İçeriğe geç

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Tanrı’nın Kılıcı

Bölüm 1

Kasaba ve Kibirli Ronin

Bundan yirmi yıl önce, bu topraklarda solunan hava sadece sisten ve kan kokusundan ibaretti. Bugün olduğu gibi o günlerde de savaş bir kaderdi; lordlar bir karış toprak için birbirini boğazlar, dünya durmadan yanardı.

İşte bu bitmek bilmeyen cehennemin ortasında, herkesin yüreğine korku salan bir iblis doğdu. Söylentilere göre, karşısına çıkanların kılıçlarını kınından çekmeye bile zamanı olmazdı. Saniyeler içinde, gürültü bile çıkarmadan can alırdı.

Ona 'İblis' dediler ama zamanla adı Tanrı'nın Kılıcı'na çıktı. Çünkü şeytanlar bir insanı öldürürken öfkelenir, kin kusar ve bağırırdı. O ise hiçbir şeye öfkelenmiyordu. Yüzünde ne bir nefret ne de bir acıma vardı; sanki aldığı nefes kadar doğal, tanrısal bir kayıtsızlıkla ve ürkütücü bir keyifle öldürüyordu. Yıllar boyunca ne yaşlıya acıdı ne çocuğa, ne de kadına... Kılıcının önünde herkes eşitti: Sadece birer ceset adayı. Kamp ateşlerinin başında onun tek başına yüz bin kişiyi biçtiği, nehirleri kızıla boyadığı anlatılır olmuştu. Ancak bu kabus, iki yıl önce bıçak gibi kesildi.*

Tanrı'nın Kılıcı, bir hayalet gibi ortadan kayboldu. Halk arasında söylentiler yayıldı; kimine göre lanetli bir bedel ödeyip hastalıktan can vermişti, kimine göre ise kutsanıp göğe yükselmişti. Bilinen tek bir gerçek vardı: İki yıldır ondan tek bir haber bile alınamamıştı.

1564 - Akatsuki Kasabası

Sokaklarda sadece toz, rüzgar ve ağır bir güvensizlik vardı. Sonu gelmeyen yağmalardan ve savaşlardan canı yanmış olan halk, artık gölgesinden bile korkar hale gelmişti. Yoldan geçen her yabancı, onlar için felaketin habercisiydi.

Bu yüzden, o gün kasabanın girişinde beliren karartıyı gördüklerinde nefeslerini tuttular. Başındaki geniş hasır şapka (Jingasa) yüzünü tamamen karanlığa gömmüştü. Belinde sallanan kıvrımlı, uzun kılıcı ve etrafındaki o ölümcül sessizlikle, çaresiz bakışların arasından kayıtsızca yürüyordu.

Köylüler, titreyen elleriyle paslı tırpanlarını ve bambu sopalarını daha da sıkı kavradı. Tam yoksul bir sebze tezgahının önünden geçtiği sırada, içeriden fırlayan ihtiyar bir köylü, elindeki tahta sopayı ona doğrulttu. Gözlerinde saf bir korku ve nefret vardı:

“Defol!” diye bağırdı sesi titreyerek. “Git buradan! İstenmiyorsun!”

Yabancı adımlarını yavaşça durdurdu. Başındaki geniş Jingasa’yı hafifçe yukarı kaldırıp altından yaşlı adama baktı. Yüzünde, bu gergin sokağa hiç ait olmayan umursamaz ve samimi bir gülümseme vardı:

“Sadece geçiyordum ihtiyar. Bana bu kadar kaba davranmana gerek yok,” dedi yumuşak bir sesle.

İhtiyar, korkudan titreyen dizlerine rağmen geri adım atmadı. Elindeki paslı tırpanı daha da sıkarak, “Sen de diğerleri gibisin!” diye tükürdü öfkeyle. “Yalnızca kadınlarımızı alıp, biz yaşlıları öldürüyorsun!”

Ronin, şapkasının ipini gevşetip onu rahat bir hareketle sırtına doğru sallandırırken neşeli bir kahkaha attı:

“Çok gürültülüsün ihtiyar!” dedi alaycı ama sıcak bir tonla. “Öldürmek ve kızlar mı? Beni ne zannediyorsun, sıradan bir haydut mu?” Ronin, kınından yavaşça sıyırdığı kılıcının kabzasını ihtiyara doğru uzatırken yüzündeki o neşeli ifade bıçak gibi kesildi. Gözleri, saniyeler önce gülümseyen bir adama ait olamayacak kadar karanlık ve boştu.

"İstersen sende kalabilir, ihtiyar," dedi buz gibi bir sesle. "Sonuçta bu kasabayı haritadan silmek için bir kılıca ihtiyacım yok."

O an, sokağa çöken ağır sessizlikle birlikte ihtiyar nefesinin kesildiğini hissetti. Genç adamdan yayılan o devasa, karanlık aura sanki havadaki tüm oksijeni emmişti. İhtiyarın dili damağına kurudu; nutku tutulmuş, göz bebekleri korkudan büyümüştü. Karşısında duran şeyin bir insan değil, saf bir ölüm olduğunu iliklerine kadar hissetti.

Ve tam o saniyede, boğucu sessizlik patlayan gür bir kahkahayla bölündü.

Ronin, kılıcını rahat bir hareketle kınına geri sokarken elini neşeyle salladı: "Şaka yapıyorum, şaka! Öyle korkudan altına kaçıracak gibi bakma. Güçsüzler hiç ilgimi çekmiyor!"

İhtiyar, az önceki o ölümcül korkunun etkisinden kurtulup tek bir kelime bile edemeden, genç ronin sanki kırk yıllık bir dostuyla sohbet ediyormuş gibi rahatça kendini tanıtmaya başladı:

"Ben Hayato," dedi elini ensesine atıp çocuksu bir tavırla sırıtırken. "Bu berbat, savaşlarla kavrulmuş ülkeyi gezmeye çalışan kendi halinde bir gezginim sadece. Belimdeki şu kılıç mı? Ah, o yalnızca yoldaki haydutları korkutmak için! Yoksa inan kullanmayı bile bilmem!"

Hayato o kadar neşeli, o kadar kayıtsız bir tonla konuşuyordu ki; az önce sokağa o cehennem aurasını salan kişinin o mu olduğunu, yoksa sadece acımasızca dalga mı geçtiğini anlamak kesinlikle mümkün değildi.

İhtiyar, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak çekinek bir tavırla, "M-Matasuke," dedi. "Gözüm üstünde, Hayato."

Hayato, bu cılız tehdit karşısında eğlenircesine sırıttı: "Tabii, gözlerin beni yakalayabilirse ihtiyar."

Matasuke, elindeki sopayı indirmeden merak ve şüpheyle sordu: "Neden geldin buraya?"

"Dediğim gibi, sadece ülkeyi geziyorum," dedi Hayato omuz silkerek. "Buradan geçerken birkaç gün mola vermem gerektiğini düşündüm. Ayrıca kurt gibi açım! Bana yiyebileceğim güzel bir şeyler sat, ihtiyar. Parası neyse iki katını ödeyeceğim."

Yüzündeki o neşeli sırıtış hiç bozunmadı ancak ses tonu bir anda tuhaf bir soğukluğa büründü: "Ve dik dik bakmayı kes. Rahatsızlık veriyorsun."

Hayato, karnını doyurduktan sonra soluğu kasaba mezarlığında aldı. Karşısında uzanan sessiz mezar taşları, bir zamanlar "Tanrı'nın Kılıcı" olarak acımasızca cesede dönüştürdüğü insanların eseriydi.

Mezarların önünde elleri ceplerinde dikilirken, arkasından yaklaşan o aceleci ve acemi adımları duydu. Başını bile çevirme gereği duymadı.

"Aaa, burası küçük çocuklar için fazla ürkütücü değil mi ama?" diye seslendi dalga geçer gibi. "Bakın, koca adam olmama rağmen ben bile titriyorum şu an!"

Arkasındaki ses, bu alaycı tavır karşısında sinirle parladı: "Bize bakmadın bile! Çocuk olduğumuz ne malum?"

Hayato hiç istifini bozmadan kıkırdadı. "Ah, kulağımı tırmalayan şu incecik, tiz sesler..." dedi başını hafifçe yana eğerek. "O kız çocuğu gibi çıkan ses tonunla bana hayat dersi verebilecek bir yetişkin olduğunu mu sanıyorsun gerçekten? Çok kırıcı!"

Çocuklar arkasında belirdiğinde Hayato, parlayan sarı gözleriyle onları baştan aşağı, adeta bir böceği inceler gibi süzdü.

"Burada toplandığınıza göre, şu yerdeki cesetler ya babalarınız falan... ya da tanıdık birileri olmalı," dedi esner gibi bir sesle.

"Babalarımız!" diye bağırdı sekiz çocuk aynı anda, seslerinde kırgın bir öfkeyle.

"Aman, her neyse. Çok da umurumda değil," dedi Hayato elini havada sallayarak. "Sonuçta ceset, cesettir."

İçlerinden bakışları en sert olan Jiro, yumruklarını sıkarak öne fırladı: "Bizim babalarımız birer kahramandı! Sekiz yıl önce korkunç bir iblise karşı savaşmış kahramanlar!"

Hayato, çocuğun titreyen omuzlarına gözünün ucuyla baktı. “Tıpkı babası gibi zayıf... Hiç şaşırmadım,” diye düşündü alayla. Ardından, çocukların hayallerini bir cam gibi kıracak o sözleri kayıtsızca sarf etti:

"Şeytan mı? Hah! Anneleriniz yatağa girmeden önce size bayağı bir masal anlatmış anlaşılan. Küçük veletlerin böyle saçmalıklara inanması normal tabii. Ama bir Şeytan ya da Tanrı var olsa bile, bu iğrenç çöplüğe adım atacağını hiç sanmıyorum. Ayrıca... ben babanı tanırım ufaklık. Hepinizin babasını tanırım. Ve size acı bir gerçek; anlatıldığı gibi öyle kahramanca şeyler yaptıklarını hiç görmedim."

Jiro öfkeden deliye dönmüş bir halde, "Babalarımız hakkında böyle konuşamazsın!" diye gürleyerek yumruğunu savurdu.

Hayato, başını mezar taşlarından bir milim bile çevirmeden elini uzattı ve çocuğun havada süzülen yumruğunu büyük bir kolaylıkla yakaladı. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı, en ufak bir titreme yoktu:

"Size anlatılanlar sadece birer masaldan ibaret. Babalarınızı tanıyordum... Çünkü o savaşa ben de katıldım, onlarla beraber savaştım. Ve o Şeytan'a karşı hayatta kalmayı başaran tek kişi bendim. Şimdi evlerinize gidin. Gece çökmek üzere; haydutlar bastırdığında anneleriniz sizi koruyamaz. Kendi başınıza kalırsanız da iki saniyede ölürsünüz."

Jiro'nun elini bırakıp arkasını döndü ve ağır adımlarla yürümeye başladı. Tam o sırada, çocukların en utangaçu olan Goro'nun sesi duyuldu: "Sensei!"

Hayato olduğu yerde duraksadı. Yüzü, hayatında duyabileceği en tiksindirici küfürü işitmiş gibi buruştu. "Sensei mi?" diye fısıldadı küçümseyici bir alayla.

Jiro, Goro ve diğer altı çocuk sanki tek bir yumruk olmuşçasına hep bir ağızdan seslendiler: "Madem babalarımız ölürken hayatta kalan tek kişi sensin... O zaman bize yardım et! Bizi eğit ki babalarımızın intikamını alabilelim!"

Hayato omuz üzerinden onlara küçümseyici bir bakış attı. "Hey, veletler. Karşınızda bir iyilik meleği mi görüyorsunuz? Ödeme almadan kılımı bile kıpırdatmam. Ayrıca sekiz tane velede kılıç tutmayı öğretmek, Tanrı'nın kendisiyle kapışmaktan çok daha zordur. O yüzden teklifinizi reddediyorum. Evinize dönün."

Ve başka tek bir kelime etmeden, arkasına bile bakmadan karanlığa doğru yürüyüp gitti.

Hayato nihayet hana ulaştığında, onu Otsuya adında genç ve neşeli bir kız karşıladı.

"Hanımıza hoş geldiniz, Hayato-san!" dedi cıvıl cıvıl bir sesle.

Hayato kaşlarını hafifçe kaldırıp merakla sordu: "Beni nereden tanıyorsun?"

Otsuya, yüzündeki sıcak gülümsemeyi hiç bozmadan, "Kasabamıza adım atan herkesi biliriz," diye yanıtladı. "Özellikle de belinde kılıçla gezenleri."

Hayato bu sözlerin altındaki gerçeği hemen yakaladı. "Kasaba halkı gerçekten büyük zulüm görmüş olmalı," diye geçirdi içinden. "Benim bu toprakları gezdiğim iki yıl boyunca kim bilir kaç kez haydutlar tarafından yağmalandılar..."

Ancak yüzüne hemen o umursamaz, kibirli sırıtışını yerleştirdi: "Namımın bu kadar çabuk yayılacağını bilseydim çok daha önceden gelirdim! Beni bu kadar övmeniz gururumu okşadı doğrusu. Burada üç gecelik bir oda kiralamak istiyorum. Mümkünse en iyisi ve en sessiz olanı olsun."

Belinden çıkardığı ağır, dolgun bir altın kesesini tezgahın üzerine bıraktı. Otsuya kesenin içine baktığı an gözleri şaşkınlıkla irileşti: "Bu... Bu tam üç aylık ödeme!"

Hayato elini havada sallayarak odasının anahtarına uzandı: "Umurumda değil. Yeter ki en iyisi olsun."

Hayato odasına çıkıp günün yorgunluğunu atmak üzere uzandığı sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Kapıyı açtığında karşısında Otsuya duruyordu; ancak bu kez gündüzkü o cıvıl cıvıl handan çok farklıydı. Sarı saçlarını omuzlarından aşağı serbest bırakmış, o derin mavi gözleriyle Hayato'yu baştan çıkarıcı bir güzellikle süzüyordu. İçinde bulunduğu duruma rağmen en cilveli halini takınmaya çalışmıştı.

Hayato, kızın ne yapmaya çalıştığını çözmeye çalışan bir şaşkınlıkla kaşlarını çattı: "Bir sorun mu var?"

Otsuya, yanaklarında beliren hafif alıca rağmen kararlı bir sesle, "Ödediğiniz altın... bir oda için çok fazla," dedi. "Ben de en azından... karşılığını bu şekilde ödeyebilirim diye düşündüm."

Hayato derin, bıkkın bir iç çekti ve elini alnına götürdü: "Bir yamyam satıcı, sekiz tane ukala velet ve şimdi de oda parasını bedeniyle ödemeye çalışan genç bir kız... Ne kasaba ama! Sana sadece sessizlik istediğimi söylemiştim. Şimdi odamdan çıkarsan sevinirim."

Bu sert çıkış karşısında Otsuya'nın mavi gözleri doldu, yüzü utançtan kıpkırmızı kesildi: "Ama efendim... Yoksa... yoksa beni yeterince güzel bulmadınız mı?"

Kızın gururunun incindiğini gören Hayato'nun o soğuk ve alaycı tavrı bir anda yumuşadı. Ellerini sallayarak, "Hayır, hayır! Asla öyle demek istemedim," dedi samimi bir tonla. "Demek istediğim... Ben bir roninim. Böyle şeylere tamamen uzağım. Hayatım boyunca gereğinden fazla savaş, kan ve ölüm gördüm; artık sadece dinlenmek istiyorum. Sen gerçekten çok güzel bir kızsın ama bizim dünyalarımız tamamen farklı."

Otsuya başını hafifçe eğerek, "Peki efendim. Nasıl isterseniz," dediği sırada Hayato elini havada sallayarak onu durdurdu.

"Şu 'efendim' lafını da bırak artık," dedi yüzünü buruşturarak. "Kendimi mezardaki dedeler gibi hissettiriyorsun. Kaç yaşındasın sen?"

Otsuya, "Yirmi iki," diye yanıtladı çekingen bir sesle.

"Gördün mü? Aramızda topu topu üç yaş var," dedi Hayato kollarını kavuşturarak. "Tanrım... Zamanın gençleri saygı adı altında insanı hayattan soğutup yaşlı hissettiriyor."

Otsuya kaşlarını kaldırıp masum bir şaşkınlıkla, "Yani... On dokuz yaşında mısınız?" diye sordu.

Hayato bir an duraksadı, ardından odanın duvarlarında yankılanan gür bir kahkaha patlattı: "On dokuz mu? Altı yıldır o yaşta değilim ufaklık, yirmi beş yaşındayım! Ayrıca şu cümlelerindeki çoğul eklerini de at artık. Arkadaş gibi konuşamıyor musun sen?"

Otsuya, tatlı bir kıkırdama eşliğinde, "Peki o zaman, Hayato," dedi.

Hayato ellerini ensesinde birleştirmiş, sarı gözlerini camdan dışarıdaki karanlığa dikmişti. Kız tam kapı kulpuna uzandığında omuz üzerinden seslendi:

"Hey, kendi değerini öyle ucuza harcama, ufaklık. Bugün kalkıştığın iş seni güçlü değil, sadece aciz gösterir. Bana borçlu olduğunu düşünüyorsan bunu hanı pırıl pırıl yaparak, çalışkanlığınla öde. Bedeninle değil."

Otsuya yanakları al al olmuş bir halde yutkundu. Hayato ise yüzünde hafif bir tebessümle ekledi: "Aynı babana benziyorsun."

Otsuya merakla arkasını döndü: "Sen... Babamı tanıyor muydun ki?"

Hayato, kıza biraz özgüven aşılamak için havalı bir destan uydurmaya başladı: "Senin babanla benim babam efsanevi, ezeli rakiplerdi. İkisi de kılıcının ustasıydı ve sürekli kimin zirvede olduğunu tartışırlardı. En sonunda amansız bir savaşta ikisi birden can verdi. Yani... Kanında ne kadar güçlü bir gurur taşıdığını anladın, değil mi?"

Otsuya durdu, kaşlarını çattı ve safça sordu: "Yani bu durumda... Biz seninle kan davalı düşmanlar mıyız?"

Hayato'nun içindeki "baba/abi" figürü bir saniyede buharlaştı. Muhabbetin uzayacağını anlayınca gözlerini kıstı, sesini buz gibi bir fısıltıya çevirdi: "Düşmanım olmak istersen... Yarın sabah uyanamazsın."

Otsuya korkudan küçük bir çığlık atıp odadan topuklayarak çıktı. Kapı kapandığı an Hayato, "Şükürler olsun, sonunda sessizlik..." diyerek derin bir nefes aldı ve yastığına gömüldü.

Ertesi sabah Hayato handa kahvaltısını ettiği sırada, masasının başında biten o sekiz tanıdık yüzü gördü. Çayından bir yudum aldı ve bakışlarını bile kaldırmadan, "Size cevabımın hayır olduğunu zaten söylemiştim," dedi.

Çocuklar pes etmeye niyetli değildi. Jiro bir adım öne çıkıp başını eğdi: "Bize kılıç tutmayı öğret... Lütfen, Hayato-sensei! Sana yalvarıyoruz. Şu an sana ödeme yapamayız, hiçbirimizin durumu yok. Babalarımızı kaybettiğimizden beri sefalet içinde yaşıyoruz. Ama eğer... Eğer bize ders verir, bizi hayata hazırlarsan, yemin ederiz gelecekte sana olan borcumuzu son kuruşuna kadar öderiz!"

Hayato çay fincanını yavaşça masaya bıraktı. Sarı gözlerini Jiro'ya diktiğinde, odadaki hava bir anda ağırlaştı: "Bana olan borcunuzu, bana bütün dünyaları bahşetseniz dahi ödeyemezsiniz, ufaklık. Çünkü bu dünyada Tanrı'dan bile üstte olan tek kişi... Benim."

Jiro, karşısındaki adamın yaydığı bu ezici özgüvene rağmen titreyen sesiyle diklendi: "O zaman bizi de yanına al! Gücünü görmemize izin ver!"

Hayato yerinden kalktı ve soğuk bir bakış fırlattı: "Bana sadece ayak bağı olursunuz. Defolun gidin!"

Onları handa bırakıp sokaklara adım attığı an, içinde anlam veremediği, tuhaf bir heyecan kıpırdandı. Neydi bu? Yıllardır kimsenin kılıcının ucunu bile değdiremediği o sıkıcı hayatında, kendine nihayet gerçek bir rakip yaratma hissi mi? Belki de onu asıl heyecanlandıran buydu.

"Belki de tekliflerini kabul etmeliyim," diye düşündü sinsi bir tebessümle. "Onları öyle bir eğiteceğim ki, günün birinde beni bile geçecekler. Onların içindeki o karanlık intikam potansiyeline inanıyorum."

Adımları onu farkında olmadan tekrar kasabanın mezarlığına taşımıştı. Etrafında kimsenin olmadığından emin olunca durdu. İki yıl önce kendi elleriyle biçtiği o samurayların mezar taşlarına bakarken, dudaklarından alaycı ve buz gibi bir fısıltı döküldü:

"Önce hepinizi acımasızca öldürdüm... Şimdi ise geride bıraktığınız çocuklarınıza kılıç dersi vereceğim. Hayat gerçekten de ne kadar ironik, değil mi?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.