Bu huzur çok uzun sürmemişti. Hayato gözlerini kapattıktan sonra, kendi çocukluğunu hatırladı. Sojiro'nun ''Neler feda ettiğimi biliyor musun?'' sözlerini hatırladı. Buruk bir tebessüm ile ''En azından fedakarlık yapacağın bir şeylere sahip olmuşsun.'' dedi.
Zihni onu aniden, Akatsuki kasabasının bu ılık ve huzurlu esintisinden koparıp yıllar öncesine, gökyüzünün sanki günahları yıkamak istercesine durmadan ağladığı o lanetli tapınağın soğuk avlusuna sürükledi.
Henüz üç yaşındaydı. Üzerinde sadece çamurdan ve kirden ağırlaşmış, incecik yırtık bir bez parçası vardı. Yanında, kendisiyle aynı kaderi paylaşan, bir sokak köşesinde donmak üzereyken bulunup buraya sürüklenen sıska bir çocuk duruyordu: Kenji. Kenji'nin küçük, cılız elleri, tuttuğu ağır ahşap kılıcın sapını kavramaktan su toplamış, patlayan kabarcıklardan sızan kanlar kılıcın gövdesini kızıla boyamıştı. Gökyüzünden inen buz gibi damlalar, üç yaşındaki bu iki çocuğun yüzündeki çamuru, teri ve Kenji'nin durmadan akan gözyaşlarını birbirine karıştırıyordu.
Karşılarında ise karanlığın içinden kopup gelmiş bir iblis gibi dikilen Sensei Hideo vardı. İki metreyi aşan boyu, kaslı bedeni ve yüzünün yarısını kaplayan o korkunç, derin kılıç yarasıyla sadece bakışlarıyla bile yetişkin adamları titretebilecek kadar acımasız biriydi.
"Duruşunu bozma sefil fare!" diye kükredi Hideo, sesi avludaki gök gürültüsünü bile bastırıyordu. Elindeki kalın, bambu eğitim sopasını havaya kaldırdı ve hiçbir merhamet belirtisi göstermeden, var gücüyle Kenji'nin titreyen bacaklarına indirdi.
Kemik çatlamasını andıran o korkunç sesle birlikte, üç yaşındaki Kenji acı dolu, tiz bir çığlık atarak yüzüstü çamura kapaklandı. Kılıcı ellerinden kayıp gitmişti. Çamurun içinde kıvranırken hıçkırıklara boğuldu. "Acıyor... Lütfen, Sensei... Çok acıyor!" diye ağladı küçük çocuk, minik elleriyle başını korumaya çalışırken.
Hideo'nun yüzünde iğrenme dolu bir ifade belirdi. Koca ayağıyla Kenji'nin sırtına basıp onu çamura biraz daha gömerken çenesini sıktı: "Sizler insansınız, öyle mi? Sizin gibi sokak farelerinin insan olmaya hakkı yok! Ağlamak, sızlanmak, acı çekmek... Bunlar sadece zayıfların lüksüdür! Ben sizi buraya sıcak bir yuva vermek için toplamadım! Ben sizi, emir verildiğinde nefes bile almadan can alacak kusursuz birer ölüm makinesi yapmak için topladım! Gözyaşlarınız, akıtacağınız kanın yanında bir hiç kalmalı!"
Hayato, hemen bir adım ötesinde çamurun içinde ezilen, ağlayan tek arkadaşına dönüp bakmadı bile. Üç yaşındaki bir çocuğun gözlerinde olması gereken o saflık, masumiyet, korku ya da merhamet... Hiçbiri onda yoktu. Sadece dipsiz, karanlık bir boşluk vardı. Yağan yağmurun altında, kendisinden iki kat büyük tahta kılıcı sımsıkı tutarken Hideo'nun yüzüne doğru, ruhsuz bir çukur gibi bakıyordu.
Hideo, bacağıyla Kenji'yi bir kenara fırlattıktan sonra ağır, tehditkar adımlarla Hayato'nun önüne geldi. Dev gibi adam, bu üç yaşındaki çocuğun gözlerindeki o mutlak hissizliği gördüğünde kendi içindeki karanlığın bile ürperdiğini hissetti. Çocuğun hiçbir şey hissetmediği o kadar barizdi ki...
"Sen..." diye fısıldadı Hideo, aniden elini uzatıp Hayato'yu ıslak saçlarından vahşice kavrayarak havaya kaldırdı. Hayato'nun ayakları yerden kesilmesine rağmen yüzünde tek bir acı belirtisi, tek bir mimik yoktu. Sadece boş boş ustasının gözlerinin içine bakıyordu. Hideo, şeytani bir hazla sırıttı: "İçinde hiçbir şey yok. Ne korku, ne sevgi, ne merhamet... Ne de kaybedecek tek bir şey. En iyi eserim sen olacaksın. Çünkü feda edecek hiçbir şeyin yok... Sen, sadece öldürmek için varsın."
Hayato, Hideo'nun elinden kurtulmak için çırpınmadı, bağırmadı. Sadece o gün, o yağmurun altında, insanlığına dair son kırıntıları da o çamurlu avluya gömdü.
Bir çocuğun neşeli kıkırdaması, zihnindeki o kanlı ve soğuk hatırayı bir cam gibi paramparça etti.
Hayato, derin ve sarsıntılı bir nefes alarak gözlerini açtı. Güneş, dojonun ahşap verandasına tüm sıcaklığıyla vuruyor, bahçedeki çocukların neşeli bağırışları havada uçuşuyordu. Gözlerini kırpıştırarak gerçeğe döndü. Burası o lanetli tapınak değildi. Burası Akatsuki kasabasıydı. Ve o artık kandan beslenen bir ölüm makinesi değil, bu gürültücü veletlerin tembel sensei'siydi.
Verandada yaslandığı direkten yavaşça doğrulurken, hemen ilerisinde, elindeki sepetiyle ona doğru yürüyen Otsuya'yı gördü. Üzerinde açık mavi, sade bir kimono vardı; sarı saçlarını zarif bir tokayla toplamıştı. Yüzünde, gökyüzündeki güneşten bile daha parlak, sıcak bir tebessüm taşıyordu. Hayato'nun kalbindeki o bin yıllık buzu bile eritebilecek kadar saf bir tebessümdü bu.
"Eğitim sırasında uyuklamak bir Sensei'ye yakışıyor mu hiç?" diye takıldı Otsuya, sepeti yavaşça verandanın kenarına bırakırken. Sesinde tatlı bir sitem vardı ama gözleri sevgiyle parlıyordu.
Hayato her zamanki umursamaz sırıtışını yüzüne yerleştirip kollarını esnetti: "Ben uyumuyordum, sadece rüzgarın akışını dinleyerek evrenle bir oluyordum. Bu senin gibi sıradan insanların anlayabileceği bir teknik değil ufaklık."
Otsuya bu bahaneye kıkırdayarak güldü. "Tabii, eminim öyledir. O evrenle bir olma seansın bittiyse, bana biraz yardım edebilir misin? Kış yaklaşıyor ve dojonun erzağı neredeyse tükenmek üzere. Kasaba merkezine inip pirinç, sebze ve kışlık kumaş almam gerekiyor. Sepetler tek başıma taşıyabileceğimden çok daha ağır olacak."
Hayato, bakışlarını Otsuya'nın mavi gözlerine dikti. O günden beri kızı yalnız bırakma fikri içten içe onu rahatsız ediyordu. Kasaba artık daha güvenliydi ama yine de... "Pekala," diyerek ayağa kalktı ve kılıcını beline yerleştirdi. "Zaten bu veletlerin kılıç sallayışını izlemekten gözlerim kanamaya başlamıştı. Biraz yürüyüş bana da iyi gelir."
Birlikte dojonun bahçesinden çıkıp kasaba merkezine doğru yürümeye başladılar. Yol boyunca Otsuya'nın kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi hızlı atıyordu. Hayato'nun hemen yanında yürüyor olmak, onun ara sıra koluna değen omzunun sıcaklığını hissetmek genç kızın içindeki o gizli ateşi her saniye harlıyordu. Otsuya, göz ucuyla sürekli ona bakmaktan kendini alamıyordu. Onun o rahat yürüyüşü, keskin çene hatları, rüzgarda hafifçe dalgalanan kumral saçları... Otsuya için o sadece umursamaz ya da tehlikeli değildi. O, hayatında gördüğü en güvenilir, en güçlü ve kalbinin en derinlerine dokunan adamdı.
Kasaba meydanına girdiklerinde, birkaç hafta önceki o korku dolu atmosferden eser yoktu. Sokaklar canlanmış, tezgahlar dolup taşmıştı. İnsanlar onları gördüklerinde derin bir saygıyla başlarını eğiyor, çocukların bazıları gizlenip hayranlıkla Hayato'yu işaret ediyordu.
Meyve tezgahının önünden geçerken, yaşlı bir satıcı kadın koşturarak yanlarına geldi ve ellerindeki iki iri, parlak kırmızı elmayı Otsuya'nın sepetine bıraktı. "Lütfen bunu kabul edin Hayato-san, Otsuya-chan! Kasabamızı o zorbalardan kurtardığınız için size can borcumuz var. Ne yapsak hakkınızı ödeyemeyiz!"
Hayato, yaşlı kadının bu minnet dolu tavrı karşısında ensesini kaşıyarak rahatsızca mırıldandı: "Sadece elma satıyorsun ihtiyar, destan yazmana gerek yok. Yine de sağ ol." Sözleri kaba gibi dursa da elmayı alıp büyük bir ısırık aldığında yüzündeki memnuniyet kadını mutlu etmeye yetmişti.
Otsuya, kollarını sepete sararak tebessümle ona baktı. "İnsanlar seni gerçekten seviyor, Hayato. Sen ne kadar inkar etsen de, onlara umut verdin."
"İnsanlar kolayca bağlanır, kolayca da unuturlar," dedi Hayato omuz silkerek. "Ayrıca ben bir kahraman falan değilim. Sadece gürültüden nefret ediyorum ve onlar benim huzurumu bozuyordu."
Bütün gün pazar yerini dolaştılar. Hayato, Otsuya'nın aldığı ağır pirinç çuvallarını sanki içleri pamuk doluymuş gibi tek omzunda hiç zorlanmadan taşıyordu. Kumaşçıda, Otsuya yeni kimonolar için renk seçerken Hayato, sıkılmış bir kedi gibi kumaş balyalarının üzerine oturmuş onu izliyordu. Onun bu çocuksu, umursamaz halleri Otsuya'nın içindeki o yoğun sevgiyi daha da dayanılmaz bir noktaya taşıyordu. O acımasız ve ölümcül savaşçının, sadece onun yanında bu kadar savunmasız ve sıradan birine dönüşmesi... Otsuya'nın artık duygularını saklayacak gücü kalmamıştı.
Akşamüstü, güneş yavaş yavaş ufuk çizgisine doğru erirken kasabanın etrafını çevreleyen o eski ahşap köprüden geçiyorlardı. Gökyüzü altın sarısı ve koyu kızıl renklere boyanmış, nehrin sularında yakamozlar dans etmeye başlamıştı. Etraf tamamen sessizdi; sadece rüzgarın yaprakları hışırdatan sesi ve nehrin şırıltısı duyuluyordu.
Otsuya, köprünün tam ortasına geldiğinde adımlarını aniden durdurdu. Ellerini önde sıkıca birbirine kenetlemişti. Nefesi hızlanmış, yanakları batan güneşin rengini almıştı.
Hayato birkaç adım daha attıktan sonra kızın gelmediğini fark edip durdu. Omzundaki ağır pirinç çuvalıyla geri dönüp ona baktı. "Ne oldu? Ayakkabına taş mı kaçtı ufaklık? Hadi yürü, karnım zil çalıyor."
"Hayato..." diye fısıldadı Otsuya. Sesi titriyordu ama bir o kadar da kararlıydı.
Hayato, kızın yüzündeki o ciddi ve yoğun ifadeyi gördüğünde kaşlarını hafifçe çattı. Bu ifadeyi daha önce sadece savaş alanında, son nefesini vermek üzere olan samurayların gözlerinde görmüştü; mutlak bir kararlılık. Omzundaki çuvalı yavaşça köprünün ahşap zeminine bıraktı.
"Bir sorun mu var, Otsuya?" diye sordu, sesi ilk defa o alaycı tonundan sıyrılmıştı.
Otsuya derin bir nefes aldı. Rüzgar sarı saçlarını havalandırırken, doğrudan Hayato'nun o sarı, yırtıcı gözlerinin içine baktı. Gözleri hafifçe dolmuştu ama bunlar acı gözyaşları değildi.
"Sana ilk geldiğin gün... O handa sana karşı ne kadar aptalca davrandığımı hatırlıyorum," diye başladı Otsuya, sesi fısıltıdan halliceydi. "Benim gözümde sen sadece uzak durulması gereken, tehlikeli bir yabancıydın. Belindeki kılıç, o umursamaz tavırların ve karanlık bakışların yüzünden herkes senin acımasız bir haydut ya da belalı bir ronin olduğunu düşünüyordu. Ama ben... Ben o korkutucu adamı hiç görmedim."
Birkaç adım atarak Hayato'ya doğru yaklaştı. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. "Ben sadece... O yetim çocukların üzerine titreyen bir adam gördüm. Beni, bizi korumak için kendi hayatını, kendi huzurunu hiçe sayan birini gördüm. Söylediğin o sert sözlerin ardında, herkesten daha yaralı ama herkesten daha şefkatli bir kalp olduğunu gördüm."
Hayato olduğu yerde çivilenmiş gibiydi. Hayatı boyunca sayısız ölüm kalım savaşına girmiş, en korkunç kılıç ustalarının saldırılarını milisaniyeler içinde savuşturmuştu. Ama şu an, karşısındaki bu yirmi iki yaşındaki kızın ağzından dökülen kelimeler karşısında hiçbir savunması yoktu. Bütün refleksleri çökmüş, bedeni kilitlenmişti.
"Otsuya..." diye mırıldanabildi sadece, ne diyeceğini bilemeyerek.
"Lütfen, sözümü kesme," dedi Otsuya, gözünden süzülen tek bir damla yaş yanağından süzülürken. Dudaklarına dünyanın en güzel, en saf tebessümünü yerleştirdi. "İçimde tutmaktan o kadar yoruldum ki... Her sabah uyandığımda seni görmek, o dojonun verandasında oturuşunu izlemek, sana yemek yapmak... Bunlar benim hayatımın en büyük anlamı oldu."
Otsuya, titreyen ellerini yavaşça kaldırıp Hayato'nun iri, nasırlı elini avuçlarının arasına aldı. Sımsıcaktı.
"Ben sana aşığım, Hayato. Hem de deliler gibi," diyerek sonunda o büyük sırrı dudaklarından döktü. "Geçmişin ne kadar karanlık olursa olsun, kim olursan ol umurumda değil. Sen benim, bizim ışığımız oldun. Ben, geri kalan ömrümü sadece o ışığın yanında, seninle geçirmek istiyorum."
Köprünün üzerindeki zaman sanki o saniye tamamen durdu. Nehrin sesi kesildi, rüzgar esmeyi bıraktı.
Hayato, Otsuya'nın yumuşacık ellerinin arasındaki kendi ellerine, ardından da kızın aşkla, umutla yanan o masum gözlerine baktı. Zihninde, az önce hatırladığı o soğuk tapınak avlusu yankılandı. İçinde hiçbir şey yok. Sevgi yok... Hideo'nun sözleri zihnini tırmalıyordu. Yıllarca kendini böyle olduğuna inandırmıştı. O, sevilmeyi hak eden bir insan değil, sadece bir araç, bir kılıçtı.
Ama şimdi, karşısında duran bu muazzam kadın, onun tüm inançlarını, kendi üzerine ördüğü o kalın zırhı tek bir cümleyle paramparça etmişti.
Hayato'nun yutkunuşu sessizliği böldü. Gözlerindeki o sarsılmaz özgüven ve rahatlık gitmiş; yerini tamamen afallamış, savunmasız ve çıplak kalmış bir adamın şaşkınlığı almıştı. Elini yavaşça Otsuya'nın ellerinin arasından çekti ama bunu yaparken incitmemeye özen gösterdi. Elini ensesine götürüp gergin bir şekilde saçlarını karıştırdı.
"Ben..." diye başladı Hayato, sesi kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu. Tıkanmıştı. Dünyanın en iyi kılıç ustası, basit bir cümleyi toparlamaktan acizdi.
Otsuya'nın gözlerinin içine, o derin maviliklere büyük bir dürüstlükle baktı. "Otsuya, ben hayatım boyunca sadece kılıç salladım. Kan, ölüm, çığlıklar... Benim dünyam hep bunlardan ibaretti. Sevgi, aşk, bağlanmak... Bunlar benim lügatımda hiç olmadı. Böyle şeylerin ne demek olduğunu, nasıl hissettirdiğini bile bilmiyorum."
Derin bir nefes aldı ve gözlerini kaçırmadan devam etti: "İlk defa... Hayatımda ilk defa birinden böyle bir şey duyuyorum. Seni kırmak ya da incitmek istemiyorum ama... Şu an ne diyeceğimi, nasıl davranmam gerektiğini gerçekten bilmiyorum."
Otsuya, onun bu dürüst, çocuksu savunmasızlığı karşısında içindeki tüm korkuların uçup gittiğini hissetti. Hayato onu reddetmemişti; sadece, hiç bilmediği bu duygu karşısında yepyeni bir savaşa girmiş gibi bocalıyordu.
"Biliyorum," dedi Otsuya yumuşacık bir sesle. "Senden hemen bir cevap beklemiyorum zaten. Senin üstüne gelmek de istemiyorum. Sadece bilmeni istedim... Benim hislerim bir yere gitmeyecek."
Hayato, kızın bu anlayışlı tavrı karşısında derin bir nefes verdi. Sanki omuzlarındaki ağır bir yük kalkmıştı ama yerine bambaşka, tatlı bir ağırlık çökmüştü. Buruk ama son derece içten, sıcak bir tebessümle ona baktı.
"Bana... Bunu düşünmek için biraz zaman ver, olur mu?" dedi Hayato yavaşça. "Bunca zamandır içimde taşıdığım o boşluğun, senin sayende yavaş yavaş nasıl dolduğunu benim de anlamam gerekiyor."
Otsuya'nın yüzündeki tebessüm daha da genişledi. Başını heyecanla salladı. "Beklerim. Ne kadar istersen o kadar beklerim, Hayato."
Gökyüzü yerini yavaş yavaş lacivert bir karanlığa ve ilk yıldızlara bırakırken, Hayato yerdeki pirinç çuvalını tekrar omzuna aldı. İkisi yan yana, aralarında artık hiçbir sırrın kalmadığı, kelimelere ihtiyaç duyulmayan o huzurlu sessizlikle kasabaya doğru yürümeye devam ettiler. Hayato, adımlarını Otsuya'nın ritmine uydururken, hayatında ilk kez kılıcını değil, içindeki o garip, sıcak kıpırtıyı korumak istediğini fark etmişti.