İçeriğe geç

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 32 · 12 dk okuma

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 32

Kapı , Ne Zaman Bir Kapı Değildir ? Part II

Kapılar açılmaya devam ediyordu.

Koridorun iki yanında, birkaç saniye öncesine kadar var olmayan kapılar beliriyor, menteşeleri gıcırdayarak içeri doğru aralanıyordu. Her birinin ardında başka bir yer vardı.

Birinin arkasında karanlık bir orman.

Diğerinin ardında, alevlerle aydınlanan taş bir koridor.

Bir başkasının arkasında ise bomboş, beyaz bir oda.

Dean silahını bir kapıdan diğerine doğrulttu.

“Tamam. Bundan nefret ediyorum.”

“Daha önce de söylediğin bir şey,” dedi Lisno.

“Bu kez özellikle nefret ediyorum.”

Castiel gözlerini kapattı. Yüzü gerildi; otelin içinde yayılan görünmez enerjiyi anlamaya çalışıyordu.

“Bunlar fiziksel geçitler değil. En azından hepsi değil. Bazıları anılara, bazıları korkulara, bazılarıysa…” Duraksadı. “Bilmiyorum.”

“Bir melek için oldukça güven verici bir açıklama,” dedi Dean.

“İstersen bir sonraki açıklamamı daha az dürüst verebilirim.”

“Şimdilik dürüstlükle devam edelim.”

Sam ise konuşmuyordu.

Duvarın üzerinde beliren cümleye bakıyordu.

BİRİNİZ ZATEN İÇERİDE.

“Sam?” diye seslendi Lisno.

Sam gözlerini yazıdan ayırmadı.

“Biriniz zaten içeride,” diye tekrarladı. “Bizi buraya çekmek için söylediği bir şey olabilir.”

“Ya da bizi birbirimize düşürmek için,” dedi Lisno. “Bize güvenmememizi istiyor. Kimin gerçek, kimin sahte olduğunu sorgulamamızı.”

Dean, Sam’in omzuna hafifçe vurdu.

“Hey. Beni taklit eden üç tane ucube gördük diye birbirimizden şüphelenmeye başlamayacağız. Benim taklit edilmesi zor bir çekiciliğim var.”

Sam zayıf bir gülümsemeyle ona baktı.

“Bunu bir daha söylersen Nogitsune’den önce ben seni vuracağım.”

“İşte benim kardeşim.”

Lisno onların konuşmasını izlerken duvardaki yazı değişti.

Harfler yavaşça silindi. Yerlerine yeni kelimeler geldi.

SAM WINCHESTER.

Sam’in gülümsemesi kayboldu.

Dean başını çevirdi.

“Hayır.”

Yazının altında ikinci bir cümle belirdi.

SEN ZATEN BİR KEZ KAPANDIN.

Sam’in parmakları gerildi.

Lisno bunu fark etti.

“Sam, duvara bakma.”

Ama Sam bakmaya devam etti.

“Cehennem,” diye fısıldadı.

Duvarın içinden bir kahkaha yükseldi.

“Hatırlıyorsun.”

Dean hemen kardeşinin önüne geçti.

“Sam, beni dinle. Bu şey senin kafana girmeye çalışıyor.”

“Benim kafama girecek yeni bir şey bulması gerekiyor,” diye cevap verdi Sam. Sesi sakindi ama yüzündeki gerginlik saklayamadığı kadar belirgindi. “Burada boş oda yok.”

Nogitsune güldü.

“Gerçekten mi?”

Koridorun sonundaki kapı bir kez daha belirdi.

Bu kez kapının üzerinde numara yoktu. Ahşabın yüzeyi yanık izleriyle kaplıydı. Altından turuncu ışık sızıyordu.

Sam’in nefesi değişti.

Lisno onun gözlerindeki ifadeyi gördü. Bu, bir avcının tehlikeyi fark ettiği an değildi.

Bu, geçmişte bıraktığını sandığı bir yere yeniden sürüklenen birinin bakışıydı.

“Sam,” dedi Lisno, sesini yumuşatarak. “Benimle kal.”

Kapının ardından bir ses geldi.

“Sammy.”

Dean’in sesi.

Ama Dean konuşmamıştı.

“Beni burada bırakma.”

Sam’in yüzü bembeyaz oldu.

Kapının ardından bu kez başka sesler yükseldi. Çığlıklar. Zincirlerin sürtünmesi. Alevlerin uğultusu.

Cehennem.

Yıllarca kurtulamadığı yer.

Dean silahını kapıya doğrulttu.

“Bu senin geçmişin, Sam. Gerçek değil.”

“Biliyorum.”

“Bana bak.”

Sam başını çevirdi.

Dean gözlerini kardeşinin gözlerine dikti.

“Orada ne yaşadıysan yaşadın. Geri döndün. Buradasın. Benimlesin.”

Sam başını salladı.

“Biliyorum, Dean.”

Fakat kapının ardından gelen ses bu kez Sam’in kendi sesiydi.

“Hayır. Bilmiyorsun.”

Kapı aralandı.

Sam’in gözleri büyüdü.

İçeride bir hücre vardı. Taş duvarlar, demir parmaklıklar ve karanlığın ortasında dizlerinin üzerine çökmüş bir adam.

Sam’in kendisi.

Daha genç görünüyordu. Daha yorgun. Yüzünde, cehennemde geçen zamanın bıraktığı bir korku vardı.

“Beni çıkar,” dedi hücredeki Sam.

Dean kardeşini kolundan tuttu.

“Bu bir görüntü.”

Hücredeki Sam başını kaldırdı.

“Bunu ona da söyledin mi?”

Dean’in yüzü dondu.

“Ne?”

“Ruhu geri döndüğünde. Onu tanımakta zorlandığında. Onunla aynı odada uyurken bile içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissettiğinde.”

Sam’in dudakları aralandı ama ses çıkmadı.

Lisno, Nogitsune’nin ne yaptığını anlamaya başlamıştı. Varlık yalnızca Sam’in cehennemdeki anılarını göstermiyordu. Onları, Sam’in en büyük korkusuna dönüştürüyordu.

Ya geri dönmüş olsa bile bir parçası hâlâ orada kaldıysa?

Ya cehennemden kurtulmak, gerçekten kurtulmak anlamına gelmediyse?

Hücredeki Sam parmaklıkların arasından elini uzattı.

“Beni orada bıraktın.”

Sam bir adım attı.

“Hayır.”

“Ruhun olmadan yaşadığın o yılları hatırlıyor musun?”

Sam’in yüzünde acı dolu bir ifade belirdi.

“Kes sesini.”

“İnsanları öldürdün. Hiçbir şey hissetmeden. Hiçbir vicdan azabı duymadan. Senin bedenin buradaydı ama sen neredeydin, Sam?”

“Kes sesini!”

“Peki ruhun geri döndüğünde ne değişti? Kabuslar bitti mi? Korku bitti mi? Lucifer sustu mu?”

Kapının ardındaki görüntü değişti.

Bu kez hücre yoktu.

Sam, karanlık bir odada duruyordu. Karşısında Lucifer vardı.

Kusursuz takım elbisesi, sakin gülümsemesi ve bir insanın en mahrem düşüncelerini biliyormuş gibi bakan gözleriyle.

“Merhaba, Sam.”

Sam geri çekildi.

“Sen gerçek değilsin.”

Lucifer başını hafifçe yana eğdi.

“Bunu daha önce de söyledin.”

Dean ateş etti.

Mermi görüntünün içinden geçti. Lucifer hiç etkilenmedi.

“Ah, Dean. Her sorunu silahla çözebileceğini düşünmen gerçekten büyüleyici.”

“Sam’den uzak dur.”

Lucifer gözlerini Dean’den ayırmadan gülümsedi.

“Ben zaten onun içinde ne kadar yer kapladığımı biliyorum.”

Castiel ileri atıldı. Kanatlarını açmaya çalıştı ama otelin duvarları sanki üzerine kapanıyormuş gibi titredi. Görüntü bir anlığına bozuldu, sonra Lucifer yeniden belirginleşti.

Nogitsune’nin kahkahası koridorun içinde yankılandı.

“Bir kapı.”

Kapı kapandı.

Bir sonraki kapı açıldı.

“Bir hücre.”

O da kapandı.

Üçüncü kapının ardında alevler yükseldi.

“Bir zihin.”

Sam kulaklarını kapattı.

“Sus!”

Nogitsune’nin sesi yumuşadı.

“Peki, Sam Winchester…”

Kapının üzerindeki yanık izleri kayboldu. Ahşap yeniden pürüzsüzleşti.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam cevap vermedi.

Nogitsune bekledi.

Sonra kapının öte yanından fısıldadı.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Dean, Sam’i kendine doğru çekmeye çalıştı.

“Buna cevap vermek zorunda değilsin.”

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Ses bu kez Sam’in arkasından geldi.

Sam döndü.

Koridorun ortasında kendisinin bir kopyası duruyordu. Gözlerinin çevresi kararmış, yüzünde sakin ve yabancı bir gülümseme vardı.

Kopya konuştuğunda sesi Sam’in sesiydi ama kelimeler ona ait değildi.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam geri çekildi.

“Bu bir bilmece.”

“Her şey bir bilmece olabilir.”

“Sen bir cevap istiyorsun.”

“Hayır.” Kopya gülümsedi. “Ben bir davet istiyorum.”

Lisno kılıcını kaldırdı.

“Sam, ona cevap verme.”

Nogitsune başını Lisno’ya çevirdi.

“Seninle konuşmuyoruz.”

“Ben de seninle konuşmuyorum. Seni durdurmaya hazırlanıyorum.”

Kopya güldü.

“Ne kadar cesur. İnsanlar kendilerini kurtarıcı sanmayı seviyor. Ta ki kapının ardında kurtaramayacakları birini bulana kadar.”

Lisno’nun yüzü sertleşti.

“Sam, gözlerime bak.”

Sam ona baktı.

“Bu şey seni tanımıyor,” dedi Lisno. “Sana gösterdiği şeylerin gerçek olması gerekmiyor. Geçmişinde yaşadıkların gerçek. Acın gerçek. Ama bunları kullanarak sana kim olduğunu söylemesine izin verme.”

Sam başını salladı.

“Biliyorum.”

“Öyleyse buradan çıkıyoruz.”

Sam bir adım attı.

Tam o anda bütün koridor karardı.

Lisno, Dean’in elini omzunda hissetti. Castiel bir şeyler söylüyordu ama sözleri uzaktan geliyordu. Sam’in ayak sesleri duyuldu.

Sonra sessizlik.

Işıklar geri geldiğinde Sam yoktu.

“Sam!” diye bağırdı Dean.

Koridorun sonundaki kapı kapandı.

Dean koştu, kolu çekti, omzuyla kapıya yüklendi. Kapı yerinden oynamadı.

Lisno kılıcını kaldırıp kapının ortasına vurdu. Excalibur’un darbesi ahşapta tek bir iz bile bırakmadı.

Castiel elini kapıya koydu.

“Arkasında fiziksel bir oda yok.”

Dean ona döndü.

“Sam nerede?”

Castiel’in yüzü karardı.

“Zihninin içinde. Ya da bizim algılayamadığımız bir yerde. Nogitsune onu diğerlerimizden ayırdı.”

Dean yumruğunu kapıya vurdu.

“Onu geri getireceğiz.”

Lisno, kapının üzerinde beliren yeni yazıya baktı.

ONA BİR TEKLİFTE BULUNDUM.

Altında ikinci bir cümle oluştu.

ŞİMDİ CEVABINI BEKLİYORUM.

---

Sam gözlerini açtığında otelde değildi.

Beyaz bir odadaydı.

Ne pencere vardı ne de saat. Duvarlar kusursuzdu. Zeminde tek bir çizik bile yoktu.

Odanın ortasında bir kapı duruyordu.

Sam ayağa kalktı. Başını iki yana çevirdi.

“Dean?”

Cevap yoktu.

“Castiel?”

Sessizlik.

Sam kapıya yaklaştı ama koluna dokunmadı.

“Burası neresi?”

“Bunu senin söylemeni umuyordum.”

Ses odanın her yerinden geliyordu.

Sam arkasını döndü.

Nogitsune, duvara yaslanmış bir adam biçiminde belirmişti. Üzerindeki koyu kıyafetler gölgelerle birleşiyor, yüzündeki gülümseme her saniye biraz daha belirginleşiyordu. Gözleri, bir avcının gözlerinden çok, oyununa yeni bir oyuncu katılmış birinin gözlerine benziyordu.

Sam silahına uzandı.

Silahı yoktu.

Nogitsune kıkırdadı.

“Burada işe yaramayacak.”

“Beni neden seçtin?”

“Çünkü seninle konuşmak istiyorum.”

“Ben seninle konuşmak istemiyorum.”

“Bunu değiştirebiliriz.”

Nogitsune odanın ortasındaki kapıyı işaret etti.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam çenesini sıktı.

“Bu saçmalığa cevap vermeyeceğim.”

“Peki.”

Nogitsune omuz silkti.

“Bekleriz.”

Duvarlardan biri titredi.

Bir an için beyaz yüzeyin ardında karanlık bir hücre belirdi. Sam gözlerini kapattı ama görüntü kaybolmadı. Zincirlerin sesi, metalin sürtünmesi ve uzaktan gelen çığlıklar zihninin içine doldu.

Nogitsune konuştu.

“Hatırlıyor musun?”

Sam gözlerini açtı.

“Benim hatırlamadığım bir şey yok.”

“Gerçekten mi?”

Kapının üzerinde alevler belirdi. Sam’in zihni, istemediği görüntülerle doldu. Lucifer’ın gülümsemesi. Kendi bedeninin kontrolünü kaybettiği anlar. Cehennemin karanlığı. Geri döndüğünde ruhunun eksikliğini hissettiği o korkunç boşluk.

Sonra ruhu geri geldiğinde bile geçmişin tamamen susmaması.

“Sen çok şey yaşadın,” dedi Nogitsune. “Ama kimse sana bunları yaşadıktan sonra nasıl devam edeceğini öğretmedi.”

Sam’in yüzü gerildi.

“Bana psikologluk yapmaya mı geldin?”

“Hayır. Sana bir kapı göstermeye geldim.”

Nogitsune kapının önünde durdu.

“Senin için her şey bir mücadele, değil mi? Kendini kontrol etmek. İçindeki karanlığı bastırmak. Kötü bir şey yapmamak için sürekli doğru olanı seçmek.”

“Bu benim işim.”

“Hayır. Bu senin cezan.”

Sam bir adım attı.

“Beni tanımıyorsun.”

“Senin en karanlık anlarını gördüm. Onları bana göstermek zorunda bile değilsin. Zaten oradalar.”

Nogitsune parmağını kapının yüzeyinde gezdirdi.

“Bir zamanlar başka bir varlığın senin bedenini kullanmasına izin verdin. Sonra cehennemde kaldın. Geri döndün ama ruhun yoktu. İnsanları tanıyordun, isimleri hatırlıyordun, ne yapman gerektiğini biliyordun. Fakat hissetmen gereken şeyler yoktu.”

Sam’in gözleri karardı.

“Yeter.”

“Sonra ruhun geri geldi. Her şeyin düzeleceğini sandın.”

Nogitsune başını kaldırdı.

“Peki Lucifer gerçekten gitti mi?”

Sam’in nefesi ağırlaştı.

“Evet.”

“Öyleyse neden hâlâ onun sesini hatırlıyorsun?”

“Çünkü bana yaptıklarını unutamam!”

Sözler beyaz odada yankılandı.

Nogitsune bir an sessiz kaldı.

Sonra gülümsedi.

“İşte bu.”

Sam yumruklarını sıktı.

“Ne?”

“Öfken. Korkun. Utancın. Onları saklamak için ne kadar çabaladığını görüyorsun, değil mi? Kendine ne kadar uzun süre güçlü olman gerektiğini söyledin.”

Nogitsune, Sam’in çevresinde yavaşça yürüdü.

“Dean için güçlü olmalısın. İnsanları kurtarmalısın. Canavarları öldürmelisin. Dünyayı kurtarmalısın. Herkesin sana güvenebileceği biri olmalısın.”

Sam cevap vermedi.

“Peki ya sen?” diye sordu Nogitsune. “Sen kime güvenebilirsin?”

Sam’in gözleri kapıya kaydı.

“Dean’e.”

“Dean seni seviyor.”

“Evet.”

“Peki ya senin içinde ne olduğunu bilseydi? Gerçekten ne olduğunu?”

Sam’in yüzünde bir şey kırıldı.

Nogitsune bunu gördü.

“İşte o zaman bile seni kurtarmaya çalışırdı. Çünkü Dean Winchester, kurtaramadığı şeylerle yaşamayı bilmiyor.”

“Onun hakkında konuşma.”

“Öyleyse kendin hakkında konuşalım.”

Nogitsune kapıya vurdu.

Tak.

Tak.

Tak.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam başını iki yana salladı.

“Kes şunu.”

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

“Cevabı bilmiyorum!”

“Biliyorsun.”

“Bilmiyorum!”

Nogitsune bir adım yaklaştı.

“Kapı, seni dışarı çıkarabilecek tek şeyse… ama aynı zamanda seni içeride tutan şeyse?”

Sam gözlerini kapattı.

“Sus.”

“Kapı, geçmişini geride bırakmana izin vermiyorsa?”

“Sus!”

“Kapı, bütün bunların bir daha yaşanmayacağını garanti edemiyorsa?”

Sam dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini kulaklarına bastırdı.

Nogitsune’nin sesi yumuşadı.

“Ben sana acı vermeye gelmedim, Sam.”

Sam acı bir kahkaha attı.

“Tabii. Sen sadece kapılar hakkında konuşan bir şeytan tilkisisin.”

“Ben sana seçim sunmaya geldim.”

Nogitsune elini uzattı.

“Beni kabul et.”

Sam başını kaldırdı.

“Ne?”

“Beni kabul et ve dışarı çıkalım.”

Odanın ortasındaki kapı aralandı.

Ardında Dean vardı.

Dean’in yüzü yorgundu. Ellerinde kan vardı. Gözleri Sam’i arıyordu.

“Sammy?”

Sam ayağa kalkmaya çalıştı.

“Dean!”

Dean kapıya yaklaştı ama aralarındaki mesafe uzadı. Ne kadar yürürse yürüsün Sam’e ulaşamıyordu.

Nogitsune fısıldadı.

“Bak. Seni bekliyor.”

Sam kapıya doğru koştu.

Bir anda görüntü değişti.

Dean yoktu.

Yerinde Lucifer duruyordu.

Sam durdu.

Lucifer gülümsedi.

“Beni özledin mi?”

Sam geri çekildi.

“Sen değilsin.”

“Değilim. Ama korkun beni tanıyor.”

Nogitsune’nin sesi yeniden duyuldu.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam gözlerini kapattı.

Bu kez cevap vermedi.

Nogitsune bekledi.

Bir dakika.

Beş dakika.

Belki daha uzun.

Zamanın anlamını yitirdiği odada, sorunun tekrarı bir saatin tik takları gibi Sam’in zihnine işledi.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam duvara yaslandı.

“Yeter artık.”

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam ellerini yumruk yaptı.

“Bana ne istediğini söyledin.”

“Evet.”

“Beni kabul etmemi istiyorsun.”

“Evet.”

“Peki neden?”

Nogitsune’nin gülümsemesi büyüdü.

“Çünkü kapıyı açmak için anahtara ihtiyacım yok.”

Sam ona baktı.

“Senin iznine ihtiyacım var.”

Bir sessizlik oldu.

Nogitsune kapıyı gösterdi.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam’in yüzünden bütün ifade silinmiş gibiydi. Yorgundu. Öfkeliydi. Korkmuştu. Yıllarca kendi zihninde taşıdığı şeylerle savaşmaktan yorulmuştu.

Ama en çok, bir kez daha kontrolünü kaybetmekten korkuyordu.

“Ben seni kabul edersem…” Sam yutkundu. “Dışarı çıkabileceğim mi?”

“Birlikte.”

“Beni kontrol etmeyeceğini nereden bileceğim?”

Nogitsune başını eğdi.

“Bilemezsin.”

Sam’in bakışları sertleşti.

“En azından dürüstsün.”

“Ben yalan söylemek zorunda değilim. İnsanlar zaten kendilerine yeterince yalan söylüyor.”

Nogitsune bir kez daha sordu.

“Kapı, ne zaman bir kapı değildir?”

Sam gözlerini kapıya dikti.

Soru artık yalnızca bir bilmece değildi. Her tekrarında cehennemden, ruhsuz geçirdiği yıllardan, Lucifer’ın zihninde bıraktığı yaralardan ve kendi kontrolünü kaybetme korkusundan bir parça taşıyordu.

Sam kapıya baktı.

Sonra Nogitsune’ye.

“Aralık olduğunda.”

Nogitsune’nin gülümsemesi kayboldu.

Bir an boyunca oda tamamen sessiz kaldı.

Sonra Nogitsune başını eğerek selam verdi.

“Doğru cevap.”

Kapı ardına kadar açıldı.

Beyaz oda çatlamaya başladı. Duvarlardan siyah mürekkep sızdı. Mürekkep zeminde ince damarlar gibi yayıldı, sonra Sam’in ayaklarının çevresinde toplandı.

Sam geriye çekildi ama artık çok geçti.

Nogitsune’nin gölgesi uzadı. İnsan biçimi bozuldu; karanlık, kıvrılan kuyruklar ve keskin bir gülümsemeyle odanın tamamını kapladı.

“Beni kabul ettin,” dedi.

Sam’in gözleri büyüdü.

“Ben sadece…”

“Bir kapıyı araladın.”

Siyah gölge Sam’in ayaklarından yukarı tırmandı. Göğsüne, boynuna ve yüzüne yayıldı. Sam nefes almaya çalıştı ama odadaki hava yok olmuş gibiydi.

Nogitsune son kez fısıldadı.

“Şimdi dışarı çıkalım.”

Sam’in gözleri karardı.

Bir anlığına bütün oda siyaha büründü.

Sonra sessizlik.

---

Terk edilmiş otelin koridorunda Dean hâlâ kapıyı yumrukluyordu.

“Sam!”

Lisno onun kolunu tuttu.

“Dean, dur. Böyle devam edersen kapıyı değil, elini kıracaksın.”

“Umurumda değil!”

“Benim umurumda.”

Dean ona döndü. Gözleri öfke ve korkuyla doluydu.

“Onu orada bırakamam.”

“Bırakmayacağız.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

Lisno cevap vermeden önce bir an durdu.

“Bilmiyorum. Ama Sam’in hâlâ bir yerde bizimle savaştığını biliyorum. Onu geri getirmek için önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerekiyor.”

Castiel kapıdan elini çekti.

“Bir şey değişti.”

Dean hemen ona döndü.

“Ne değişti?”

Castiel’in yüzü solgundu.

“Sam’in zihnindeki varlık artık yalnızca ona saldırmıyor. Sam’in bilincine tutunmuş durumda.”

Lisno’nun eli Excalibur’un kabzasında sıkılaştı.

“Sam ona izin mi verdi?”

Castiel cevap vermedi.

Vermesine gerek yoktu.

Kapının üzerindeki yazılar birer birer silindi.

BİRİNİZ ZATEN İÇERİDE.

ONA BİR TEKLİFTE BULUNDUM.

Son olarak tek bir kelime kaldı.

KABUL.

Dean kapıya baktı.

“Sammy, sakın…”

Kapının öte yanından bir kahkaha duyuldu.

Bu kez kahkaha Sam’in sesindeydi.

Kilit kendi kendine döndü.

Kapı açıldı.

Sam Winchester eşikte duruyordu.

Başını hafifçe yana eğmişti. Yüzü sakindi. Üzerinde tek bir yara bile yoktu. Gözleri karanlıktı ama bu, yalnızca ışığın azlığından kaynaklanmıyordu.

Dean bir adım attı.

“Sam?”

Sam ona baktı.

Dudaklarında yavaş bir gülümseme belirdi.

“Selam, Dean.”

Dean’in omuzları bir anlığına gevşedi.

“Tanrı’ya şükür. İyi misin?”

Sam cevap vermedi. Bakışlarını Lisno’ya çevirdi, sonra Castiel’e.

“Demek bunlar yeni arkadaşların.”

Dean’in yüzündeki rahatlama yavaşça kayboldu.

“Sammy, ne yapıyorsun?”

Sam tekrar ona baktı.

“Ne demek istiyorsun?”

Sesi kusursuzdu. Yüzü kusursuzdu. Hareketleri bile Sam’e aitti.

Ama Lisno bir şey fark etti.

Sam’in gölgesi.

Otelin ışıkları arkalarından vurmasına rağmen gölge, Sam’in ayaklarının altında durmuyordu. Duvara doğru uzanıyor, ince ve kıvrımlı bir şekle bürünüyordu.

Bir tilkinin kuyruğu gibi.

Excalibur’un sesi Lisno’nun zihninde duyuldu.

Bu artık yalnızca bir musallat olma vakası değil.

Lisno, Sam’in gözlerinin içine baktı.

Biliyorum.

Sam gülümsedi.

“Bir sorun mu var, Lisno?”

Dean, kardeşinin sesindeki tuhaflığı henüz adlandıramıyordu. Fakat içgüdüleri alarm veriyordu.

Lisno kılıcını çekmedi. Sam’e saldırmadı. Onu korkutmak istemiyordu.

“Sam,” dedi dikkatle. “Beni duyabiliyor musun?”

Sam’in gülümsemesi bir anlığına durdu.

Çok kısa bir an.

Gözlerinin arkasında tanıdık bir şey belirdi. Korku. Yardım isteyen, karanlığın içinde sıkışıp kalmış bir Sam Winchester’ın bakışı.

Sonra kayboldu.

Sam bir adım yaklaştı.

“Duyuyorum.”

Başını eğdi.

“Peki sen beni duyabiliyor musun?”

Koridorun ışıkları söndü.

Karanlığın içinde Sam’in kahkahası yükseldi.

Ve ilk kez, Dean Winchester kardeşinin sesinden korktu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.