İçeriğe geç

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 4

Sojiro vs Hayato

Sojiro, gülümseyerek Hayato'ya saldırdı. Hayato ilk müdahaleyi karşılasa bile Sojiro gülmeye devam ederek, "Tahminimden daha yavaş," dedi ve Hayato'nun midesine sert bir darbe indirdi. "Lord Yomi'den öğrendiğim en güzel şey nedir, bilir misin? Avınla bir oyuncak gibi oynamaktır!"

Sojiro hem eğleniyor hem de Hayato'ya art arda darbeler indirmeye devam ediyordu. Otsuya ve kasaba halkı, dehşet içinde kahramanlarının yenilişini izliyordu.

"Bu... bu olamaz!" diye hıçkırdı Otsuya.

Tam arkasında beliren Sojiro, "Ama oluyor," diyerek Otsuya'nın kalçasına şaplak attı.

Hayato, aldığı darbelerden sendelese de ayakta durmayı başardı ve "Senin işin benimle sanıyordum," dedi.

Sojiro, "İşim seninle ama sen kolay lokmasın. Ben de eğlencemi katlıyorum... Anlarsın ya," diyerek diliyle dudaklarını yaladı.

Hayato kılıcını çekmesine rağmen, Sojiro çok sert bir darbe daha indirdi ve Hayato'nun kılıcı elinden fırladı. Sojiro kılıcını Hayato'nun boğazına dayamışken, "İşini hemen bitirirsem eğlenemem. Hadi, kılıcını al," dedi. Arka arkaya saldırmaya devam etti. Hayato ise karşılık veremiyordu. Belki de hayatında ilk defa böyle rezil oluyordu. Ağzındaki kanı tükürdükten sonra yere yığıldı.

Sojiro gür bir kahkaha atarak, "Sen de diğerleri gibi zayıfsın!" diye son darbeyi indirmek üzereyken, Hayato'nun bedeni bir anda ortadan kayboldu.

"Ne... Neler oluyor burada?" Sojiro anlamlandıramadığı bir telaşa kapıldı.

Hayato ise yavaşça alkışlayarak yaklaştı ve "Tebrikler. İllüzyona karşı iyi mücadele verdin," dedi.

Sojiro, "İllüzyon mu? Benimle kafa bulma!" diye gürledi. Yüzündeki o şeytani gülümseme ilk defa yok olmuş, Lord Yomi'nin karşısında bile yaşamadığı bir titremeyi hissetmişti.

"Mugen stili... İllüzyona dayanır. Adamları öldürmeden önce konuşmalarına izin verecektin..." Hayato gülümseyerek yanına geldi. "Sen sadece benim göstermek istediklerimi gördün. Savaşı kazanmana izin verdim çünkü tekniğini merak etmiştim. Ama itiraf etmeliyim ki... Karşılaştığım kişiler arasında en güçsüz düşman sendin. Şimdi söyle, seni kendi tekniğimle mi yeneyim yoksa senin tekniğinle mi?" diye alay etti.

Sojiro'nun sesindeki öfke bariz bir şekilde dışa vuruyordu: "Ne... ne dedin sen? Seni doğru mu duydum, emin değilim!" diyerek öfkeyle kılıcını salladı. "Benim neler çektiğimi biliyor musun?"

Hayato saldırıları savuşturdukça, Sojiro daha da öfkeyle konuşmaya başladı: "Lord Yomi'nin sağ kolu olmak için nelerimi feda ettiğimi biliyor musun? Kendi ailemi bile yok etmek uğruna gücü seçtim! Sadece güçlülerin kazandığı bu dünyada hayatta kalabilmek için, kendi ellerimle en sevdiklerimi öldürdüm! Ve sen... SEN BANA ZAYIF DEMEYE CÜRET Mİ EDİYORSUN!"

Sojiro artık öfkesine dayanamadı ve kontrolünü tamamen kaybetti. Hayato bir yandan tebessümle hamleleri karşılıyor, diğer yandan da Sojiro'nun çığlıklarını dinliyordu. Aniden Sojiro'nun arkasında belirdiğinde, "Kendi aileni öldürmek seni güçlü yapmaz. Sadece bir katil yapar, genç adam. Bu kavramları öğrenememişsin," diyerek karşı saldırıya geçti.

Hayato her kılıç savuruşunda adeta öğüt verircesine konuşuyordu: "Elinde güç bulunduğu için masumları öldürmek güç değil, aptallıktır. Asıl güç nedir, bilir misin?" dedi ve kılıcını Sojiro'nun karnına savurdu. Çiziğin verdiği acıyla çığlık atan Sojiro yere yığıldı.

Hayato, "Asıl güç, öldürme şansın varken yaşatmaktır," diyerek kılıcını Sojiro'nun boğazına dayadı. "Şimdi seni öldürmeden buradan çık git ve bir daha gelme... Ve Yomi'ye söyle; bu kasabayla uğraşırsa hayatında gördüğü son yer burası olur."

Sojiro titrek bir şekilde nefes verdi. "Yenildim demek... Ah Tanrım! Ne kadar da güçsüzüm," dedi. Ardından başını kaldırdı, "Yanıldığın bir şey var... Bu dünyada kazanmak her şeydir. Ya kazanırsın ya kaybedersin. Ben kaybettim," diyerek kendi kılıcını boğazına sapladı.

Tüm kasaba ağzı açık bir şekilde bu sahneyi izlerken Hayato kılıcını kınına soktu. "Kazanmak her şey olabilir. Ama ben bu dünyada herkesin özgür olduğunu görmeden ölmeyeceğim," dedi.

Otsuya, "Beni yine kurtardın... Kahramanım!" diyerek Hayato'nun boynuna atladı ve yanağına bir öpücük kondurdu.

Hayato yanağını tutarak şaşkınlığını gizlemeye çalıştı. "Seni kurtarmadım. Sadece çok gürültü yapıyordu, ben de onu susturdum, hepsi bu. Peh, kurtarmakmış!" diyerek arkasını dönüp yürüdü.

Otsuya onun arkasından bakarak kıkırdarken Jiro yanına yaklaştı. "Sensei'ye deli gibi aşıksın. Her hâlinden belli," dedi.

Otsuya bu ani itiraf karşısında kıpkırmızı oldu. "H-h-h-hiç de bile! Sadece minnet gösterdim," diyerek itiraz etti. Jiro ve diğer çocuklar kahkaha atarak eğlenmeye başladılar.

Hayato ise biraz ileride, Matasuke'nin cesedinin önünde durmuş, uzun uzun bakıyordu. "Üzgünüm ihtiyar... Bazen daha iyi bir gelecek için bu fedakarlıkların yapılması gerekiyor," diye mırıldandı.

Otsuya yanına gelerek, "Bir şey mi dedin, Hayato?" diye sordu.

Hayato tebessüm ederek ona döndü. "Önemli değil. Hadi, şu ihtiyara hak ettiği cenazeyi yapalım," dedi.

Karanlık ve rutubetli salonun ucu bucağı görünmüyordu. Sadece tahtın iki yanındaki devasa meşaleler, odanın kasvetli havasını biraz olsun kırmaya çalışıyordu. Tahtında kımıldamadan oturan Lord Yomi, elindeki şarap kadehini hafifçe sallarken gözlerini pencereden sızan solgun ay ışığına dikmişti.

Saatler gece yarısını çoktan geçmişti. Sojiro'nun şimdiye kadar o kasabadaki sözde "Usta"nın kesik başıyla geri dönmüş olması gerekiyordu.

Yomi, kadehteki yakut rengi şarabı tek dikişte bitirdi ve kadehi sertçe yere fırlattı. Kırılan camın sesi, boş salonda yankılandı. Ancak Yomi öfkeli değildi; aksine, omuzları hafifçe sarsılmaya başlamıştı. Önce kısık bir kıkırdama, ardından duvarları titreten, hastalıklı ve gür bir kahkaha salondan taştı.

Sojiro ölmüştü. Yomi bunu tüm hücrelerinde hissedebiliyordu. Kendi eğittiği, en acımasız, en hızlı ve yenilmez sandığı sağ kolu... sıradan bir köydeki isimsiz bir kılıç ustası tarafından yok edilmişti.

Yomi yavaşça ayağa kalktı. Titreyen elleriyle, yüzünü kapatan o ürkütücü iblis maskesine uzandı. Kayışları tek tek çözerken nefes alışverişi hızlanmıştı. Maske büyük bir tok sesiyle yere düştüğünde, Lord Yomi'nin sadece ölülerin gördüğü o yüzü gün yüzüne çıktı.

Sol gözünden başlayıp çenesine kadar inen, derin ve etleri dışarı fırlamış korkunç bir yara izi vardı. Yüzünün yarısı adeta ateşte erimiş, diğer yarısı ise solgun ve pürüzsüz kalmıştı. Dudakları, hissettiği o çarpık hazla iki yana kıvrıldı.

"Harika..." diye fısıldadı kendi kendine. "İnanılmaz! O ukala velet Sojiro'yu bile öldürebilecek biri demek..."

Yomi, yüzündeki yaralı deriyi parmak uçlarıyla okşarken zevkten titriyordu. Gözbebekleri heyecanla büyümüştü. "Sonunda! Yıllardır aradığım o kan banyosunu bana yaşatabilecek birini buldum. Efsanevi Tanrı'nın Kılıcı ile karşılaşmadan önce, kılıcımın pasını atabileceğim, gerçek bir deneme tahtası!"

İronik olan şuydu ki; Yomi'nin sadece bir "deneme tahtası" olarak gördüğü o isimsiz usta, yıllardır köşe bucak aradığı ve takıntı haline getirdiği "Tanrı'nın Kılıcı"nın ta kendisiydi. Ancak Yomi'nin kibri, bu gerçeği görmesine henüz izin vermiyordu.

Akatsuki kasabasının üzerine çöken sabah güneşi, dünkü kanlı baskının izlerini silememişti. Kasaba halkı, köyün hemen dışındaki tepede toplanmış, Matasuke için kazılan mezarın etrafında sessizce bekliyordu. Rüzgar, ağaçların yapraklarını hüzünlü bir melodiyle hışırdatırken, herkesin gözü taze toprağın üzerindeydi.

Hayato, kalabalıktan birkaç adım geride, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde duruyordu. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu ancak gözleri, omuzlarına binen ağır bir yükün ağırlığını yansıtıyordu.

Otsuya, gözyaşları içinde Matasuke'nin mezarına küçük bir demet kır çiçeği bıraktı. O cesur ihtiyar, sadece onları korumak için kendi hayatını hiçe saymıştı. Otsuya geri çekilirken gözleri Hayato'ya kaydı. Onun bu kadar hissiz durması Otsuya'nın içini burkuyordu ama derinlerde bir yerde, Hayato'nun herkesten daha fazla acı çektiğini hissedebiliyordu.

Cenaze sessizce dağılırken, Jiro adımlarını hızlandırarak Hayato'nun yanına geldi. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı.

"Sensei..." dedi Jiro, sesi titreyerek. "Neden... Neden onu daha önce kurtarmadın? O kadar güçlüsün ki! İsteseydin o sarı saçlı canavarı ilk saniyede öldürebilirdin. Matasuke amca yaşayabilirdi!"

Hayato, bakışlarını mezardan ayırmadan yavaşça Jiro'ya döndü. Çocuğun gözlerindeki öfkeyi ve çaresizliği görebiliyordu. Elini ağır ağır Jiro'nun başına koydu.

"Bir kılıcı kınından erken çekmek, sadece kanı hızlandırır Jiro," dedi Hayato sakin ve derin bir sesle. "Eğer o adamın niyetini ve yeteneğini tam olarak tartmadan saldırsaydım, bu kasabanın yarısı o kargaşada ölebilirdi. Matasuke bunu biliyordu. Kendi canını, sizin geleceğiniz için bir siper yaptı."

Hayato, Jiro'nun başını hafifçe okşadı. "Bazen, karanlığı yenmek için gölgelerin arasında beklemek gerekir. Bu, bir kılıç ustasının taşıması gereken en ağır yüktür."

Olayın üzerinden birkaç gün geçmişti. Kasaba, eski huzurlu ama temkinli rutinine yavaş yavaş geri dönüyordu. Hayato ise çocukların eğitimini eskisinden çok daha sıkı tutmaya başlamıştı.

Güneş tepedeyken, dojonun bahçesinden tahta kılıçların çarpışma sesleri yükseliyordu. Jiro, kan ter içinde kalmış, nefes nefese tahta kılıcını savuruyordu. Diğer yedi çocuk ise yorgunluktan yere serilmiş, Jiro'nun inatçı mücadelesini izliyordu.

"Duruşun hala çok gevşek!" diye seslendi Hayato, bahçenin kenarındaki tahta verandada otururken. Elindeki küçük bir çakıl taşını parmakları arasında çeviriyordu. "Kılıcını düşmanına değil, kendi korkularına savuruyorsun. Ayaklarını yere sağlam bas!"

Jiro dişlerini sıkarak bir kez daha hamle yaptı ama Hayato yerinden bile kalkmadan elindeki çakıl taşını hafifçe fırlattı. Taş, Jiro'nun diz kapağına isabet ettiğinde küçük çocuk dengesini kaybedip yüzüstü yere kapaklandı.

"Ahhh! Sensei, bu hile ama!" diye sızlandı Jiro, dizini tutarak.

"Savaş alanında kurallar yoktur çocuk," dedi Hayato hafifçe gülümseyerek. "Sadece hayatta kalanlar ve ölenler vardır."

Tam o sırada, verandaya doğru yaklaşan tanıdık ayak sesleri duyuldu. Otsuya, elinde büyük bir tepsiyle dojonun bahçesine girmişti. Tepsiden yükselen taze pirinç köftelerinin (onigiri) kokusu, yerdeki çocukların bir anda canlanmasına yetti.

"Çocuklar! Eğitim arası!" diye seslendi Otsuya tatlı bir gülümsemeyle. Üzerinde mavi, sade bir kimono vardı ve saçlarını her zamanki gibi ensesinde toplamıştı.

Çocuklar bir anda Otsuya'nın etrafını sararken, Jiro kurnazca sırıtarak Hayato'ya baktı. "Sensei, şanslısın," diye fısıldadı. "Otsuya abla o tepsiyi bizim için getirmedi. Bak, şu en büyük ve içi somon dolu olanlar senin tarafa bakıyor."

"Kapa çeneni de yemeğini ye," dedi Hayato, Jiro'nun ensesine hafifçe vurarak. Ancak Otsuya yanlarına yaklaştığında, Hayato'nun o soğukkanlı duruşu hafifçe sarsıldı.

Otsuya, tepsiyi verandanın üzerine bırakırken yanakları hafifçe pembeleşmişti. O günkü öpücükten beri Hayato ile göz göze gelmekte zorlanıyordu.

"Eğitim çok yorucu geçiyor olmalı," dedi Otsuya, gözlerini yere indirerek. "Sana da... yani, hepinize yetecek kadar yaptım."

Hayato, tepsiden büyük bir pirinç köftesini aldı ve bir ısırık aldı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama içten içe bu basit yemeğin tadının, yıllardır yediği her şeyden daha güzel olduğunu biliyordu. "Fena değil," dedi kayıtsız görünmeye çalışarak. "Tuzu biraz eksik."

Otsuya'nın kaşları aniden çatıldı, içindeki o utangaç kız bir anda yerini savaşçı bir kadına bıraktı. "Tuzu mu eksik?! Sabahın köründen beri o ateşte pirinç haşlıyorum, sensei bozuntusu! Beğenmiyorsan yeme!" diyerek tepsiyi geri çekmeye yeltendi.

Hayato, Otsuya'nın elini hafifçe tuttu. Tepsiyi bırakmasına engel olurken, dudaklarının kenarında belli belirsiz, samimi bir tebessüm oluştu.

"Sadece şaka yapıyordum," dedi yumuşak bir sesle. "Ellerine sağlık, Otsuya. Gerçekten... ihtiyacım olan şey tam olarak buydu."

Otsuya'nın öfkeli ifadesi aniden buharlaştı. Yüzü domates gibi kızarırken, Hayato'nun elini tuttuğunu fark edip panikle elini geri çekti. "B-b-ben... Kasabaya dönmeliyim! İşlerim var!" diye kekeleyerek arkasına bakmadan koşmaya başladı.

Jiro, ağzı pirinçle doluyken arkasından bağırdı: "Otsuya abla, düşman askerinden kaçar gibi koşmasaydın keşke!"

Çocuklar tekrar kahkahalara boğulurken, Hayato yavaşça verandaya yaslandı. Gökyüzündeki bulutları izlerken, içindeki o karanlık geçmişin ağırlığı bir anlığına hafiflemişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.