İlk bölüm içime sinen ve herkesi merakta bırakacak bir bölüm oldu. Acaba dedirtecek birçok detay olacak ve olayların nasıl gelişeceğini hep birlikte göreceğiz.
Şimdi sizi daha fazla tutmadan ilk bölümle baş başa bırakayım. Destekleriniz, eleştirileriniz, yorumlarınız benim için çok önemli o yüzden lütfen her düşüncenizi belirtin yorumlarda.
Keyifli okumalar dilerim. iv>
Bölüm 1 | TABLO
"Kahverenginin en göz alıcı rengiydi belki de..."
...
Gerçekten acı mı çekiyor? Yoksa ruhu yaşadığı acılardan dolayı bedenini terk mi ediyor? İki soru, ikisi de düşündürücü. İnsanların aklını karıştıran iki soru, bir resim. Deminden beri insanların düşündüğü buydu. Sonunda istediğim resim galerisini açmıştım ve ilk sergim 1 saat önce başlamıştı. İlgileri odak noktası olan 24 numaraydı. Çizdiğim resimlerin bir adı yok, numara olarak anıyordum. Herkes çok beğenmişti resimleri. Neredeyse yarısı da satılmıştı. 24 numarayı alan henüz olmamıştı ama ilgileri üzerine çekmeyi başarmıştı. İstediğim de buydu zaten.
"Sizce nedir bu resmin konusu Mr. Dağra?" diye sormuştu Alessandro Mattias, Dağra Vural'a. Alessandro Mattias, kendisi İtalyan bir hayırsever. Hayırsever dediğime bakmayın, nerede yetim ya da öksüz bir çocuk görse 'sahip çıkma' adı altında onları yanına alıyordu. Niyeti pekte yardım etmek olmadığından ötürü pek sevilmez.
Dağra Vural "Bence sadece acı çekiyor." derken Alessandro'nun kaşları çatılmıştı. "Neden?" Dağra Vural kısa bir bakış atarak tabloya döndü ve "Acı çekiyor çünkü geçmişinden pişman. Eğer yaşadığı acılardan dolayı ruhu bedenini terk ediyor olsaydı bu bir kabulleniş olurdu fakat resimde kabullenişe dair bir şey yok." Dedi. Aslında orada bir kabulleniş var fakat bu acılarını kabullenmek değildi. Resimdeki kabulleniş aslında ölümü kabulleniş. Ruhu bedenini yaşadığı acılardan dolayı terk ediyor, bu yüzden ölümü kabulleniştir.
"Mrs. Melin, tabloda anlatım istenen nedir?" diye sordu bu sefer Alessandro Mattias, bana hitaben. Yarım yamalak Türkçesiyle ifade etmeye çalışmıştı kendini. Gözlerimi Dağra Vural'a çevirerek, "Yanılıyorsunuz Bay Dağra. Bu resimde bir kabulleniş var fakat bu acılarından kaynaklı bir kabulleniş değil. Bu aslında ölümü kabulleniş. Düşündüğünüzün tersi bir şekilde resme bakarsanız aslında öyle olduğunu göreceksiniz. Gerçek bir hikayeden esinlendiğim bu eserim, geçmişinde çektirdiği acıların ona misliyle ödenmesini ve bunu hakettiğini düşünerek, ölümü kabullenmiş olduğunu göreceksiniz." diyerek kendi kendime söylediğim şeyleri, onlara tekrarlamıştım.
Yaptığım açıklama onu afallatmıştı. Bu yönden hiç bakmadığına eminim. Alessandro Mattias beklemediği bir şekilde şaşkınlığını dile getirmişti.
"Bu çok anlamli gerçekten Bayan Melin. Siz harikasınız!"
Gülümseyerek, "Teşekkürler Bay Alessandro." dedim. Dağra Vural'dan ses çıkmazken bakışlarımı ona çevirdim. Benim gözlerim ne kadar maviyse onun gözleri de bir o kadar tezattı. Kahverenginin en göz alıcı rengiydi belki de... Bir şeyler söyleme gereği hissetmiş olmalı ki, dudakları aralandı. "Şaşırtıcı gerçekten. Sürprizlerle dolusunuz Melin hanım. Resimleriniz de sizin gibi insanları şaşırtacak detaylarla dolu ve eserlerinizi eşsiz kılanda bu sanırım." Sözleri gurur okşayıcıydı fakat sürekli duyduğumdan ötürü bu beni etkilememişti.
Yapılan konuşmalardan sonra herkes dağılmış, diğer resimleri incelemeye başlamışlardı. Daha önce kapalı olan kulaklığımı açtım. Kulaklığımdan gelen sesle, belli etmeden ortamdan biraz uzaklaştım. "Kahretsin Mel! Beni duyuyor musun?" Lilya'nın kızgın sesi kulaklarımı tırmalarken gözlerimi kapayıp açtım. Dişlerimi birbirine bastırarak, "Bağırmayı kes Lilya. Duyuyorum, ne oldu?" dedim.
"Şükürler olsun beni bir an hiç duymayacaksın sandım. Bir saattir seninle konuşmaya çalışıyorum. Ne o Dağra Vural'ı görünce aklın başından mı gitti?" Sözleri kaşlarımı çatmama neden olmuştu. Saçmalıyor. Bir nefes vererek, gözlerimi devirdim o görmese de. "Saçmalama Lil, konumuz bu mu? Neyse, ne oldu? Ne bu telaş?" Sabırsızlanmaya başlamıştım iyice.
"Bunu konuşacağız Mel. Neyse Yağız Akarsu, hatırlarsan bugün yüklü bir mal getiriyor İspanya'dan. Kara yolundan ya da deniz yolundan gelmeyecek bu mallar. Özel bir uçakla geliyorlar. Daha çok sevkiyat için kullandıkları bir uçak. Biraz daha erken açsaydın kulaklığını çoktan öğrenmiş olacaktın. Uçak gece 12.00 gibi burada olacak. Hazırlık yapmamız gerekiyor Mel."
Lilya'nın sözleri üzerine saate baktım. Sergi saat 18.00 da bitiyordu ve yaklaşık bir saatimiz kalmıştı. "Lilya, Barış ve Efkan ile hazırlıklara başlayın. Ben sergi kapanışından sonra geleceğim. O zamana kadar her şey hazır olsun. Bu gece o Yağız denen herifin ipini çekeceğim. Benimle uğraşmanın hesabını verecek." Yine sinirlenmeye başlamıştım. "Tamam Mel, sakin ol. Sergiden sonra haberleşiriz." Bir şey söylemeyip tekrar serginin olduğu tarafa doğru adımladım.
24 numaralı tablo, Korel Akal'a aitti. Biraz önce Lilya ile konuştuktan sonra satın aldığı bilgisi verilmişti. Herkes gibi onunda beğendiği aşikardı fakat bunu dile getirmemişti. İnsanların gözleri kendilerini her zaman ele verir. Korel, ciddi bir ifade takınıyor olsa da gözlerinden etkilendiği okuyabiliyordum. Hoş beğense de beğenmese de bu tabloyu alacaktı. Tablonun içeriğinden çok, sayısından dolayı istediğini biliyordum. 24 onun uğursuz saydığı bir numaraydı fakat buna rağmen 24 numarayı alması şaşırtıcıydı. Benim için önemli olan tabloyu almasıydı, gerisi umrumda bile değil.
27 numaralı tablo ise Alessandro Mattias'a aitti. Muhtemelen 27 ayrı çocuğu alıkoyduğu için. Onunda zamanı yakında Mattias, hiçbiri olmayacak kısa bir süre sonra. Alessandro yeterince laubalili biri olduğu için, 27 numarayı beğenmemesi imkansızdı. Bu laubalili kişiliğinin altında fırtına kopan, yıkılmış olsa da toparlanıp insanlara hakettiklerini veren biri yatıyordu. Fakat bunu çocuklar üzerinden yapıyordu. Bu yüzden benim için iğrenç bir insandı kendisi.
7 numaralı tablo Dağra Vural'a ait. Kendisi 7 yıldır bu camia da anılıyordu ve kendisinden çokça söz ettiriyordu. O da aynı şekilde sayısı 7 olduğu için bu tabloyu almıştı bence. Silah ticareti dışında yaptığı başka bir şey var mı bilinmiyor. İnsanlar tarafından genel anlamda sevilen biri. İnsanların içinde ne olduğu her zaman daha önemli benim için. Yardımları sırf göz boyamak içinde olabilir. Zaten kimin ne yaptığına, ne söylediğine öylece inanmamalısınız.
"Melin?"
Arkamdan gelen sesle kaşlarımı çattım. Senin burada ne işin var? Yüz ifade mi düzelterek, "Efendim?" dedim. Gülüşünü biraz daha arttırmıştı.
"Nasılsın Melin?" dedi Caner Dağhan. Kendisi davet edilmemesine rağmen buradaydı. "İyiyim Caner, sen nasılsın?" dedim samimiyetten uzak bir sesle.
Kuşkulu gözlerimi ona çevirerek baktım. Aylardır benimle bir yakınlık kurmak istediği bariz ortadaydı. Bense bunu arkadaşlıktan öteye taşımamıştım ve kime çalıştığını da öğrenmiştim. Yağız Akarsu'nun adamıydı. Muhtemelen bu geceki sevkiyat için beni engelleyecek bir şeyler yapacaktı. Tabi ki bunun olmasına izin vermeyeceğim.
"Bende iyiyim, kusura bakma bu şekilde gelmem doğru olmadı ama seninle konuşmalıyım." Ne diyeceğini hiç merak etmiyorum desem? "Tabi seni dinliyorum." dedim düşündüklerimin aksine. "Bu akşam sergiden sonra yemeğe çıkalım mı?" diye sormasıyla kaşlarım çatıldı.
Ne yani bir yemek için mi buraya kadar geldi? Yapma Mel, bir yemek olamaz sadece. Bence de mutlaka başka bir amacı var. Ki bu akşam zaten yemeğe çıkamayız.
"Mesaj da atabilirdin Caner, bunun için buraya kadar gelmene gerek yoktu. Ayrıca üzgünüm bu akşam yemeğe gelemem." sözlerimle yüzündeki ifade yerine mutsuzluğa bıraktı. Ne yapmaya çalıştığını anlamadığımı mı sanıyor?
"Bende akşamım güzel geçecek diye seviniyordum. Neyse başka bir zamana çıkarız yemeğe değil mi?"
"Tabi neden olmasın, ayarlarız bir gün merak etme." dedim sahte gülümsememi yüzüme takınarak. Bir şey demeden başını sallayıp, arkasını döndü ve geldiği gibi dışarı çıktı.
Saat 17.55 olduğunda yavaş yavaş sergiyi bitirme zamanı yaklaşıyordu. Kenara bıraktığım mikrofonu elime alarak gecenin son konuşmasını yapmak için orta alana adımladım. Herkes beni farkettiğinde dikkatler üzerimdeydi.
"Değerli misafirlerim, hepinize bu akşamki sergide beni yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederim. Tablolar arasında kaybolmayı sizin kadar bende devam etmek isterdim fakat sergi bugünlük burada sonlanıyor. Hepinize iyi akşamlar dilerim." sözlerimi tamamlayarak mikrofonu elimden bıraktım.
Birçok kişi çoktan dağılmıştı, geri kalanlar ise iyi dileklerini söyleyip yavaş yavaş gidiyorlardı. "Güzel bir sergi oldu Melin Hanim. Tekrarlanmasi çok ister." diyen Alessandro'ya bakışlarımı çevirdim. "Certo, signor Mattias, per favore non perdetevi la prossima mostra. Elbette Bay Mattias, lütfen bir sonraki sergiyi kaçırmayın." diyerek onu Türkçe konuşmaktan kurtarmıştım.
"Non potrò mai perdermi il prossimo spettacolo, signorina Melin. Ci vediamo dopo. Bir sonraki gösteriyi asla kaçıramam Bayan Melin. Görüşürüz."
Bay Mattias'a "Görüşürüz" dememle yanımdan ayrılmıştı. O ayrıldıktan hemen sonra yanıma Dağra gelmişti.
"Bu sergi için çok teşekkürler Melin Hanım. Görüşmek üzere." demişti Dağra.
Kahve gözleri, gözlerimle kesiştiğinde gülümsedim. "Görüşürüz Dağra Bey." dedim. O da aynı şekilde gülümseyerek arkasını döndü. Bir şey söyleyecek olmalı ki tekrar bana döndü. "Bu arada Melin Hanım, sizinle ufak bir görüşme yapabilir miyiz birkaç gün sonra?" dediğinde bir küçük şaşırmadım değil.
"Tabi Dağra Bey, ne için görüşeceğiz?" Konu neydi bilmiyorum fakat merakım artmaya başlamıştı.
"Özel bir konu Melin Hanım. Gelince öğreneceksiniz." Deyip adımlarını kapıya yönlendirdi ve gitti. Neydi bu şimdi? Daha benim bir şey dememe izin vermeden çekip gitmişti. Hemde öylece.
Neyse şimdi bununla uğraşamam. Yağız'a vermem gereken bir ders vardı. Benim işime çomak sokmak neymiş görecek.
.
Son hazırlıklarımı da tamamlayarak, evden çıktım. Bu gece her şey eksiksiz olacaktı. Tek bir hata, bir anlık gözden kaçırma ile her şey mahvolabilirdi. Son aldığım bilgiye göre bu gece ki sevkiyatın başında Yağız olacakmış. Onun için önemli olmasa bu gece orada olmazdı zaten. Kiminle iş birliği içinde olduğuna gelirsek, Adam Grey ile çalışıyordu. Adam Grey İspanya'nın sayılan iş adamlarından biriydi. Uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı gibi birçok işte parmağı olduğu söyleniyordu fakat kartları açık oynamadığı için bunun doğruluğu konusunda herkes şüphedeydi.
Bu gece gelecek olan uyuşturucular ile onunda tüm foyası ortaya çıkacaktı.
Gelecek olan uçak tabi ki havaalanına inmeyecekti. Adam'ın Türkiye de olan özel mülküne inecekti. Oraya onlar haricinde kimse giremeyeceği için bu mantıklı görünse de, hesaba katmadıkları bizde olacağız bu gece orada. Haftalardır o şifreleri kırmak için uğraşıyorduk ve yaklaşık 4 gün önce çözmüştük.
Özel mülkün yakınına yaklaştığımda arabayı durdurdum. Lilya, Efkan ve Barış henüz gelmemişlerdi. Mecburen beklemek zorundayım.
Her yer zifiri karanlıktı. Gelen arabalarla oturduğum sürücü koltuğuna biraz daha yayıldım. Yağız'ın gelmesine yarım saatten az bir süre kalmıştı. Gelenler muhtemelen Adam'ın buradaki adamlarıydı. Gariptir ki Yağız, dakika olmaya takıntılı bir insandı. Bir saat belirlemişse mutlaka dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine uyacak şekilde orada olurdu. Eh bu bizim için artı bir şeydi.
2-3 metre önümdeki ağacın önünde biri belirdiğinde sakinliğimi korumaya çalıştım. Kim bu ve burada ne işi var? Daha dikkatli baktığımda, gelen kişinin bugün için yabancı olmayan biri olduğunu farkettim.
. . .
Sellaaamm canlarımm, nasılsınız? Bölümü nasıl buldunuz?
Düşüncelerinizi buraya alabilirim. 👉🏼😻😽