İçeriğe geç

TAHT VE AŞK

Bölüm 2 · 8 dk okuma

TAHT VE AŞK

Bölüm 2

BÖLÜM 2

Dinleyerek okuyun ve görüşlerinizi çok önemli ♡ (within temptation/ All I need)

Prenses elena:

Sabah güneşi odama dolarken hâlâ uykulu ama heyecanlıydım. Kahvaltıda Sofia’yla sessizce oturuyorduk, dışarıya bakıyor, sarayın bahçesindeki sabah ışığını izliyorduk. Tam o sırada dadım içeri girdi, elinde ağır ama zarif savaş kıyafetleri vardı.

“Prensesim, bugün ders alacaksınız,” dedi ciddi bir sesle. Ama gözlerindeki hafif gülümseme, onun da içten içe heyecanlandığını gösteriyordu.

Gözlerim büyüdü. “Deliriyorum sanırım… Savaş mı? Bugün mü?”

Sofia hafifçe bana baktı, dudaklarında meraklı bir gülümseme.

“Stefan mı verecek bu dersi?”

Dadım arada bir gülümsedi, bize bakarken:

“Bunu bugün öğreneceksiniz kızlar, merak etmeyin.”

Kıyafetleri giyerken içim karıştı. Kendime dedim ki, “Tamam Elena… nefes al… ve bir şekilde bunu başaracaksın.”

Giyinip babamın yanına gittiğimde, onun ciddiyetini ve gururunu hissettim.

“Elena,” dedi derin bir sesle, “bu senin için bir şans ve bir görev. Bugün savaşmayı öğreneceksin. Cesaret, disiplin ve strateji… kılıç kadar önemli.”

Babam konuşurken kapı açıldı. Stefan içeri girdi. Zırh yoktu; sadece koruyucu kıyafeti, uzun boyu, yapılı vücudu ve deniz mavisi gözleri dikkat çekiyordu. Yüzü ve saçlarını yine kapatmıştı,

İçimden küçük bir heyecan fısıldadı: “Tamam Elena… sakin ol.”

Ders alanına yürürken bir an durdum. “Stefan… beni incitmeyeceğin sözünü veriyorsun dimi?” dedim zıplayarak yürürken,

O, her zamanki sakin ve güven veren sesiyle:

“Prensesim… güçlü bir komutanım ama size zarar vermeye değil, öğretmeye geldim,” dedi.

Ders başladı. Stefan’ın hızını ve gücünü gördükçe kalbim hem korkuyor hem de garip bir şekilde heyecanlanıyordu. Kılıçlarımız karşı karşıya geliyordu; her hamlede nefesim kesiliyor, gözlerimi ondan ayıramıyordum.

Bir anda kılıcım düştü. Stefan hızlıca kılıcımı yakaladı ve boğazıma yakın bir noktada tuttu. Gözlerindeki hafif kısıklık ve gülümseme… beni biraz delirtti.

“Prensesim, galiba dersten kaldınız,” dedi hafifçe.

Bir anda yere çöküp ayaklarımla ayaklarını yerden kestim yere düşerken kılıncını düşürdü ve hamlemle alıp o yerdeyken boğazına tutum .

“Özür dilerim, şövalye… hiçbir dersten kalmaya niyetim yok,” dedim kararlı bir sesle.

. Gözlerimle ona meydan okurken, içimde bir şeyin değiştiğini fark ettim: Bu ders, sadece savaşmayı öğrenmek değil, aynı zamanda kendime güvenmeyi de öğretecekti.

"Size her zaman yenilirim prensesim.."

O an yüzüm kızardı; ne demek istiyordu? Ben mi hızlıydım, yoksa o mu bana meydan okumuyordu?

“Her zaman mı?” diye fısıldadım, gözlerim kılıcımın ucunda, kalbim göğsümde deli gibi atarken.

“Evet,” dedi. Sesindeki ciddiyet, gözlerindeki hafif alaycılıkla birleşince… tuhaf bir karışım hissettim.

O an bir karar verdim. İçimdeki korku ve heyecan bir anda karıştı. “Peki Stefan… bugün… belki bir kez olsun, bu dersten senin önüne geçebilirim,” dedim, dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme ile.

O da bana hafifçe başını salladı. “Göreceğiz prensesim.”

Ders bittiğinde, hala nefesim kesik ve ellerim titriyordu. Ama içimde garip bir gurur vardı; Stefan’ın hızına ayak uydurabilmiştim. Biraz toparlanıp koridor boyunca yürürken, dadım beni sessizce saraya yönlendirdi: “Prensesim, komutanlar ve lordlar odasında kral da hazır bekliyor.”

Odaya girdiğimizde, büyük yuvarlak masa etrafında herkes topluydu. Kral, lordlar ve komutanlar ciddi bakışlarla birbirlerine göz atıyordu. Ama dikkatim hemen birine takıldı… Adrian. O gıcık, ama bir o kadar da yakışıklı prens, tam karşımdaki masada bana bakıyordu. İçim istemsizce gerildi.

Stefan yanımda duruyordu, uzun boyu, kararlı duruşu ve deniz mavisi gözleriyle hâlâ her zaman olduğu gibi güven veriyordu. Yanında durmak, garip bir şekilde hem rahatlatıyor hem de kalbimi hızlandırıyordu.

Kral bana döndü, yüzünde gururlu bir gülümseme:

“Elena… seni tebrik ederim. Bugün gösterdiğin cesaret ve disiplin, bir varisin olması gereken karakterin açık bir göstergesi.”

İçim kıpır kıpır oldu, ama gözlerim istemsizce Stefan’a kaydı. O, hiçbir şey söylemeden sadece gözlerimi takip etti. O an bir şey fark ettim… Adrian hâlâ bana bakıyordu. Göz göze geldiğimiz anda, nefesim hafif kesildi.

Hemen bakışlarını fark edip Stefan’a dönmek yerine kendimi toparladım ve Adrian’ın karşısına dikildim. Kalbim hızlı atıyordu ama yüzümü mümkün olduğunca nötr tutmaya çalıştım. İçimden bir ses, “Tamam Elena… sakın unutma, sen bir prensesin ve burada kimseye boyun eğmeyeceksin,” diyordu.

Stefan ise yanımda sessizce duruyordu; gözlerindeki o deniz mavisi ışık, bana hâlâ güven veriyordu ama aynı zamanda kalbimi delip geçen bir heyecan da veriyordu.

Adrian hafifçe başını salladı, yüzünde o klasik ukala gülümsemesi vardı ama gözlerindeki ilgi… fark edilemeyecek gibi değildi. İçimden istemsizce mırıldandım: “Neden o her zaman böyle bakıyor bana?”

Kral, Stefan’a döndü ve ülkemizin savunma planları, stratejileri ve düşman ülkeye nasıl sızıp kazanacakları üzerine konuşmasını istedi. Stefan tahtın başında kendinden emin bir şekilde planlarını anlattı; her hareketi, her kelimesi… beni büyülüyordu. Gözlerim neredeyse parlıyordu; hayran hayran bakıyordum ona.

Adrian’ın bakışını yine fark ettim, fark etmez olamazdım. Hızla kendimi toparlayıp, ona bakmamaya karar verdim. Önüme döndüm, sessizce tahtın üstündeki haritalara odaklandım, ama kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu.

İçimden fısıldadım: “Elena… derin bir nefes al… bir prenses olarak dur, ama… Stefan’ı da unutma.”

Toplantı sonunda masadaki herkes dağıldığında içimden bir boşluk hissettim. Babam, ciddi ama üzgün bir sesle:

“Kızım… tek varımsın. Özür dilerim…”

Masadan ayrıla dursun, ben yüzümü ellerime kapattım. İçimde hem sıkıntı hem de hüzün vardı. Bu saray, bu taht… her şey bana ağır geliyordu. Herkesin gözleri üzerimde, kurallar, görevler, beklentiler… ve ben sadece bir an olsun normal bir hayat istiyordum.

Tam o sırada Stefan sessizce yanıma yaklaştı. “Prensesim… ne olur kendini böyle üzme. Bazen en güçlü prensesler bile dinlenmeye ihtiyaç duyar,” dedi, sesi sakin ama içten.

Derin bir nefes aldım, gözlerimi ona çevirdim ve hayal etmeye başladım: “Hayalim… Stefan… yeşillikler, çiçekler, hayvanlarla dolu bir çiftlik… sevdiğim bir adam ve çocuklarla… normal bir hayat… sadece biz ve huzur…”

Stefan bir an durdu, şaşkın bakışlarla bana baktı.

“Bu… bu beklediğim bir şey değil… sizden?” dedi, sesi hafif gülümsemeli ama şaşkın.

“Beklemedim sizden…” diye fısıldadım, ama gözlerimde küçük bir şımarıklık ışığı yanıyordu. “Sadece… kendi hayalimi kurdum.”

Stefan hafifçe başını salladı, bir tebessüm belirdi yüzünde. “Şımarık bir prenses miymişsiniz, demek?”

Ben de dudaklarımın kenarına hafif bir gülümseme yerleştirerek karşılık verdim: “Belki de… sadece belki de, Stefan.”

O an bir şey hissettim; sarayın, tahtın ve görevlerin ağırlığı bir an olsun kayboldu. Ve Stefan… oradaydı, hem ciddi hem de şakacı, hem koruyucu hem de yanında hayal kurabileceğim biri.

&

Odaya döndüğümde kapıyı sessizce kapattım ve derin bir nefes aldım. Masamın yanındaki sehpanın üzerine resim defterimi açtım; kalemleri ve boyalar önümdeydi. Hafifçe melodiyi mırıldanarak, fırçamın ucunu tuvale dokundurdum. Renkler, karışık duygularımı bir şekilde ifade etmeye çalışıyordu; içimde hem sıkıntı hem de öfke vardı.

Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve annem içeri girdi. Yüzünde o sıcak gülümsemesiyle bana yaklaştı, sanki içimdeki fırtınayı hemen sezmiş gibi.

“Elena… bugün nasıldı?” diye sordu, sesinde hem merak hem şefkat vardı.

“Eh… sıradan bir gün, anne,” dedim, ama gözlerim yine resme dönüktü. Fırçamı tuvale bastım ve renkleri karıştırdım.

Annem yanımda oturdu, elimi hafifçe tuttu. “Biliyorum kızım… ama Adrian’dan bahsetmem gerekiyor. Bugün onun bakışlarını fark etmedin mi?”

Kaşlarımı çattım ve fırçayı bir an için durdurdum. “Anne… onunla asla evlenmeyeceğim. Bu saçmalık!” dedim, sesi biraz sert ama içinde hafif bir gülümseme vardı.

Annem gülümsedi ve başını salladı. “Biliyorum… ama bir annenin aklında hep bu sorular olur. Senin ne istediğini bilmek istiyorum, kalbinin sesini duymak…”

Derin bir nefes aldım, resme tekrar dönerek fırçamı elime aldım. “Kalbim… başka bir hayat hayal ediyor, anne. Saray, taht, görevler… bunlar ağır geliyor. Ama bir gün, kendi seçimimle yaşamak istiyorum. Sevdiğimle, özgürce…”

Annem gözlerimi inceledi, yüzünde o anlayış dolu ifade vardı. “Elena… seni tanıyorum. Ve emin ol… kalbinin sesini dinleyeceksin. Sadece sabret, zamanı gelince her şey yerine oturacak.”

O an içim hafifçe rahatladı. Resmime dönüp fırçayı tuvale bastım; renkler artık daha canlıydı, çünkü içimde hem öfke hem de umut vardı. Sarayın yükü hâlâ vardı, ama annemle konuşmak bana küçük bir nefes aldırmıştı.

Ama zorunda kalsaydım belkide hiçbirini seçme şansı bile tanınmazdı. Kim bilir? Bu duygu beni hiçbir yere sığdırmıyordu.

Şövalye stefan:

Eğitim salonunun kapısından içeri adım attığımda, gözlerim hemen odadaki düzeni taradı: diğer komutanlar, genç şövalyeler, zırhlar ve kılıçlar… her biri kendine ait, bir amacı olan insanlar. Ben ise… hiçbir yere ait olamama duygusuyla orada çarpışıyordum. Kılıcı elime aldığımda, her hamlede içimdeki boşluğu hissettim; güç, disiplin, görev… her şey vardı, ama hiçbir bağ, hiçbir “ev” duygusu yoktu.

Kendi kendime mırıldandım: “Ben buraya ait değilim. Ne saray ne savaşlar… ne de insanların övgüsü. Hiçbir yere ait değilim…”

Ama sonra gözlerim, odanın diğer ucunda, çocukluğu aklıma getirdiğim bir simayı gördü: küçük bir prenses… Elena. Küçük yaşlarında, masum ama asi bir bakışla etrafına meydan okuyan bir çocuk… ve o andan beri içimde başka bir şey vardı; sadece görev değil, koruma isteği, hayranlık ve… belki de daha fazlası. Aslında ikimiz aynıydık.

O zaman anladım ki, sarayın kuralları, kılıç ve zırh her şeyi öğretebilirdi ama Elena’ya karşı hissettiklerim… hiçbir dersle kazanılamazdı. O küçücük prenses, yıllar içinde büyüyüp sarayın yükünü omuzlamıştı. Ama içindeki o asi ruh ve cesaret hâlâ gözlerindeki parıltıda duruyordu.

Ve ben, kendi yalnızlığımın içinde, sadece bir komutan olmayı değil… onun yanında durmayı, onu korumayı ve gerektiğinde yönlendirmeyi öğreniyordum.

Kılıcımın ucundaki son kan lekesini de bezle silerken odanın içindeki konuşmalar kulağıma gelmeye başladı. Normalde askerlerin dedikodularını duymamazlıktan gelirim. Ama bu sefer söyledikleri kelimeler… kulağıma bir ok gibi saplandı.

“Duydun mu?” dedi içlerinden biri.

“Eğer savaşı kazanamazsak… prenses, Prens Adrian’la evlenecekmiş. İki ülke birleşip kurtulacakmış.”

Elimdeki bez bir an durdu.

Başımı yavaşça kaldırdım. İçimde bir şey sertçe sıkıştı. Göğsümde ağır bir öfke dolaşmaya başladı.

“Ne bu dedikodu?” dedim sert bir sesle.

Odadaki birkaç asker bir anda susup bana baktı. İçlerinden biri boğazını temizledi.

“Şövalye… biz sadece—”

Sözünü bitiremeden kılıcı masaya bıraktım. Metalin sesi odada yankılandı.

“Prenses hakkında böyle konuşurken dikkatli olun,” dedim, sesim alçak ama keskin çıkıyordu. “O bu krallığın varisi. Bir pazarlık eşyası değil.”

O sırada omzuma biri dokundu.

“Stefan.”

Sesini tanımamak imkânsızdı. Başımı çevirdiğimde Joe yanımdaydı. Yıllardır yan yana savaştığım, belki de bu kalede gerçekten güvendiğim tek kişi.

Joe hafifçe eğilip kısık sesle konuştu.

“Sakin ol, şövalye.”

Kaşlarımı çattım. “Bunu duydun mu?”

“Duydum,” dedi Joe. Sonra dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. “Ama böyle tepki verirsen herkes fark eder.”

“Elena’nın—” dedim ama kendimi durdurdum.

Joe gözlerini kısmış bana bakıyordu.

“İşte tam da bundan bahsediyorum,” dedi. “Belli etme bu kadar.”

Bir an sustum. İçimdeki öfke hâlâ kaynıyordu ama Joe haklıydı.

Derin bir nefes aldım, kılıcımı tekrar elime aldım ve bezle parlatmaya devam ettim.

Joe yanımda durup alçak sesle mırıldandı:

“Sen bir komutansın, Stefan. İnsanlar seni izler.”

Başımı eğip metalin parıltısına baktım.

Ama içimden geçen tek düşünce şuydu:

Prenses Elena… başka bir adamla evlenmek zorunda kalacaksa… bu savaşın kaybedilmesine asla izin vermem.

Kılıcı kınına yerleştirirken kendi kendime fısıldadım:

“Bu savaş kazanılacak.”

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

2 yorum