İçeriğe geç

SÜKÛTA MAHKÛM VİCDANLAR

Bölüm 1 · 23 dk okuma

SÜKÛTA MAHKÛM VİCDANLAR

Bölüm 1

1.BÖLÜM: ÖLÜMLER VE ÖLDÜRDÜKLERİ

SÜKÛTA MAHKÛM VİCDANLAR

1.BÖLÜM: ÖLÜMLER VE ÖLDÜRDÜKLERİ

Issız, sessiz, karanlık bir mezarlık

Issız, sessiz, karanlık bir mezarlık.

Örtü gibi geceye çökmüş karanlığın altında kalan mezar taşları, esintiyle hareketlenen ağaç dalları, yerlerde gezinen kurumuş yapraklar ve sessizlik.

İnsanları buradan korkutan içinde barınan ölüleri mi, bir gün geleceği bilinen ölüm saati mi, yoksa o toprak altlarında bırakılmış ölü kimselerin hâlâ birilerinin içinde yer edinişi miydi?

Korkuyordum. Yüreğimin içinde bir noktadan başlamış sızıntının tüm yüreğimi geçmiş ve ruhuma yayılmaya başlamış oluşunu yıllarca izlemişken, ruhumun tamamını ele geçirmesinden korkuyordum. Kendimle uzun yıllar yalnız kalmışken kendimi de benliğimden uzaklaştırmaktan korkuyordum. Hiçlikten korkuyordum, yok olmaktan korkuyordum. En korktuğum mekânlar sırf bu yüzden mezarlıklar olmasına rağmen neden sadece buradayken içimi görebildiğimi anlamıyordum, ya da anlamaktan korktuğum için zihnimden uzaklaşıyordum.

Saç tellerim her adım atışımda rüzgârla birlikte hareketlenirken yavaşlamış nefeslerim kulağımdaki tek sesti. Gözlerim yürüdüğüm taş yolun üzerinde, etrafımdaki ıssızlık karanlığın hapsindeydi. Ceketimin ceplerinde yumruk hâlinde duran ellerimi beyazlatıncaya kadar sıktığımın farkındaydım. Ama kendimi sıkmaktan alıkoyamıyordum. Kendimi buraya her girişimde boğulacak gibi hissetmekten, korkmaktan alıkoyamıyordum.

Nefes seslerime ve kulağıma ulaşmayan adım seslerime önce esinti sesi ardından yağmur sesi eşlik etmeye başladı. Kararmış gök yağmur bulutları altında tamamen zifire boğulmuştu, mezarlık şimdi daha da ıssızdı.

Yutkunmaya çalıştım. Adımlarımı iyice yavaşlattım. Kaçmak ve bir daha gelmemek istediğim o yere eninde sonunda ulaşacağımı bilsem de erteleyebileceğim kadar ertelemekti tek amacım.

Yol tükendi.

Göğsüm biraz daha sıkışırken durdum ve gözlerimi taş yoldan kaldırdım. Önümdeki karanlık yolu ifadesiz, korkuyu içine hapsettiğinden hiçlik dolu bakışlarla birkaç saniye izleyip ciğerimi sonuna kadar derin bir nefesle doldurdum. Sonra da dudaklarımı ısırarak taş yoldan toprak yola döndüm.

Hızlanmaya başlamış yağmur kokusunu etrafa çoktan yaymıştı. Topraklar usul usul ıslanıyordu, kapüşonum altındaki saçlarımın dışarda kalan uç kısımları hafif hafif yüzüme yapışıyordu.

Yutkundum ve sanki karşımda o varmış gibi çekinerek gözlerimi anneme çevirdim, sonra kaçırdım ama çok geçmeden yine bakmak zorunda kaldım.

Akıtamadığım yaşlar gözlerime iğne gibi batıyordu.

Ama yüzümden eksik etmemek zorunda olduğum ikinci bir yüzüm vardı, güçlü rolü oynamaya mecbur bir yüz.

Gözlerimdeki doluluğu atmayı başardım ve gergince soluklandım. Ellerimi ceplerimden çıkartıp yüzümdeki saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırırken kalan son birkaç adımı attım ve zar zor gözüken yazının karşısında durdum.

Zehra Çakır

20 Mart 1977- 28 Ekim 2007

Her okuduğumda olduğu gibi gözlerime yine çıkan ıslaklığı gizlemek için bakışlarımı yan taraflarda dolaştırdım. Ama duracak vaktim olmadı ve zar zor yutkunarak birkaç adım attım. Mezar taşının yanından geçtim, baş hizasının yanına diz çöktüm. Dizlerimin üzerine oturup ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Boynum istemsiz bükülmüş, zaafını bulmuş gözlerim benden izinsizce dolu dolu olmuştu.

Hâlâ yumruk halinde duran elimi güçsüzce gevşetirken tir tir titrediğimi fark ettim, görmezden gelip titreyen elimi ıslanmaya başlamış toprağa tereddütle dokundurdum. Dokunur dokunmaz önce kalbim sonra tüm bedenimden ince bir titreme geçmişti, yutkunamadım. Elimi soğuk toprakta yavaş yavaş dolaştırmaya başladım.

Ağladığımı, göz yaşımın; dişlediğim dudaklarımın kanadığını, kanın tadını aldığımda fark ettim ve dudaklarımı serbest bıraktığım an tüm çabalarım boğazımdan kaçan bir hıçkırığa yem oldu. Kendimi sıkıp ikinci hıçkırığı yutkunarak engelledim. Elim hâlâ toprakta geziniyor ama şimdi daha fazla titriyordu.

"Ben geldim," dedim. Sesim çıktı mı, emin değildim. Yutkundum yeniden, nefes almaya çalıştım ama başaramadan devam ettim. "Anne,"

Baş parmağımla çamurda daireler çizerken yüzüme acıyla sarmalanmış bir tebessüm kondurdum. O acıyla sarmalanmış tebessümler benim isteğimle oluşmuyordu, sadece başaramıyordum gerçek bir tebessümü ona sunmayı. Geçmişte başaramadığım diğer şeyler gibi.

"Çok uzun zaman oldu sanırım geleli, bu kez biraz uzatmışım." diye sessizce fısıldayarak belli belirsiz tebessüm ettim. "Seni özlemişim, çok."

Üzerlerinde hâkimiyet kuramadığım gözyaşlarım sessiz sessiz yanaklarıma inerken, bunu sesime yansıtmamaya çalıştıkça içimdeki boğukluk artıyordu. Fısıltılarımı yükseltecek olsam gerisinin akıp gideceğini bildiğimden sessiz kalmaya çalışsam da asıl istediğim şey bağıra bağıra konuşarak ağlamak ve içimi dökmekti.

Titreyen dudaklarımı zapt edebilmek için istemsizce daha çok kanatmışken bunu uzatmayıp açtım ağzımı ve itiraf ettim, "Konuşamıyorum anne," diye.

Bunu sabırsızca bekleyen hıçkırıklarım sinsice boğazımdan yukarı tırmandığı an kendimi daha fazla durduramadım, mezara alnımı yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Tüm ağlamama çabalarım aniden üstüme yığılmış gibi öyle güçlü akıyor öyle muhtaç çıkıyordu ki hıçkırıklarım, güçsüzlüğümün bir kez daha altında kalmıştım.

Ne zamandır kendimi sıktığımı, ne zamandır kendimden kaçtığımı, ne zamandır gözlerimden akmaya çalışan yaşları içime akıttığımı bilmediğim gibi, en son buraya ne zaman geldiğimi de bilmiyordum. Hatırlayamayacağım kadar uzun zaman geçmişti. Şayet bugün ölüm yıldönümü olmasa eminim ki bu vakit az daha uzayıp gidecekti.

Çünkü korktuğum başıma geliyordu. Çünkü başta benliğim olmak üzere kaçtığım ne varsa üstüme yıkılıyordu. Bu yüzden gelemiyordum onun yanına, susmayan vicdanıma kulak vermeye korktuğumdan hiç gelemiyordum onun yanına. Ve bu gelmemezlik uzayıp bir gelişle noktalandığında hep kulak tıkadığım vicdanım buluyordu fırsatını ve bağırıyordu avaz avaz, sen bu kadının katilisin diye.

Sesim kesilene, yüzümün rengi gidip üstüm başım sırılsıklam olana dek ağlamayı sürdürüp sanki toprağa değil de annemin sıcak göğsüne yaslanır gibi kıpırdamadım uzun bir süre. O süre bitince önce yaşlarım dindi usulca, sonra hıçkırıklarım. Şimdi yine nefes seslerim ve esintiye karışmış yağmur sesiyle baş başaydım.

Nefes aldığım için hareketlenen göğsümden başka hiçbir yerim hareket etmezken donukça nefeslenip başımı usulca çevirdim. Az önce alnımın yaslı olduğu yere şakağımı yasladım. Göz hizama denk gelen mezar taşını donuk gözlerle uzun süre seyrettim. Ne ağladım, ne konuştum, ne hareket ettim.

Geçen zamandan sonra beni kendime getiren, yağmurun olağanca hızıyla yağmaya başlaması oldu. Çamur içinde kalmış üstüm başım iyice ıslanmaya başlamıştı. Saç tellerim yüzüme bir bir inip ıslaklığının etkisiyle gözüme kadar yapışıyordu.

Utandığımı hissettim. Yüzümü mezardan yutkunarak ayırıp gözlerimi kucağıma diktim, sonra da kızardığını hissettiğim yanaklarıma aldırmadan gözlerimi geri mezara çevirip konuşmaya başladım. "Özür dilerim," diye sessizce mırıldanıp boğazımı temizledikten sonra devam ettim. "Hangisi için özür dilemeliyim bilmiyorum. O yüzden hem varlığım için özür dilerim, hem yokluğum için. Yokluğum için özre gerek yok aslında," Güldüm. "Çünkü yokluğunun sebebi benim varlığım. Çünkü ölümünün sebebi benim yaşamım."

Dudaklarımı kemirerek nefeslenip, akıp giden yaşlara engel olmadım. Keyifsizce gülmeye başlayarak başımı iki yana salladım. "Bir de başına gelmişim, çekiniyorum aylardır yanına gelmediğim için. Yaşarken sebep olduklarım yetmemiş gibi öldüğünde de başına gelip ağlıyorum çocuk gibi ama bakma sen bana... ben aynı benim işte."

Sustum. Boğazıma yeniden kocaman bir yumru oturdu, nefes alamadan etrafa bakındım. Sonra da kendimi fazlalık gibi hissetmekten alıkoyamadan gitmeye hazırlandım. Elimi son kez toprakta dolaştırıp ayağa yavaşça kalktım. Geri geri adımlamaya başlarken, "Seni seviyorum," diye mırıldandım. "Çok seviyorum."

Sanki o bir diriydi, burası bir istasyon, arkama döndüğümde giden şey de onu benden alıp bir daha getirmeyecek bir tren. Ama düdük çalmış, yolculuk başlamıştı. Ve ben ne dur diyordum, ne demek istiyordum.

Döndüm arkamı, başımdan düşmek üzere olan kapüşonu düzelttim, sonra da ellerimi ceplerime yerleştirip yeri izleyerek ve arkama hiç dönmeyerek yürümeye başladım. Mezarlığın çıkışına kadar dayanıp, kalan yolda da ağlamamamı durdurmak için bir neden bulamayıp kendimi rahat bıraktım. Bu kez sessizlerdi.

Yolun kalanını bir ölü gibi sessiz ve hissiz tüketmeye başladım. Sokaklara akşamın sessizliği çökmüştü. Sağanak yağmur olduğundan ortalıkta kimse yoktu. Yağmur bulutlarının ardında kalmış dolunayın açığını sokak lambalarından süzülen ışıklar tamamlıyordu. Hava da biraz soğuktu ve esiyordu.

Küçüklüğümden beri, on yaşımda benimle kendini tanıştırıp bir daha da gitmeyen o acılı günden beri, o günün her yıldönümünde tuhaflaşıyordu içim. Kendimden sürekli kaçardım, bugün kendime yakalanıyordum. Hatta kendime yakalandığım bugün, kendimi öldürmek bile istiyordum. Neden yaşadığımı sorguluyordum, neden yaşamak istemezken bu zorluğu sürdürdüğümü sorguluyordum.

Sonra; insanız ya, sabah olunca geçmiş bitmiş oluyordu. Aslında geçmiyor, asla bitmiyordu ama dışıma yansımış umutsuzluğum içime geri kaçtığından zihnim geçti diye beni kandırıyordu.

Yeri donuk donuk izleyen gözlerimi evin sokağına girdiğimde kaldırıp yüzüme yapışmış saçlarımı geriye ittim. Evin önüne kadar yürüdüm, önüne gelince durdum ve dışını izleyerek gözlerimin kinle dolmasına sebep oldum. Her gün, yaşadığım her gün katlanıyordum bu hapishaneden hallice eve ve beni en çok da bu yoruyordu. Yaşamaktan da en çok bu soğutuyordu. Annemin ölüsünün çıktığı bu eve kendi ölümü bırakmayı bazen her şeyden çok istiyordum ama yapmıyordum. Nedenini bilmiyor ama yapmıyordum. Sadece, bir gün yaşanacakmış gibi geliyordu.

Arka cebimden anahtarı çıkarttım, kapıya gelip deliğe taktım. Havanın soğukluğuyla birleşmiş üzerimin ıslaklığı yüzünden titreyecek kadar üşüdüğümü anahtarı tutan elime baktığımda fark ettim, titreyen dişlerimi birbirine bastırıp yutkundum. Anahtarı çevirmek üzereyken kapı açıldı, sonra da çok sevgili babamla göz göze geldik.

İkimizin bakışlarında da yerini edinmiş kin, nefret, öfke ve kötü olan ne his varsa ortalığa saçılıyordu ve etraf birden daha da soğuklaşmıştı. Yeşil harelerinde görmeye alışık olduğum olumsuz duyguları izlerken ona buz gibi bakmayı sürdürüp ayakkabılarımı ayağımla çıkardım. Sonra da geri çekilmemesine aldırmadan içeriye adımlayıp karşısında durdum. Yakınına girdiğim gözleri şimdi daha çok kinliydi.

Gözlerini yavaş yavaş yüzüm ve üzerimde gezdirdikten sonra gözlerime geri bakarken kolumdan tutup kapının önünden çekti. Kapıyı kapattıktan sonra gözleri yeniden gözlerime sertçe dikildi.

"Gecenin bu saatinde," diye sert bir sesle başlayıp gözlerini kısarken ellerini ceplerine sokup kaşlarını çattı. "Nereden?"

Buz gibi baktım. Dişlerimi sıkıp ne kadar nefret dolu bakabilirsem ona öyle baktım. "Mezarlıktan," diye soğuk soğuk cevaplarken de gözlerimi gözlerinden bir saniye ayırmayıp saçma bir tebessümle devam ettim. "Annemin mezarından. Hani şu, öldürdüğün."

Tek kaşı ve dudağının tek tarafı alayla kalktı, ellerini ceplerinden çıkarıp göğsünde kollarını bağladı. Sonra da sesli sesli güldü.

"Onun mezarına gidecek yüzü bulamadığını biliyorum," diye keyifle söylenip gözlerime odaklandı. "Onu öldürenin ben değil sen olduğunu çok iyi bildiğini de bildiğim gibi."

İçimde bunu bana inatla kabul ettiren bir yanım vardı ve sırf bu yüzden o mezarlığa gidemiyordum. Lanet olsun ki bu adamın o dediğine inanan tarafa hâkim olamıyordum.

Gülerek dudaklarımı kemirip başımı iki yana salladım. Sonra da omuzlarımı silktim. "Bugün gidiyorum," diye fısıldadıktan sonra iğneleyerek devam ettim. "Babacığım." Gülümsedim. "Çünkü onu bugün öldürdün. On bir yıl önce bugün öldürdün, hatırlayacak kadar önem vermesen de ben hatırlatırım, bugün öldürdün."

Gülümsedi. Ama sinirlenmeye başladığını gözlerinden anlayabiliyordum. Nefeslendi. "Peki çok bilmiş," diye alayla gözlerime bakıp başını eğdi. "Hadi ben öldürdüm diyelim, sen olmasan öldürecek miydim?"

İç sesimi susturdum, ondan gözlerimi kaçırmamayı başardım. "Öldürürdün," diye cevaplayıp ona yaklaştım. Gözlerinin içine içine bakarken tükürür gibi konuştum. "Çünkü sen daha merhamet ne vicdan ne haberi olmayan, sen daha insan olmayı bile başaramayan bir adamsın. Tamam mı?"

Bunu beklemiyordu. Ben de beklemiyordum. Ama bugün ona olan öfkem içimde tutamayacağım kadar fazlaydı. İçimde anneme yaptığını ona yapma arzusu duyacağım kadar fazlaydı.

"Ne dedin," diye dişlerini sıkarak sorup yüzünü yüzümün dibine soktu. "Ne dedin söylesene bir daha? Söylesene lan yiyorsa!"

"Sen," diye üstüne basa basa söyleyip duruşumu dikleştirdim. "Daha insanlık ne onu bile tanımayan bir nefes fazlalığından başkası değilsin!" Susar susmaz yanağımda hissettiğim sert darbeden sonra başımın titrediğini hissetsem de çabuk toparlanmayı başarıp yüzümü ona çevirdim. İkinci kez kalkmış olan elini havada durdurup dişlerimi sıktım. "Busun sen işte anladın mı? Öz kızını on yaşında öksüz bırakmışlığın bir hiçken o kızı yetim kalmak için dua edecek hâle getirebilen bir babasın. Sokağın ortasında beni öldürüp gitseler umursamayacakken gece evde yokum diye, adını lekelerim diye korkacak bir babasın. Sen sadece bu kadarsın!" Yukarıda zor tuttuğum elimi ona doğru itip kanayan burnumu koluma sildim. O sırada bana ikinci kez uzanan elini yeniden tutup gözlerine baktım. "Ben artık senin küçük kızın değilim. Canın çektikçe sinirini ondan çıkarabileceğin oyuncağın değilim. Akıllanalı yıllar oldu anladın mı, herkese ve her şeye hükmedemezsin."

Kapıya döndüm. Ayakkabılarımı ayağıma geçirip evden geri çıkarken kapıyı çekmeden önce gözlerine son kez nefretle baktım ve kapıyı çarpıp geldiğim yolları geri yürümeye başladım.

Ceplerime yerleştirdiğim ellerimi tokat yüzünden kanamış yüzüme götürmeye uğraşmak istemezken yağmurun hâlâ çok hızlı yağdığını kanlar ağzıma inince fark ettim. Aldırmadım. İçimde biriken öfke mi ne olduğunu bilmediğim şeyler için istemsizce gözyaşı dökmeye başlayıp gözlerimi yola indirdim. Az önce geldiğim yolları geri yürümeye devam ettim.

Babamla hiçbir zaman güzel bir ilişkimiz olmamıştı. Annem ölmeden önce de olmamıştı. O zamanlar baba dediğime bile köpüren bir adamdı, annem öldükten sonra da hapishaneye girdiği için beni suçlayan ve nefret eden bir adamdı. Ben de küçükken her şeye rağmen onu seven saf bir çocuk olmayı annem öldüğü gün bırakmıştım. Ona boyun eğmeyi de o gün yüzünden bozulmuş psikolojim düzeldiğinde.

Yürüdüm ve yürüdüm. Düşündükçe yürüyüp aynı anı zihnimde döndürdüm ve yürüdüm. Az önce geldiğim, gelmekten pişman olduğum yolları geri döndüm.

Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ayaklarım mezarlığa götürüyordu beni ama oraya ikinci kez giremeyeceğimi biliyordum. Her ne kadar annemin katilini dışarıdan babam olarak ilan etsem de vicdan denen içimdeki varlık beni de o suça ortak koşuyordu. Ben de ona istemsiz kulak veriyordum. Anneme yaklaşamıyordum. Onun mezarına gidecek yüzü kendimde bulamıyordum.

Adımlarımı sürdürüp dört kısa yolun birleştiği yere ulaştığımda, çıktığım sokağın son evinin yanından ayrılmak üzereyken elimi hâlâ arada bir kanayan burnumu silmek için cebimden çıkarttım. Elim çıktığı gibi kaldı.

Elimi cebimden çıkarmam, elimi ve belimi birinin asılması, sırtımı yanından geçtiğim evin diğer tarafındaki duvara yaslanmış bulmam, hepsi aynı saniyede gerçekleşmişti ve tek yaptığım gözlerimi büyütüp bakakalmak olmuştu.

Hemen ardından az önce olduğum tarafın arkasından bir kurşun patladı.

Kurşunun sesi bana her zaman yaptığını yaptı, anılara düştüğüm an önce korkudan titremeye başladım, sonra da gözlerim yaşardı. Ellerim beni az önce çekmiş kişinin üzerindeki bir şeyi sarmıştı ama kılımı kıpırdatamıyordum.

Tek saniye kırpamadığım gözlerimi titreyen dudaklarım eşliğinde önüme döndürdüm, bir kolu duvara dayanmış diğer eli sımsıkı belimi sarmalamış, yüzüne yan sokağın lambasının ışığı vuran adama baktım. Gerilmiş çene kaslarından zayıf yanaklarına, oradan da yan tarafa baktığından netlikle belirmiş uzun kirpikleri ve aralarında parlayan koyu yeşil göz bebeklerinde gezindi ürkek bakışlarım. Sırılsıklam olmuş kömür karası saçlarının bir kısmı kaşlarına inerek alnına yapışmış, bir kısmı dağınıkça üst tarafta kalmıştı. Bu adamı daha önce gördüğüme emindim, nerede gördüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu ama gördüğüme emindim.

Yağmurun hızıyla yarışmaya başlamış esintinin soğukluğu birkaç saç tellerini hareketlendirdi, o an yüzü ve gözleri bana dönüp hızla yüzüme bakındı, bir kısmı saçlarıyla gizlenmiş kaşlarını çattı.

"İyi misin?"

Cevap veremedim. Siyah kirpikleri arasında parlayan, yeşilin koyu tonuna sarılmış göz bebeklerinin içine içine bakan gözlerimi kapattığımda anılarımdaki o silah patlamış, sesi evde yankılanmış, sonra da kanlar etrafa, üzerime saçılmıştı. Annemin kanları.

Gözlerimi nefesimi içime çekerek, irkilerek açarken istemsizce birkaç yaş akıtıp ne zaman sıktığımı bilmediğim adamın tişörtünü daha sıkı avuçladım. Muhtemelen betim benzim atmıştı, şimdi daha endişeli bakıyordu. Kendime gelmeye çalıştım, o anıyı aklımdan atmaya çalıştım. Dudaklarımı ısırarak gözlerimi kaçırıp sonra yeniden gözlerine baktım. Yakınlığını yeni fark etmiş gibi benimle olan temasını kesti, bir adım geri çekildi, ellerim üzerinden kayıp yanıma indi.

Sesimin titremesine engel olamadan, "O," diye fısıldadım zorlukla. "Neydi?"

Yüzümde sorgulu gezinen bakışlarına kaşlarının az daha çatılması eşlik ederken, "Bana sıkacaktı yola çıktın," diye normal bir şeymişçesine sakince yanıtladı. "Neyin var?"

Böyle zamanlarda aklımdan çıkmayan bir anım var.

"Hiç," diye fısıldadım. Gözlerine geri baktım, yine başka yere baktım. Yeniden, "Hiç," diye mırıldanıp başımı iki yana salladım. "Sadece korktum."

Biçimli kaşları hafif çatık, gözleri sorguluydu. Uzun kirpiklerinin üzerine ince bir su damlasının tutunmuş oluşu uzun zamandır dışarıda olduğunu gösterirken gözlerim önce üzerine yapışmış ıslak ve baskısız beyaz tişörtüne, o tişörtün bel kısmındaki kana, ardından eline indi. Sol elinde sımsıkı kavranmış silahı gördüğümde içimden istemsiz bir ürkme geçerken bende hâlâ sorguyla dolaşan gözlerine yeniden baktım.

"Yaralı mısın? Kimsin?"

Neden gözlerime bu kadar tanıdık geldiğini çözmeye çalışırken onu görmüş olabileceğim yerleri düşünmeye çalışıyordum ama zihnime mıh gibi oturmuş korku ve sürekli aklımda yankılanan kurşunun sesi eski anıları önüme döküyor, aklımı toparlamama izin vermiyordu. Yüzünü aydınlatan tek şey yan sokaktaki loş ışıktı sadece ama sorgunun yanında soğukluğu esir almış gözleri ve yüz kaslarının belirginliğinin çizdiği soğukkanlı görünümü gayet net görünüyordu. Gördükten sonra akılda kalacak güzellikte bir görünüme sahipti, belki de tanıdık gelişinin tek sebebi bir gün bir yerde görmüş oluşumdu ama içimde bir ses daha yakınlara olduğunu söylüyordu.

Sorumu yüzeyselce, "Şimdi gitmesi gereken biri," diye cevaplayıp dilini kısaca alt dudağında gezdirdi. "Burnun kanıyor, dudağın patlamış. Az önce olmadı bunlar."

Tişörtünde kan taşıdığının farkında mıydı?

Ve o kan... başkasına ait olabilir miydi?

Sorusuna karşılık, tereddütle başımı salladım, gözlerimi etrafta gezdirirken yutkunup, "Düştüm." diye yalan söyledim.

Yüzündeki sorgu ve ciddiyet gitmediği hâlde belli belirsiz iki yana alayla çekilen dudaklarına takılan gözlerim, çenesinden uzun boynuna doğru süzülen su damlasını çıkık âdem elması boyunca takip etti, sonra fazla tanıdık gelen yüzüne yeniden baktım. Ardından silaha ve yine gözlerine baktım.

"Silah taşıyorsun, tişörtünde kan var, az önce ölümden döndün ve döndürdün ama fazla rahatsın."

Sesimi artık titremeden çıkartabilmeye gücüm yetse de, korkudan bembeyaz kesildiğine emin olduğum yüzümü normal hâline getiremeyecek kadar gergindim hâlâ, o da bunun farkındaydı.

Başını salladı. "Gidersen halledeceğim."

"Neyi?"

"Kurşunu sıkan kişiyi ya da olayı."

"Halletmek?" diye sorguyla bakıp kaşlarımı çattım. "Öldürecek misin?"

İç çekip, düşünmeden, "Hayır." diye cevaplarken duvarın köşesine yaslandı. Boynunu eğip hiç de eğreti olmayan bir duruşla sokağın arka tarafını kontrol etmeye başladı. Tam bel kıvrımının olduğu yerde, karanlıkta zor seçtiğim kan lekesini hâlâ görebiliyordum, çok fazla değildi ama hâlâ oradaydı. İnce tişört ıslak ve beyaz olduğundan, yapıştığı tenini belli ediyordu ama yaranın olup olmadığını ışık az olduğundan anlayamıyordum. Bu yaşananlara yabancı olmadığı silaha ve etrafa kurduğu hakimiyetten belliydi. Bense kendimi titrememek için zor tutuyor, şu an ne yaşadığımı bile idrak edemiyordum, aklımı toparlamaya zerre güç yetiremiyordum. Kalbim hâlâ hıpızlı atıyordu. Sustuğumda ya da düşündüğümde o anının içinde kaybolup gideceğimi ve titreyerek ağlamaya başlayacağımı bildiğimden aklımı şimdiki zamanla meşgul etmeye çalışsam da hâlâ korkudan titriyordum.

Ve o elindeki silahı nişan almaya hazır gibi göğsünde tutuyordu. Namlusu çenesine bakıyordu, anneme... baktığı gibi.

Yutkundum. Gözlerimi kapattığım gibi açıp nefeslendim ve aniden düşünüp aniden konuştum. "Polise gideceğim."

Başını döndürüp çenesini omzuna yasladı, gözlerini kıstı. Tam o an polis sirenleri duyulmaya başladı, kılı kıpırdamadı.

Kaçmadığına göre suçsuz olmalıydı. Polis olabilir miydi? Görüntüsünde ve gözlerinde o potansiyel vardı. Belki de... polis değil katil benzeri bir şeydi.

"Duydun," dedi sadece, hâlâ neden sakin olduğuna anlam veremediğim sesiyle. "Soruşturulmak istiyorsan kal, istemiyorsan kaç, seçim senin."

Düştüğüme tabii ki inanmamıştı.

Ve kaçmadığına göre katil olamazdı.

Belki de doğru anı hesaplıyordu.

Ya da benim düşüncelerim saçmalıyordu.

Gözlerine tereddütle baktım, tereddütsüz, sorgulu bakıyordu. Polis sirenlerinin yaklaşan sesi ne gözlerinde ne yüz ifadesinde bir şeyi değiştirmemişti, demek ki suçlu değildi. Yoksa kaçardı değil mi?

Eğer polislere yakalanırsam onunla birlikte beni de sorguya alacaklarını bildiğimden düşünmeyi ve oyalanmayı kestim. Geri adım attım. Belki de gitmemeli, olanı sorgulamalıydım ama şu an ne yapmamın doğru olabileceğini kestirebileceğim kadar kendimde değildim. Gittiğime daha sonra pişman olmamayı diledim. O sırada az önce hayatımı kurtardığını yeni yeni idrak edip, geri adımlamayı sürdürürken yutkundum.

"Teşekkür ederim," diye mırıldandım. "Sanırım canımı borçlandım."

Gözlerime bakınıp kısaca nefeslenirken, "Borçlanmadın." diye sabırsızca cevap verdi. "Bana sıkılan kurşunla vurulmuş olsaydın ölümüne sebep olacaktım, sadece bunu engelledim." Dönüp yeniden sokağı kontrol etti. "Birazdan gelir," derken başını döndürüp gözlerime yeniden kısa bir an bakındı. "Polis."

Sanırım git demenin kibar yolunu seçmişti.

Derince soluyup yutkunarak başımı belli belirsiz salladım. Sonra da bir şey demeden arkama dönüp hızlı adımlarla sokağın çıkışına yürümeye başladım. Polis sirenleri yaklaştığındaysa, koşmaya başladım.

Sokağı dönmek üzereyken duraksayıp o adama yeniden döndüğümde bedenini gizlediği duvarın ardından çıkmıştı, baktığımda o kurşunun geldiği sokağa doğru yürüyordu. Neler olacağını merak ediyordum ama dönmeyeceğimi de biliyordum. Burnumu sokmamı gerektiren bir mesele değildi, sadece istemeden olaya misafirlik etmiştim ve dediği gibi gitmem gerekiyordu. Evet, bunu yapmam gerekiyordu.

Sokağa gireceği an başını çevirip bu tarafa baktığında, aramızda açık bir mesafe olmasına rağmen gözlerinin etkisini içimde hissettim. Bakışmamız üç saniye sürdü, önüne döndü. Gözlerimi ondan ayırıp önüme döndüm ve mezarlığın kapısına çıkan sokağa yürüdüm.

Onu... kesinlikle daha önce görmüştüm.

Hafızamda fazlasıyla net olan görüntüsü gitsin diye gözlerimi kapatmam o görüntünün daha da netleşmesine, o netlikse geri dönme isteğinin uyanmasına neden oldu.

Yapmadım. Mezarlığa kadar sessizce ilerledim.

Kapısına geldiğimde ise her zamanki gibi durup kaldım.

Giremezdim oraya ikinci kez, susmazdı söküp atmak istediğim vicdanımın çığlıkları ve kaldıramazdım.

Gözlerim yeniden yaşardığında onları göz kapaklarımla örtüp üzerime esen rüzgârı hissettim. Kapüşonum başımdan düşmüş, uzun ıslak saçlarım hareketlenmeye başlamıştı. Kapısının önünde dikildiğim mezarlığı sarmalamış ağaçların yaprak hışırtıları buraya kadar geliyordu. Yağmur yavaşlıyordu.

Az önceki silah sesine kaymak isteyen aklımı daha fazla etrafta oyalamayı başaramayıp sesi yeni duymuş gibi gözlerimi irkilerek açtım. İlerledim, mezarlığın önündeki bir bankın kenarına kendimi bırakıp yeri bomboş gözlerle izlemeye başladım.

Aynı silah sesi yeniden içimde patladı, aynı anı yeniden hafızamda canlandı, aynı kanlar yeniden etrafa saçıldı.

Gözlerimin önünde belirip duran annemin kanlı bedeni yavaş yavaş titremeye başlamama neden olduğunda bu akşam bilmem kaçıncı kez içli içli ağlamaya başlayıp bacaklarımı karnıma çektim. Çenemi diz kapaklarıma yaslayıp gözlerimi kapatırken yaşların akışına sessizce izin verdim.

O anı zihnimde döndü durdu. Silah defalarca patladı durdu. Düşündüm, korktum, titredim, ağladım.

Aradan uzunca bir süre geçtiğinde ve gözlerimi geri açtığımda zihnimde beliren yüz anneminki değil, o adamındı.

Biliyor veya derinden hissediyordum, o olaydan öncesi hafızamda net olmasa da bu onu ilk görüşüm değildi ve son olmayacaktı.

***

Dün gece yaşanan her şeyin tüm yorgunluğunun, üzerine çöktüğü bedenim ve ruhumla baş başa kaldığım suyun altında, hem iç hem dış acıları sonuna kadar hissediyordum. Yüreğim alev almış sönmüyor, zihnim bulanıklaşmış netleşmiyordu. Gözlerimi açık tutmakta zorlanırken içi sıcak sayılan suyla dolu küvette olduğum halde, üşüdüğümü hissettim hatta dişlerimin titrediğini fark ettim. Ne kadar zamandır buradaydım bilmiyorum ama tenim biraz daha durursam buruşmaya bile başlayacaktı. Kendime gelmem gerekiyordu. Uzun zaman geçtiğine göre su da sandığım gibi sıcak değil soğuk olmalıydı.

Ayağa kalkıp fıskiyeyi açarak, üzerime son kez su tuttum ve geri kapattım. Üzerime havlumu sarındıktan sonra küvetten tıkaçı çekip suyun akmasını sağladım. Hızlı hızlı akıp gidişini birkaç saniye izledim sonra buna son verip saçımı da ayrı bir havluya sararak banyodan ayrıldım.

Dün geceyi o bankın üzerinde geçirmiştim. Yerin ve üzerimin ıslak, her yerimin yorgun oluşunun hâliyle darmadağındım uyandığımda.

Bir de şu garip kurşun meselesi vardı...

O adam rüyama bile girmişti. Ama ne gördüğüme dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Sadece uyumadan önce de aklımda gezinen çehresi hatırımdaydı uyandığımda.

Üzerimi düşünceler eşliğinde giyindikten sonra dolabı kapatınca karşıma çıkan aynayla bakıştım. Yutkundum.

Anneme çok benziyordum. Badem gözleri koyu bir maviyi üstlenmiş, burnu fındık, dudakları kalın, birçok kişinin güzellik algısına uyabilecek bir kadındı. Tüm dış özelliklerini almıştım ama onu güzel yapan dışından çok içiydi, içini alamamıştım. Canını almıştım.

Evet ona benziyordum... ama yaralıyken daha çok benziyordum.

Dün babam yüzüme tokat attığı an oluşmuş kızarıklık yerindeydi, dudaklarım da patlamıştı. Annemde bu görüntüye küçükken çok rastlardım, babam hapisten çıktıktan sonra annemin yerini ben almıştım, sinirini benden çıkartmaya başlamıştı ama buna izin vermeyi bırakalı uzun zaman olmuştu. Annemi tehdit edilebilecek birçok şeyi varken beni tehdit edemiyor, edemediği için elinde oynatamıyordu. Ve oynatamadıkça bana olan nefreti büyüyordu, benim de yaşım büyüdükçe ona olan kinimin arttığı gibi.

Aynadaki gözlerimi bürümüş kin ve öfkeye rastladığımda kendi bakışlarımla buz gibi olup gözlerimi kapattım. Yutkunarak aynayla bakışmamızı kesip üzerimdeki spor gri elbiseye uyacak bir makyaj için masaya ilerledim. Önce yüzümdeki kızarıklığı ardından da dudağımdaki patlamışlığı yok edip ayaklandım. Nemli siyah saçlarımı da tarayıp salık bıraktım.

Odayı ve çantamı halledip odadan ayrıldığımda mutfaktan çıkan babamla karşılaşmam yüzümün buruşmasına neden oldu.

Beni görür görmez dişlerini sıktı, "Ağır olacak," diye fısıldadı. "Dün gece söylediklerini sana ödeteceğim ve bedeli ağır olacak."

Gülümsedim. Dalga geçer gibi bakıp yanından geçerek evden çıktım.

Kin doluydu ama sakindi. Bu sakinliği hayra alamet olmasa da içi boş tehditlerine alışıktım.

Onunla ilgim yoktu. Gün boyu konuşmadan, hatta yüzünü görmeden akşamlardım genelde. Tek ilgilendiği eve geliş saatimdi.

Dün gece geç geldim diye suçladığı şeyler gibi.

O evde onunla kalmak için tek sebebim şimdilik kendi ayaklarımın üzerinde duracak maddi imkânımın olmayışıydı. Ama nihayet üniversitenin son yılına gelmiştim ve yakında bir mesleğim olacaktı. Dördüncü sınıf mimarlık öğrencisiydim. O mesleğe ulaştığım gün babama gösterecektim onun beni yıldıramadığını. Sonrasında yapacağım ilk şey ise o evden ve ondan uzaklaşmak olacaktı.

Düşünceler eşliğinde okula tramvayla ulaşmam yarım saatimi almış, sınıfa gitmek için binaya meyledişimi kafeterya bahçesinde gördüğüm yüzler engellemişti. Sınıf mevcudumuz iki yüz kişiyi geçkin olduğundan samimi bir ortam yoktu ve herkesi tanımak imkânsızdı, herkes genelde ya kendi arkadaş grubuyla iletişim kuruyor ya da tek takılıyordu. Cana yakın ya da sıcak bir karaktere sahip değildim hatta hayatımın büyük bir dönemini insanlardan kaçarak geçirmiştim. Buna sebep olan şey ruh sağlığımın yerinde olmayışıydı, küçüklüğümde bunun farkında olmasam da on yaşımdan yetişkinliğe uzanan uzun bir zaman zarfını psikolojisi bozuk, insanlardan korkan ve kaçan, yalnızlığa şiddetle düşkün biri olarak geçirmiştim. Öyle bir kişiliğin getirisi de hiç arkadaş edinememek olmuştu, ortaokul ve liseyi yalnızlığımı hiç bozmadan bitirmiştim ve üniversitede de bunun böyle devam edeceğini düşünüyordum ama öyle olmamıştı, Kerim sayesinde.

Hazal ve Berkay yakın arkadaşlarımdı, ikisi sevgiliydi. Kerim de bu arkadaş grubunun dördüncü üyesiydi ama bendeki yeri bir dosttan çok ötesiydi. İçine kapanık, hayata karşı korku dolu, bütün insanlardan kaçan soğuk biri olan beni, farkına bile varmadan normal insan haline getirmişti. Hayır hâlâ normal değildim... bunu biliyordum. Ama dört yıl öncesine nazaran çok değişmiş, iyileşmiştim ve bunu Kerim'e borçluydum. Herkesten kaçtığım gibi ondan da kaçmak için elimden geleni yapmıştım ama o inadıma rağmen hep çabalamış ve bir yolunu bularak üç yıl önce hayatıma girmeyi başarmıştı. Önce ilk arkadaşım sonra en yakın dostum sonra ise bir abi yerine koyabileceğim kadar değer verdiğim biri haline gelmişti çünkü annemden sonra beni seven ve bunu hissettiren ilk kişiydi. Hazal ve Berkay'la da onun sayesinde tanışmış, insanlara olan uzaklığımı bu şekilde kırmaya başlamıştım ve şimdi çok değerli üç dosta sahiptim.

Kafeteryada onları görüp adımlarımı yanlarına yönelttim. Kerim'in yanındaki boş sandalyeyi çekerken, "Günaydın," deyişimle üçü de bana dönerken Kerim iç çekerek başını iki yana salladı.

"Nihayet geldin," diye söylendi. "Bunlar raydan çıktı, sıyıracağım bir gün."

Sandalyeye yerleşirken gülüp tahminimi sundum. "Aşk böceği mi oldular yine?"

Kerim bıkkınca başını salladı. Dalgalı, hatta kısmen kıvırcık kahverengi saçlara, açık kahve gözlere, kalın dudaklara ve epey keskin yüz hatları taşımasına rağmen tatlılık da taşıyan yakışıklı bir yüze sahipti. Hazal, 'bu yakışıklılığı boşa harcıyorsun' iddialarıyla ona her hafta başka bir kız ayarlamaya çalışır ama asla başaramazdı çünkü Kerim aşk işlerinden bütün gücüyle kaçardı, bu konuda birbirimizle yarışıyor ve zirveyi birlikte paylaşıyorduk.

Gözlerimi ondan çektiğim sırada Berkay arkasına yaslanıp kolunu Hazal'ın omzuna atarak, dudaklarını onun kızıl saçlarına bastırdı. "Saplıktan çekemediğini bu kadar belli etme."

Kerim arkasına yaslanıp sandalyede aşağı kayarak az yayıştı. "Elimi sallasam ellisi, seni mi çekemeyeceğim?"

"Ay bir susun," dedi Hazal kocaman gülümseyip gözlerime bakarak masaya yaklaşırken. Yüzüne güneş vurunca beliren çilleri, gülünce daha da belirginleşti. "Gece kuşumu özledim ben."

Tebessümümü büyüttüğümde ruj altında gizlenen patlamış dudağım sızladı, belli etmemeyi başardım. "Sadece dün görüşmedik ama tamam ben de özleyeyim."

"Tamam," dedi ayağa kalkarak. "Hadi lavaboya gidelim o zaman."

"Menfaatçi," diye söylenerek atılan Kerim'e Hazal dik dik bakıp korkutmaya çalıştı.

Aralarında hep geçen uyuz etme bakışları birkaç saniye yaşanırken ayaklanarak çantamı Kerim'in kucağına attım. "Giderken götürürsün,"

Gözlerini kapatıp açarak onayladığında Hazal'la merdivenlere yöneldik.

Onlarla olan tüm yakınlığıma rağmen sırlarımdan haberdar değillerdi, Kerim bile değildi. Sadece babamla benim haberim vardı aramızdaki düşmanlıktan, annemin katilinin babam olduğundan. Onlar ve çevrem, sadece annemin öldüğünü biliyorlardı. Öldürüldüğünü hep gizlemiştim. İnsanlardan fazla kaçmayı ve çok soğuk davranmayı her ne kadar bırakmış olsam da travmalarımı insanlara açma aşamasına hiçbir zaman gelemiyordum, karşımdaki kim olursa olsun. İçimi açmaktan hiç hoşlanmazdım, yanımda biri varken gözyaşı dökmekse gözüme en büyük eziyet gibi görünürdü. İçim sadece benimle kalmalı, başkaları asla görmemeliydi...

Amfi katında yarıladığımız koridorun zemininde gezinen gözlerimi kaldırdığımda Hazal'ın bana bir şeyler anlattığını fark edip, başını duymadığım için devamını anlamadım. Sonra tüm duyduklarımı kesen bir şey oldu.

Onu gördüm. Dünkü adamı, tuvaletin yanında bulunan ve mescit yazılı yerden çıkarken gördüm.

Üzerindeki tişörtün yukarı kıvrılmış kol kısmını düzeltirken orada olan gözlerinden tanıdım onu ilk önce. Sağ elini, sol kolundan çekip ellerini yanına salarak eğik yüzünü kaldırdı, dünkü gerginlikte olmayan ama zayıf bir o kadar da sert yüz yapısından dolayı yine soğuk görünen çehresi gözlerime dokundu. Ardından bakışları gözlerime çıktı, beni gördü ve tanıdı. Sadece kaşları ufaktan çatıldı ama sanki dün gece hiç karşılaşmamışız gibi gözlerime iki saniye baktı, sonra başını önüne çevirip öylesine herhangi birinin yanından geçer gibi dümdüz bir ifadeyle yanımdan geçip gitti.

Ben de başımı döndürüp arkasından yutkunarak baktığımla kaldım.

Dün canımı kurtaran ve önceden gördüğüme emin olduğum bu adamla, aynı fakültede mi okuyorduk? Eğer benimle aynı sınıfta mimarlık okuyacak sıradanlıkta biriyse dün öyle bir olayın içindeyken, nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranmayı başarabilmişti?

Onu daha önce defalarca kez gördüğümü, sınıfın kalabalığından dikkat etmemiş olsam da sık rastladığım simalardan biri olduğunu şimdi kısmen hatırlıyordum. Ama tek hatırladığım şey yüzüydü ve onun hakkında adı da dahil hiçbir şey bilmiyordum. Dün gece yaşanmamış olsa sınıftaki varlığını görmeden okulu bitireceğim biriydi ama sanırım dün geceden itibaren, değildi.

Dün gecede kalan dakikalar onunla son münasebetimiz değildi. Nedenini bilmeden emindim ki... değildi.

-Bölüm sonu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.