İçeriğe geç

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 6 · 7 dk okuma

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 6

Yomi’nin Hazırlığı

Lord Yomi, günlerce odasından çıkmamıştı. Kalesinde bulunan tutsak hizmetlilerin duydukları tek şey, bir şeylerin kırıldığı ve Lord Yomi'nin kahkahası oluyordu. ''Sonunda'' diye haykırarak daha güçlü kahkaha atıyordu. Her seferinde kılıcını daha sert vuruyor, odasında ne bulunuyorsa ikiye ayrılıyordu. ''Sefil köpekler!'' diye seslendi hizmetlilere. Meşe kapı gıcırtıyla aralandığında, içeri adım atan hizmetlilerin nefesi boğazında düğümlendi. Odanın zemini bir savaş alanından farksızdı. Ancak onları dehşete düşüren şey etrafa saçılmış ahşap kırıkları değil; ortadan ikiye kağıt gibi yırtılmış kalın çelik zırhlar ve ortasından yarılmış ağır demir kalkanlardı. Bütün bunlar insanüstü bir gücün ve durmak bilmeyen bir öfkenin eseriydi. Odanın ortasında, terden parlayan kaslı bedeni ve yüzündeki o tüyler ürpertici yara iziyle Lord Yomi duruyordu. Nefes alışverişleri sakin, bakışları ise bir avcınınki kadar soğuktu.

Yomi, elindeki kılıcın üzerindeki metali ağır ağır temizlerken sessizliği bozdu: "Bana antrenman için uygun kişileri buldunuz mu?"

Hizmetlilerin en önünde duran adam, titreyen bir sesle yutkundu. "B-bulduk lordum. Zindanlardaki en güçlü esirleri getirdik, kapıda bekliyorlar."

Yomi'nin dudaklarında sadistçe bir tebessüm belirdi. Gözleri kapıdaki esirlere değil, doğrudan içerideki o beş zavallı hizmetliye kilitlendi. Kılıcını yavaşça havaya kaldırdı. "Onlara gerek kalmadı," diye fısıldadı. Sesinde hastalıklı bir neşe vardı. "Oyunumuzun kuralları basit. Bana dokunabilen... Sadece tek bir kez dokunmayı başaran kişi, bu kaleden özgür bir adam olarak çıkar."

Hizmetliler dehşet içinde birbirlerine baktılar. Yomi'nin gözlerindeki o kan susamışlığını görebiliyorlardı; bu bir şaka değildi. Ya savaşacaklardı ya da kuzu kuzu öleceklerdi. İçgüdüsel bir hayatta kalma arzusuyla, odanın kenarlarında duran talim kılıçlarına doğru atıldılar. Beşi birden, korkunun verdiği o vahşi çaresizlikle Yomi'nin üzerine çullandı.

Ancak bir savaş lordu ile sıradan insanların çarpışması bir savaş değil, sadece bir katliamdı.

Yomi yerinden bile kıpırdamadı. Sadece bileğinin ufak bir hareketiyle ilk hizmetlinin boynunu kesti. İkincisi hamle yapamadan kılıcın kabzasıyla göğüs kafesini parçaladı. Üçüncü ve dördüncü hizmetli, Yomi'nin etrafında dönen çelik fırtınasının içinde saniyeler içinde kanlar içinde yere yığıldı. Odada sadece çeliğin eti kesme sesi ve Yomi'nin o boğuk kıkırdaması yankılanıyordu.

Son kalan beşinci hizmetli, arkadaşlarının parçalanmış bedenleri arasına düşerken, gözü dönmüş bir çığlıkla elindeki kırık kılıcı savurdu. Yomi bu acemi hamleyi savuşturmak için hafifçe yana kaydı ama hizmetlinin kanlı eli, son bir can havliyle Yomi'nin omuz zırhına tutundu.

Sessizlik.

Yomi durdu. Bakışları, omzunu tutan titrek, kanlı ele kaydı. Hizmetli dehşet içinde elini geri çekti, dizlerinin üzerine çöküp beklemeye başladı. Ölümü kabullenmişti.

Ancak Yomi, yüzündeki o korkunç gülümsemeyle kılıcını indirdi. "Tebrikler," dedi pürüzsüz bir sesle. "Bana dokundun. Anlaşma anlaşmadır. Çık git kalemden. Özgürsün."

Hizmetli inanamayan gözlerle lorda baktı. Titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı. Gözyaşları içinde, arkadaşlarının cesetlerinin üzerinden atlayarak açık kapıya doğru yürümeye başladı. Özgürlüğe, hayata sadece birkaç adım kalmıştı. Kapının eşiğine geldiğinde yüzünde acı dolu bir umut belirdi.

Tam o eşikten adımını atacağı an, havayı yaran korkunç bir ıslık sesi duyuldu. Yomi'nin kılıcı, hizmetlinin sırtını delip geçerek göğsünden dışarı fırladı. Adamın gözlerindeki o umut ışığı anında sönerken, cansız bedeni yüzüstü kapı eşiğine yığıldı.

Yomi ağır ağır yürüyüp cesedin göğsünden kılıcını tek hamlede çekerken, adamın kulağına doğru eğildi ve o dondurucu fısıltısıyla konuştu:

"Özgürlük öyle hediye edilen bir şey değil, aptal..."

Yomi, kapı eşiğinde yatan cesedin üzerinden ağır adımlarla geriye çekildi. Kılıcından damlayan kanlar, taş zeminde yankılanan boğuk sesler çıkarıyordu. Bakışlarını, kapının hemen ardında zincirlere vurulmuş, zindanların en tehlikeli, en vahşi esirlerine çevirdi. Hepsi devasa yarıklara sahip, kana susamış katillerdi.

"Yıllardır..." diye mırıldandı Yomi, boynunu kütleterek. Gözbebekleri hastalıklı bir heyecanla büyümüştü. "...bu anı bekledim. Gerçek bir antrenman yapsam iyi olacak."

Muhafızlar, esirlerin zincirlerini çözüp onları Yomi'nin kan gölüne dönmüş odasına ittiklerinde, vahşi savaş naraları kalede yankılandı. Dev cüsseli adamlar, ellerindeki gürzler ve ağır kılıçlarla Yomi'nin üzerine çığlık çığlığa atılırken, Yomi de o ürkütücü kahkahasıyla onlara doğru fırladı.

Çeliklerin havada birbirine çarpıp kıvılcımlar saçmasına sadece milisaniyeler kalmıştı ki...

...Manzara aniden Akatsuki kasabasının o ılık, huzur dolu rüzgarına kesildi.

Dojonun arka bahçesinde, güneşin yapraklar arasından sızdığı sessiz bir köşede Hayato ve Otsuya yan yana oturuyordu. Ortamda sadece uzaktan gelen kuş sesleri ve rüzgarın tatlı hışırtısı vardı. Hayato, her zamanki rahat oturuşundan biraz uzak, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş bir şekilde hafifçe öne eğilmişti. Gözlerini kaçırıyor, ensesini kaşıyarak kelimeleri toparlamaya çalışıyordu.

"Otsuya..." diye söze başladı sonunda, sesi alışılmışın dışında bir ciddiyet ve hafif bir çekingenlik taşıyordu.

Otsuya nefesini tuttu. Kalbi, köprüdeki o günden beri ilk defa bu kadar hızlı çarpıyordu. Mavi gözlerini Hayato'nun yüzüne dikmiş, çıkacak her harfi zihnine kazımaya hazırdı.

"Köprüde bana söylediğin o şeyleri... Teklifini," dedi Hayato, derin bir nefes alarak nihayet sarı gözlerini doğrudan Otsuya'ya çevirdi. Yüzünde, tüm o karanlık geçmişini silip atan sıcacık, yorgun ama huzurlu bir tebessüm belirdi. "Günlerdir düşünüyorum. Ben bu işlerden pek anlamam, hayatım boyunca hep kaçtım ya da savaştım. Ama senin yanındayken... Kaçmak istemiyorum. O yüzden... Kabul ediyorum. Seninle kalacağım, Otsuya."

Otsuya'nın gözlerinden süzülen yaşlar bu kez mutluluktandı. Kelimeler boğazında düğümlendi, konuşmaya çalıştı ama sadece tiz, sevinç dolu bir hıçkırık kaçtı dudaklarından. Hiç düşünmeden kollarını Hayato'nun boynuna doladı ve ona sımsıkı sarıldı.

Hayato ilk başta bir heykel gibi kaskatı kesildi. Bedeni bu kadar saf bir sevgi gösterisine o kadar hazırlıksızdı ki, elleri havada asılı kaldı. Ancak Otsuya'nın sıcaklığı ve burnuna dolan o hafif çiçek kokusuyla, yıllardır omuzlarında taşıdığı o ağır zırhın tamamen parçalandığını hissetti. Yavaşça kollarını indirip Otsuya'nın beline sardı ve gözlerini kapatarak o huzurlu ana teslim oldu.

Tam o duygusal, sessiz saniyelerin ortasında...

"Oha! Gördünüz mü! Sarılıyorlar!" diye fısıldayan ince bir ses, dojonun tahta duvarının arkasından duyuldu.

"Şşş! Aptal Goro, sessiz ol! Bizi duyacaklar!" diye tısladı Jiro'nun sesi.

"Sensei evleniyor mu şimdi? Bize bedava pirinç köftesi mi çıkacak her gün?" diye kıkırdadı bir başka çocuk.

Hayato'nun gözleri aniden fal taşı gibi açıldı. O efsanevi, soğukkanlı ve ölümcül roninin yanaklarına doğru hücum eden kırmızılık, boynuna kadar yayılmıştı. Otsuya'dan hafifçe ayrılıp, seslerin geldiği çalıların ve ahşap paravanın olduğu köşeye doğru öfkeyle ama bir o kadar da utançla baktı.

Jiro, Goro ve diğer altı velet, üst üste binmiş halde çalıların arasından onlara sırıtarak bakıyordu. Jiro kurnazca göz kırptı. "Düğün ne zaman Sensei? Rüzgarla bir olmayı bırakıp aşka yelken açmışsın bakıyorum!"

Çocuklar koro halinde kıkırdamaya başlarken, Hayato kıpkırmızı olmuş yüzüyle ayağa fırladı. Eli refleks olarak belindeki kılıcın kınına gitti ama bu tamamen komik bir tehdit hamlesiydi.

"Sizi sümüklü veletler!" diye gürledi Hayato, çatallanan sesiyle asabiyetini gizlemeye çalışarak. "Bir samuraya röntgencilik hiç yakışmıyor! Hemen bahçenin etrafında yüz tur koşacaksınız, şimdi!"

Otsuya, yüzünü ellerinin arasına saklamış, hem utançtan hem de bu tatlı manzaradan dolayı kıkır kıkır gülüyordu. Hayato ise çocukları bahçede kovalarken, Akatsuki kasabası o güne kadar gördüğü en huzurlu ve gürültülü sabahlarından birini yaşıyordu.

Akatsuki kasabasındaki o neşeli çığlıkların yankısı, yerini saniyeler içinde ölümün ıslak ve boğucu hırıltısına bıraktı.

Yomi’nin odası artık bir oda değil, tam anlamıyla çalıştırılmış bir kıyma makinesinin içini andırıyordu. Zindanın en vahşi, en korkutucu esirleri... Sadece birkaç dakika önce naralar atarak içeri dalan o devasa adamlar, şimdi yerlerde tanınmaz bir et ve çelik yığını halinde yatıyordu. Parçalanmış zırhlar, kırık kemikler ve taş zemini tamamen kaplayan bir kan gölü...

Tüm bu dehşetin tam merkezinde Lord Yomi dimdik ayaktaydı. Nefes alışverişleri sakindi. Sadece ter ve kanla yıkanmış sağ kolunu havaya kaldırmıştı. Kendisinden çok daha iri olan son esiri, tek eliyle boğazından yakalamış ve ayaklarını yerden kesmişti.

Adam havada çaresizce cebelleşiyor, elleriyle Yomi'nin demir gibi sert kolunu tırmalamaya çalışıyordu. Moraran yüzü ve patlayacakmış gibi dışarı fırlayan gözlerinde saf, ilkel bir korku vardı. O azılı katilden eser kalmamış, yerini ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden zavallı bir av almıştı.

Yomi, adamın bu çırpınışlarını izlerken dudaklarında o alıştığımız sadist sırıtış belirdi. Gözlerinde ne bir yorgunluk ne de bir acıma vardı; sadece hastalıklı bir eğlence arayışı okunuyordu.

"Neden bu kadar dehşet içindesin?" diye fısıldadı Yomi, sesi odadaki kan kokusu kadar keskindi. "Gerçeği kabullenmek bu kadar zor mu? Bu dünyadaki herkes... bütün o krallar, savaşçılar, köylüler ve sen... hepiniz benim için sadece birer oyuncaksınız."

Adamın boğazını tutan parmaklarını milim milim daha da sıktı. Adamın ağzından kanlı bir köpük süzülürken Yomi fısıltısını sürdürdü:

"Ve ben... canım sıkıldığında oyuncaklarımı fırlatıp atmayı çok severim."

KÜT.

Odada yankılanan o iğrenç kemik çatırtısıyla birlikte adamın boynu kırıldı. Havada çırpınan devasa beden anında pelte gibi gevşedi. Yomi, elindeki cansız bedeni hiçbir çaba harcamadan, kırık bir tahta parçasını atar gibi odanın köşesine fırlattı. Ceset, diğerlerinin üzerine ağır bir yığın halinde düştü.

Yomi, ellerinden damlayan kanlara aldırmadan kollarını iki yana açtı. Tavandan sızan loş ışığın altında dururken, yüzünde adeta ilahi bir vecd hali vardı. Yerde yatan parçalanmış cesetlere doğru bakarak tiyatral, gür bir ses tonuyla konuştu:

"Öldüğünüz için üzülmeyin! Ağlamayı kesin!" diye bağırdı, sesi kalenin taş duvarlarında yankılanıyordu. "Aksine, gurur duyun! Sıradan bir hiç uğruna değil, bir Lord’a... bu dünyanın gelecekteki tek Efendisi'ne yenildiniz! Mutlu olun! Öteki dünyada sevdiklerinize karşı göğsünüzü gererek bundan bahsedin!"

Sonra aniden duraksadı. Kollarını yavaşça indirdi, başını hafifçe yana eğdi. Gözleri, saf bir deliliğin karanlığıyla parlıyordu. Yüzündeki yara izi o geniş gülümsemeyle iyice gerildi.

"Tabii..." diye mırıldandı keyifle. "...eğer hâlâ hayatta olan yakınlarınız, sevdikleriniz varsa, hiç dert etmeyin. Yakında onlar da ölecek. Hepsini kendi ellerimle yanınıza göndereceğim!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.