İçeriğe geç

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 3

Rüzgar ve Kan

Aradan geçen birkaç günün ardından Hayato, kasabaya tamamen yerleşmiş ve sekiz çocuğun eğitimine başlamıştı.

"Duruşun yanlış!" diye söylendi Hayato, kollarını bağlamış bir şekilde Jiro'ya bakarken. "Rüzgarı sadece hissetmeyeceksin! Onunla bir olman gerekiyor. Tanrım... Bu çocuklar beni benden alıyor."

Jiro, bacakları uyuşmuş bir halde isyan etti. "Dört saattir rüzgara karşı oturmamızın ne mantığı var ki?!"

"Sabır..." dedi Hayato, sesindeki o umursamaz ama keskin tonla. "Bir kılıç ustasının en temel silahıdır. Eğer sabretmeyi öğrenemezsen, önüne gelen herkesi körü körüne öldürürsün. Yeri geldiğinde bir samuray geri adım atmayı, rüzgarın dinmesini beklemeyi bilmelidir."

Tam o sırada Otsuya, elindeki tepside tüten sıcak çaylarla avluya girdi. "Onlara karşı bu kadar katı olmana gerek yok, Hayato," diyerek yumuşakça gülümsedi.

Hayato'nun sert bakışları anında gevşedi. Başını Otsuya'ya çevirerek, "Şimdiki gençler çok inatçı. Şu an ihtiyacım olan tek şey senin elinden çıkan bu harika çaydı. Teşekkürler," dedi.

Otsuya, beklemediği bu iltifat karşısında hafifçe kızardı ve başını öne eğdi. Çayları ikram ederken yüzüne yavaş yavaş ciddi, tedirgin bir ifade yerleşti.

"Bu arada Hayato... Geçen günkü haydutlar hakkında... Kasabada onların Lord Yomi'nin adamları olduğu konuşuluyor."

Hayato bu ismi zihninin karanlık köşelerinden bir anlığına hatırlar gibi oldu ama üzerinde durmaya değer bulmadı. Çayından bir yudum alıp omuz silkti. "Lod Komi mi? Hiç duymadım."

Otsuya, adamın bu rahat tavrı karşısında daha da endişelenerek anlatmaya devam etti. "Çok zalim biri olduğu söyleniyor... Duyduğuma göre hiçbir kadına karşı zerre acıması yokmuş. Hatta bazıları, çocukken kendi yüzünü bizzat kendi elleriyle, bir bıçakla soyduğunu söylüyor! Yüzünü ölüler dışında kimse göremezmiş. Kendi adamlarına karşı bile merhameti yok... Lütfen Hayato. Bunu ciddiye almalısın."

Hayato, çayının son yudumunu da yavaşça bitirdi. Bardağı kenara koyarken gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu.

"Öyle bir adam beni yenemez."

Otsuya şaşkınlıkla ona baktı. "Kendine neden bu kadar güveniyorsun?"

Hayato bakışlarını Otsuya'dan alıp uzaklara, rüzgarın savurduğu yapraklara çevirdi. Sesi artık sadece bir hocanın değil, sayısız cehennemden sağ çıkmış bir adamın tonundaydı.

"Bu hayatta pek çok insanla karşılaştım, Otsuya. Güçlü, güçsüz fark etmeksizin sayısız insanın gerçek yüzünü gördüm. Diyar diyar gezen bir Ronin olduğum dönemlerde fark ettiğim tek bir şey oldu... Dünyada Tanrı ya da iblis diye bir şey yoktur. Bu dünyada doğuştan gelen tek bir gerçek güç vardır: Umut. İnsanlara olan umudunu kaybetsen bile... Kendine olan umudunu kaybetmediğin sürece asla yenilmezsin."

Bu sözlerin ağırlığı avluya çöktüğünde, Otsuya'nın kalbine garip bir sıcaklık yayıldı. Gözleri dolan genç kadın, titreyen dudaklarına ince bir tebessüm yerleştirerek Hayato'ya güven dolu bir bakışla başını salladı.

Bu konuşmaların geçtiği sırada, Lord Yomi'nin kalesinde dört haydut tir tir titriyordu. Birkaç gün önce halka zulmeden kendileri değilmiş gibi, şimdi kendi canları için yalvarıyorlardı. Lord Yomi, maskesini çıkarmadan soğuk bir sesle konuştu:

"Başarısız oldunuz."

Haydutlar korkuyla öne atıldı. "Lordum... Hazırlıksız gitmiştik! Aniden saldırıya uğradık. İzin verin, bu sefer onun işini bitirelim."

Bu titrek yakarışlar karşısında Lord Yomi'nin dudaklarında acımasız bir gülümseme belirdi. "İkinci bir şans... Ancak zayıfların bahanesidir. Dört kişi, bir adama yenildiniz. Ve şimdi bana hazırlıksız yakalandığınızı mı söylüyorsunuz? Bu hayatta en nefret ettiğim şey nedir, bilir misiniz?"

Haydutlar tam "Nedir?" dedikleri anda, dördünün de kellesi tek bir hamlede gövdelerinden ayrıldı.

Başı kopan bedenler ağır ağır yere yığılırken, arkalarında ince bir silüet belirdi. Sarı saçları arkadan sıkıca bağlanmış, gözleri her zamanki gibi kapalı ve yüzünde o eksik olmayan tebessümüyle Sojiro, kılıcındaki kanı usulca yalayarak fısıldadı:

"Zayıflardır, lordum."

Yomi, cansız bedenlere iğrenerek baktı. "Zayıflara gerçekten katlanamıyorum... Yaşamayı hak etmeyen zavallılar. Durmadan bir şeylerden şikayet ederler ama bunu değiştirecek gücü asla kendilerinde bulamazlar," diye iç çekti.

Sojiro, yüzündeki o sabit tebessümle başını lorduna doğru çevirdi. "Sizin için bu kasaba faresini ezmemi ister misiniz?"

"Git," diye emretti Yomi. "Onun kellesini bana getir."

Sözler havada asılı kalırken Sojiro bir gölge gibi aniden ortadan kayboldu. Yomi pencereye dönüp karanlığa doğru ürkütücü bir kahkaha attı. "Eğer Sojiro onu yenemezse... Onunla bizzat kendim ilgileneceğim."

Kahkahası giderek daha da hastalıklı bir hal aldı. "Uzun zamandır... Onu aşabilmek için çok uzun zamandır sayısız can aldım! Eğer bu adam Sojiro'yu yenecek kadar güçlüyse... Tanrı'nın Kılıcı ile yapacağım asıl düellomdan önce benim için iyi bir antrenman olabilir."

Eğitimler avluda tüm hızıyla devam ederken, Hayato aniden duraksadı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Esen rüzgarın taşıdığı o ağır ve tanıdık kokuyu hissetmişti. Dudaklarının kenarında hafif, alaycı bir tebessüm belirdi.

"Geldi," diye mırıldandı.

Aynı anlarda, kasabanın girişinde beliren ince silüet tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Altın sarısı saçları, pürüzsüz yüzü ve gözlerini gizleyen o kibar tebessümüyle Sojiro, çevresindeki herkese ilk bakışta garip bir güven veriyordu. Kasabalılar bu yakışıklı yabancıya hayranlıkla bakarken, o yumuşak ve saygılı bir ses tonuyla konuştu:

"Buralarda bir samuray varmış. Onu arıyordum."

Yaşlı Matasuke gülümseyerek öne çıktı. "Evet, Hayato-san! Sağ olsun, kasabamızda senseilik yaparak gençlerimizi eğitiyor. Ona ne kadar minnettar olsak azdır."

Sojiro'nun yüzündeki gülümseme bir milim bile oynamadı. "Demek adı Hayato... Bana yerini söyler misiniz?"

Matasuke, kelimelerin ardındaki o soğuk, ölümcül aurayı aniden hissettiğinde nefesi kesildi. Titreyen bir sesle, "N-niçin?" diye sorabildi.

Sojiro'nun dudaklarındaki kıvrım biraz daha genişledi. Gözle görülemeyecek kadar hızlı bir hareketle kılıcını çekti ve tek bir hamlede Matasuke'nin bedenini ikiye böldü. Yaşlı adam ne olduğunu bile anlayamadan, cansız bir halde yere yığıldı. Kılıcından damlayan kana bakan Sojiro, cesede doğru eğilip neşeyle fısıldadı:

"Öldürmek için tabii ki... Başka ne için olacaktı?"

Meydanda bir anlık ölüm sessizliği yaşandı, ardından kargaşa ve çığlıklar koptu. Kasaba halkı dehşet içinde sağa sola kaçışırken, Sojiro avının duyabileceği kadar gür ama bir o kadar da rahat bir sesle bağırdı:

"Ortaya çıkmadığın her saniye, bir kişiyi daha öldüreceğim!"

Kaçmaya çalışan iki yaşlı kasabalı daha, göz açıp kapayıncaya kadar onun kılıcının kurbanı oldu. Yüzündeki gülümsemeyle üçüncü kurbanı olan bir kadının boğazını sıktığı sırada, ensesinde hissettiği ağır baskıyla duraksadı.

"Sonunda..." dedi Sojiro. Kadının boynunu acımasızca kırıp cesedini bir çöp torbası gibi kenara fırlattı. "Sensiz bu zayıfları öldürmek pek de eğlenceli değildi."

Yavaşça arkasını dönüp Hayato ile yüz yüze geldi.

Hayato, elleri kollarında, yüzünde Sojiro'nunkine benzeyen ama çok daha umursamaz bir tebessümle orada duruyordu. "Sanırım yaramaz bir çocuksun," dedi sakin bir sesle. "Masum insanları öldürmek... Yalnızca zayıfların yapacağı bir iştir diye duymuştum."

Sojiro'nun o kusursuz, pürüzsüz tebessümünde ilk kez ufak bir seyirme yaşandı.

Zayıf.

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yıllarca Lord Yomi'nin sağ kolu olabilmek, o güce ulaşabilmek için insanlığını bir kenara bırakmış, sayısız bedeni çiğneyip geçmişti. Ve şimdi, döküntü bir kasabada, adı sanı duyulmamış bir adam ona "zayıf" diyordu.

Bozulan sinirlerini ustaca gizleyip tekrar o hastalıklı gülümsemesini takındı. "Kendine bu kadar güvenmen cesaretinden mi, yoksa aptallığından mı kaynaklanıyor, Hayato-san?"

Hayato aynı rahatlıkla karşılık verdi. "Ne cesaret, ne de aptallık. Ben sadece mutlak bir gerçeği dile getirdim."

Sojiro, kılıcının kabzasını sıkıca kavrarken, "Seni parça parça öldürmek benim için büyük bir zevk olacak," diye fısıldadı.

Ancak tam o anda, Hayato sanki karşısında bir ölüm makinesi değil de sıkıcı bir manzaraya bakıyormuş gibi esnedi ve elini yavaşça kılıcının kınına götürdü.

"Komi mi, Yomi mi... Lordunun adı her neyse. Onunla tahmini olarak ne zaman karşılaşırım?" diye sordu kayıtsızca. Ardından kılıcını bir santim kadar kınından çıkardı. "Çünkü seni büyük ihtimalle sadece iki saniye içinde geçerim."

Sojiro'nun alnındaki damarlar belirginleşirken sahte tebessümü tamamen silindi. "Yarını görebileceğini mi sanıyorsun?!"

Hayato'nun gözlerindeki o alaycı ifade anında kayboldu; yerini saf, karanlık ve ölümcül bir ciddiyete bıraktı.

"Göreceğimi sanmıyorum. Göreceğimi biliyorum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.