Talya o gün düşüncelerinin ağırlığıyla erken uyandı. Ne uyuyabiliyor ne de uyanıp düşüncelerine dalmak istiyordu; çünkü biliyordu, yeni bir düşünce fırtınası kapıdaydı. Kendini, fırtınaya dayanacak gücü kalmamış Titanic gibi hissediyordu. Dışarıdan bakıldığında; uzun, parlak saçları, bakımlı yüzü ve şık kıyafetleriyle güçlü görünmek için uğraşıyordu ama içten içe birçok darbe almıştı. Gerçi dış görünüşü için harcadığı tüm bu emeği; oldukça düşük bir bütçeyle sağlamaya çalışmasından ve çoğunlukla iradesini kaybetmiş bir beden üzerinde sergilediğinden olsa gerek, Titanic’ten ziyade bir balıkçı teknesi kendince daha doğru bir benzetmeydi. Zaten uzun süredir evinde olduğu için ne bakıma ne alışverişe gerek yoktu.
Keşke artık bir şeyler yoluna girseydi de kendini saklamak yerine keşfetme cesaretini bulabilseydi. Ancak bırakın bir şeylerin düzelmesini, hiçbir şey yolunda değil gibiydi. Örneğin, yaptığı tüm üniversite başvurularından ret almıştı. Okumazsa hayatta kalma şansı ise sıfırdı; ne zengin bir aileden geliyordu ne de kendini ünlü yapabilecek bir yeteneğe sahipti. Liseden beri bir sürü hayali olmuştu: Girişimci olmak, moda sektöründeki şirketlerde menajerlik yapmak, tiyatroyla ilgilenmek… Zamanla tek tek hepsinin üzeri tozlanmıştı. Hiçbirini kendi yoluna ait hissedemiyor, hepsini gelip geçici hevesler olarak görüyordu.
O anda tekrar düşüncelere daldığını fark ederek derin bir iç çekti. Yatağından kalkıp elini yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Kahvaltı hazırlama, yeme, toplama ve tekrar yatağa geçme süreçlerinin tamamı video izleyerek geçiyordu. Baş ağrısı, mide bulantısı ve odaklanma kaybı gibi ne kadar olumsuzluk varsa ortaya çıkaran bu alışkanlık; düşünceleriyle baş edemeyen biri için bulunmaz bir nimetti. Ya da o öyle olduğunu sanıyordu. İzledikçe; sanki kendisinde olmayan ne varsa herkesin onlarla donatıldığını görüyor, başarı öykülerinin ve ürün önerilerinin arasında kayboluyordu. Bu sonsuz kaydırma alışkanlığı ruhundan da bir şeyleri alıp götürüyor, "düşünmeyeyim" derken tabiri caizse "ot gibi" yaşıyordu.
İnsan bazen aynada kendini izlemeli; ruhuna iyi gelen boyama yapma, düşüncelerini yazma ya da yürüyüşe çıkma gibi aktivitelerle ilgilenmeliydi. İnsanlarla konuşmalıydı. Bazen insan kendi sesini duyabilmek için başkalarının sesini dinlemeliydi. Ancak evet, bunları yapmak kendisiyle yüzleşmek demek olduğu için Talya tüm bu aktiviteleri rafa kaldırmıştı. Kendisini artık sevmiyor gibiydi; kendisi gibi davranmak acı verici olmalıydı.
Talya dört duvar arasında pek de mutlu değildi aslında. Bu dört duvarın kendisini göğüs kafesinden bile daha çok sıktığını hissediyor, bunalıyordu. İki aydır bu şekilde yaşamasının sebebi ise bir çeşit kendini cezalandırma yöntemiydi; tabii henüz kendisi de bunun farkında değildi.
Akşam olduğunda annesi eve geldi. Nesrin Hanım kızının durumunun pek farkında değildi. Talya’nın babasından ayrıldığından beri tek maaşla evi geçindirmesi gerektiği için kendini işine vermiş, bütün mesailere kalmaya başlamıştı. Hatta akşam vardiyalarının çoğunu da üzerine almıştı. Geriye kalan kısıtlı zamanı kızıyla geçirmeye çalışsa da yorgunluktan ancak bir saat dayanabiliyor, ardından uykuya dalıyordu.
Saat akşam 10'da annesiyle yemek hazırlarken daha fazla dayanamayan Talya, gözyaşları içinde, “Anne dayanamıyorum, hiçbir şey yolunda gitmiyor,” dedi. Sonrasında nasıl devam edeceğini kestiremedi. Dudakları titreyerek ruhunu daraltan o şeyleri annesine açmaya çalıştı: “Ne bir üniversitem var ne yaşamak için sebebim. Sen onca sıkıntı içinde çalışırken sana layık bir kız olamıyorum,” dedi.
Kızının bu haline çok üzülen Nesrin Hanım, Talya’ya sarılarak: “Bebeğim, sana hiç zaman ayıramıyorum, çok üzgünüm. Daha güzel günlerimizin olacağına inanıyorum. O günlere kadar önce bir süre kendinle vakit geçir. Dışarıya çık, hava al. Bu şehri neredeyse hiç bilmiyoruz; gez, toz. Bütün gün özgürsün, neden bunu değerlendirmiyorsun?” dedi.
Talya bu fikirden çok hoşnut olmuştu. Yemeklerini alıp masaya geçtiklerinde ise annesi Talya'yı öptü ve gözlerine dolu dolu bakarken konuşmasına şöyle devam etti:
“Bir gün kalbindeki tutkuya sımsıkı sarılacaksın. O güne kadar bütün tatlıları denemeli ve en sevdiğini bulmalısın. Sen ne yaparsan yap benim gururumsun. Düşünceli, hassas kalpli bir genç olduğun için o kadar şanslıyım ki. Küçükken hep ‘Dünyayı güzelleştireceğim anne!’ derdin. Bir gün bu dünyanın sorunlarına çözüm bulacaksın, o günden anladım. Düşlere güvenmek, gerçekle arasında bir köprü kurar. Bu köprü bir gün hayalleri gerçekleştirir.”
Talya burnunu silerken, “Haklısın anne, evde kafayı yemek üzereyim,” dedi ve ekledi: “Benim hayalimde de en güzel tatlımda da hep sen varsın anne. Sensiz hiçbir kekin tadı güzel olamaz.”
Talya ve annesi, dört yıl önce yaşanan o olaydan sonra iş imkânları daha iyi olan bir şehre taşınmak zorunda kalmışlardı. Talya annesinin söylediklerine hak verdi. Dört yıldır bu şehirdeydi ama okul ile ev arasındaki yoldan başka hiçbir yeri bilmiyordu. Oysa bu şehrin güzel bir denizi, tarihi mekânları ve adaları vardı; herkes yaşadığı şehir bakımından bu kadar şanslı olamazdı. Annesinin ise hayallere inanan bir insan olduğunu bildiği halde yoğunluktan bu özelliğini kaybettiğini sanıyordu. Ancak annesinin inancı geçmemiş, hatta daha da büyümüş gibiydi. Bu Talya’ya çok tatlı geldi. Talya da hayallere inanırdı ama kendine pek değil.
