısı.”
Cyrill eğildi ve haritayı inceledi.
“Ben burada birbirine benzer iki ada göremiyorum.”
Elena küstah bir şekilde sırıttı.
“Elbette göremezsin. Herkes görebilseydi hazine çoktan bulunmuş olurdu.”
İşaret parmağıyla haritanın sağ üstünde duran küçük bir noktayı işaret etti.
“İşte bu bir ada.”
Sol üstüne gidip oradaki küçük bir noktayı gösterdi
“Bu da diğer ada. Daha doğrusu adacık. İkisinin arasında oldukça mesafe var. Bu adaların benzerliğini yalnızca haritalara bakıp anlayamazsınız.”
“Daha açık olmalısın Elena. Aramızdaki tek zeki sensin. Unuttun mu?”
Ruth Cyrill ‘i dürttü.
“Kendi adına konuş.”
Elena kıkırdadı.
“Demek istediğim bu adaların benzerliklerinin farkında olanlar, onları daha önce görmüş ve gezmiş olmalıdır. Okyanusa ve küçük detaylarına hakim olan kişiler. Denizleri avucunun içi gibi bilenler, toprak tiplerinin, konumlarının ve şekillerinin birbirine ne kadar uyduklarını fark edebilir. Diğer adaları haritadan çıkardığımızda tamamen aynı iki adacık birbirine bakıyor! Tıpkı bir ayna gibi! Birbirlerinin yansımasılar!”
Mari sevinçle haritayı kaptı.
“O zaman bu iki adanın tam ortasında olmalı!”
Nova güldü.
“Yavaş ol. Daha bilmecenin devamı var.”
Elena söze girdi.
“Gecenin karanlığında, çıkar ortaya kanlı ada.”
“Nasıl yani geceleri ortaya çıkan bir ada mı?”
“Hayır. Hatırlıyor musunuz? Efsaneler bu adanın siyah kumlarla kaplı olduğunu söylüyor. Aslında kum değil onlar doğal necef taşı. Saydam taşlar. O adanın ismi ise cam adası olarak anılır. Gündüz denizdeyseniz bu adayı uzaktan gördüğümüzde ve hava da güneşliyse bir yıldız gibi parlar. Ama gece olduğunda simsiyah gözükür. Karanlık bu taşlara yansır. Kısacası bu da bir tuzak bilgi.”
“Peki kanlı olması?”
“Hım orayı hala çözemedik.”
Kaptan kalkıp kalabalığın arasına girdi.
“Devam et Elena.
“Hazine tam altında. Yani küreklerinizi hazır bulundurun!”
Herkes gülmeye başladı. Derken geminin ana direğinin tepesinde duran gözcü bağırdı!
“Doğu tarafında kara görüldü!”
Fırtına korsanları başlarını çevirip önlerindeki kırmızı renk küçük adacığa baktılar. Nova ve Elena karayı görür görmez, mutlulukla yumruklarını tokalaştırdı. Karaya vardıklarında güneş batıyordu. Ekipman ve silahlarını alıp gemiden indiler. Sivri taşların üstünde gezinirken etraflarındaki tuhaf sessizliği dinlediler.
“Aman ne Tanrı ‘nın mezarıymış! Ben de yerden çıkan ölü bedenler, sisli bir atmosfer, değişik yaratıklar bekliyordum.”
Mari kaşlarını kaldırarak alay etti.
“Vay canına Zoa. Hayal gücünün bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum.”
“En azından bu efsaneyi birilerine anlatırken, koruyucunun yakışıklı bir adam kılığına girmiş bir canavar olduğunu eklemiyorum.”
Mari kızararak başka bir yöne baktı.
Taşlardan dolayı adada ne bir hayvan ne de bir bitki yaşıyordu. Gözleri ada boyunca uzanan saydam taşlarda gezindi. Adanın ortasına vardıklarında ikişer guruplara ayrılıp, farklı noktalardan yeri kazmaya başladılar. Saatler sonra ilk ses Garen ‘den duyuldu.
“Kaptaaaan bulduk!”
Herkes Garen ve Mira ‘nin yanına koştu. Garen çukuru öyle derin kazmıştı ki, içindeyken büyük cüssesi bile rahatça hareket edebiliyordu. Çukurun etrafında dizilip dibindeki eski hazine kutusuna baktılar.
“Olamazzz! Gerçekten bulduk!”
“Efsanevi hazine!”
“Buna inanamıyorum!”
Garen kutuyu onlara uzattı. Sonra herkesin görebilmesi için büyük bir halka oluşturdular. Cyrill şaşkınlıkla konuştu.
“Tarihi bir ana tanıklık ediyoruz gibi hissediyorum.”
Mari kısık sesle “Zaten öyle değil mi?” dedi.
Kaptanları hazinenin başına geçip üstündeki küçük taşları eliyle temizledi.
“Acaba içinde ne kadar var?”
“İddiaya girerim deniz kızlarının sakladığı bir sürü değerli mücevherler var!”
“Eminim ki içi tıka basa altın doludur!”
Garen umutsuzca söylendi.
“İçinde altın olamayacak kadar hafif.”
Nova büyük demir kilidi tutup baltayla kırdı. Başını kaldırıp mürettebatının yüzüne baktı.
“Açıyorum.”
Herkes başıyla onaylayınca kapağı kaldırdı. Kutunun içinde siyah parlak bir beze sarılı bir şey saklanmıştı. Bezi çözdü ve içini açtı. İçinden çıkardığı şey hiç kimsenin ummadığı bir şeydi. Dev bir kitap!
Herkes şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla kitaba baktı.
“Olamaz! Bu da ne?!”
“Bunca zahmeti bir kitap için mi geldik!”
Nova elini kaldırdı ve herkes sustu.
“Büyük bir efsanenin sadece sıradan bir kitabı övdüğüne inanmıyorum! İçinde değerli bilgiler olmalı. Belki başka bir hazinenin yeri yazıyordur.”
Herkes susup dağılmaya başlarken. Mari, Elena, Garen, Zoa kaptanlarının yanında kaldı. Kitabı açıp incelemeye başladılar. Değişik şekiller ve semboller vardı. Daha önce hiç görmedikleri bir dilde bir sürü şey yazılmıştı. Birden Mari ayağa kalktı.
“Ahh bu dili biliyorum! Antik dil! Bu dili bilen birini de biliyorum!”
Koşup gözden uzaklaşıncaya kadar ona baktılar. Yanında gözlüklü, tayfanın en sevilen ikinci zeki üyesini getirmişti. O hem herkesin güvendiği bir ağabey hem de kaptanın mektuplarını başka yerlere taşıyan bir haberciydi.
“Al Kaptan. Sana Theo ‘yu getirdim.”
“İyi iş Mari.”
“Theo bu kitabı okuyabilir misin?”
Theo taşların üzerine oturup, kitabı aldı. Kaptanın da görebilmesi için kitabı ikisi arasında ortaladı ve okumaya başladı.
“Tanrı ‘nın mezarlığında bulunan, ölümsüzlük iksirinin açıklaması.”
“!”
“Ne dedin?!”
“Ö -ölümsüzlük iksiri.”
Herkes birbirine baktı birkaç saniyelik sessizliğin ardından Theo devam etti.
“Bu iksirin yapım aşamaları tamamlandığında içen kişi sonsuz hayatla şereflendirilir. Hiçbir zaman ölmez. Öldürülemez. Bu Tanrı tarafından insanlığa bahşedilen sonsuzluk iksiridir.”
“Kaptan! Bu altından daha değerli bir hazine!”
“Evet öyle. Tabi doğruysa..”
Elena tek kaşını kaldırdı.
“Bunu doğrulamak için iksiri bulmalıyız.”
Theo sözünü kesti.
“Hayır. Yapmalıyız.”
“Ne?”
Kitaba olan ilgilerinden dolayı arkadaşları gelip dinlemeye başladı. Kalabalık artarken etkilenen kişiler duyacakları yeni bir bilgi için kulaklarını Theo ya diktiler. Theo okumaya devam etti.
“İksirin yapılış aşamaları oldukça zordur. Bir; doğru malzemeleri bulup, karıştırmak. İki; içileceği zamana dikkat etmek. Üç; en son ki gizli şartı yerine getirmek.”
Theo sayfayı cevirdi. Birkaç değişik semboldeki sayfayı geçti. Yazıların olduğu sayfaları bulduğunda okumaya devam etti.
"Birinci şart! Çok nadir bulunan beş malzemeyi içerir. Malzemelerin koyuluş sırasına uyulmazsa iksir tamamlanmaz. Malzemelerin tek bir tanesi eksik olduğunda iksir tamamlanmaz. Malzemeler istenildiği gibi olmazsa iksir tamamlanmaz.”
“Hımm neymiş bu malzemeler?”
“İksirin malzemeleri; 5 farklı topraktan ceset çiçeğinin taç yaprağı, 3 farklı renkte taze kan, 8 vahşi hayvan cesedinin tüyü, 4 farklı kutuptan gelen ölü topraklardan bir tutam, 7 farklı kökene sahip, 7 yıllık cesetlerinden bir parça.”
“Sanırım Tanrı ‘nın ölülerle bir derdi var.”
Kimse gülmedi. Dudaklarını birbirine kenetleyen Cyrill ortamın havasını bozmamaya çalışıyordu.
“Son ve en önemli malzeme bu kitabın tamamının külleridir.”
“Yani Tanrı bir daha kimsenin elde edememesi için kitabı da bir malzeme olarak eklemiş.”
“İkinci şart! İksir tamamlandığında yeni bir günün ilk ışıklarıyla birlikte içilmelidir.”
“Üçüncü şart ne?”
“Devamı yok. Yazmıyor.”
Elena çenesini sıvazladı.
“İksir tamamlanınca ortaya çıkacak gibi gözüküyor..”
“Vayy. Bu en gizemli maceramız!”
Luis titredi.
“O kadar korkunç hikayeden sonra biraz korkuyorum doğrusu.”
“Hadi ama! Böyle saçma bir kitap için ölmeyi göze alamazsınız!”
Sözlerine rağmen Cyrill ‘in yüzünde yeni maceraya atılmanın heyecanı vardı.
“Haklısın! Çok saçma!”
“Saçmalığın daniskası.”
“Ama denemeye değer!”
“Sonuçta bir efsaneyi ilk bulan kişileriz. Tabi ki bunun peşinden gideceğiz!”
“Ölecek olsak bile!”
“Yeni bir maceraya!”
Kaptan ayağı kalktı ve kitabı havaya kaldırdı.
“Sonsuz maceralara açılmayaaaa!”
Herkes hep birlikte kaptanlarını tasdik edercesine bağırdı.
“Sonsuz maceralara açılmayaaaaaaa!”
Tam o sırada yer titredi ve taşların arasından yoğun kırmızı bir sıvı yayıldı. Beyaz taşlar kanla kaplanırken taşların arasından kemikli kollar çıktı.
“Olamaz! Kimin şom ağzıydı bu?”
İskeletler taşların arasından kurtulmaya çalışırken, korsanlar kılıçlarını çektiler. Garen kahkaha attı. Nova haykırdı.
“Maceramız başlıyorr! Korsanlar ileriiii!”
Yüzlerinde gülümseme, ellerinde eski kılıçlar, bağırarak, kahkahalar atarak üzerlerine yürüyen canlı iskelet adamlara koştular. İskeletlerin kendilerini savunacak tek şeyleri çürük dişleriydi. Fakat sayıları tayfanın üç katıydı ve hala yerden çıkmaya devam ediyorlardı. Nova hem kendini savunurken hem de yoldaşlarına gemiye ilerlemelerini emretti. Tayfanın yarısı gemiye binerken, diğer yarısı gemilerine tırmanan çürük cesetleri itiyordu. Herkes bindiğinde hızla yola koyuldular. Garen adadaki iskeletlere bakarak bağırdı.
“Kitabı almadan önce saldırmalıydınız! Sizi tembel kemik torbaları!”
Herkes kahkaha attı. Karayla mesafeleri açılınca hızlarını azaltıp kitapta yazanları tartışmak için güvertede toplandılar. Görev dağılımı yaptılar. Nova 18 kişiden oluşan korsan tayfasını altı guruba ayırdı. Elena ‘nin önderliğinde iki kişi ceset çiçeğini bulmak için, Mari, Theo ve Zoa farklı renkteki kan avına çıkmak için, Garen, Ruth ve Luis vahşi hayvan cesetlerinden tüy almak için, Kaptan, Cyrill ve gözcü de son görevi alacaklardı. Büyük bilgi loncasından önemli bilgiler almak için istikametlerini bir sonraki adaya çevirdiler. O adada işlerini bitirdikten sonra dağılıp üç ay sonra, çok az korsanın bildiği altın pamuk adasında buluşacaklardı. Kararlarını verdiler.