(18 yıl, 23 saat, 43 saniye önce) *Saat sabah 09.33... şuan 09.34 oldu. Küçük bir kız neredeyse kendisinin yarısı kadar bir poşet taşıyordu. Minik elleri poşetin ağzını sıkıca kavramıştı. Saçı dağınıktı. Üzerindeki pembe renkli t-shirt ile ve en sevdiği çizgi film karakterleri olan bir taytla çingene çocuklarına benzemişti. Saçları aynı çingeneler gibi kumraldeti kavrayan ellerinin terli avuç içleri ve parmaklarının olduğu gibi saçı da kınalıydı. Minik ayaklarıyla koşarcasına yürüyordu. Yüzü hevesliydi. Çünkü bkahvaltıya doğumundan bu yana görmediği ailesi gelecekti. Acaba nasıl görünüyorlardı? Saçları uzun muydu annesinin? Gözleri ne renkti babasının? Onu özlemişler miydi? Kesinlikle öyle olmalıydı, onu özlemiş olmalılardı. Çünkü babaanesi ona hep evlatların özlendiğinden bahsederdi. Babaanesinin apartmanına geldiğinde koşarcasına çıktı yukarıya. Hemen çaldı kapıyı. Minik elleri o kadar sert çarpıyordu ki kapıya, gören inanamazdı kapıyı onun çaldığına. Bir yandan da bağırıyordu "Babaanne, babaanne!" Ama çıt yoktu. Babaannesi kapıyı açmadı. Küçük kız hemen kapının yanına çöktü. Çömeldi. Belki babannesi annesi ve babasını almaya gitmişti! Evet öyleydi! Hepsi beraber gelecekti. Ve beraber mutlu bir yemek yiyeceklerdi. Küçük kız buna çok heveslendi ve heyecanla beklemeye başladı. Annesi ve babasının gelmesini bekledi. Her saniye geleceklerini düşünerek daha da heyecanlandı. Onları görmek için sabırsızlanıyordu. Acaba onu çok mu seviyorlardı. Yoksa daha fazla mı? Ama ya onu tanımazlarsa!? Ama tekrar düşündü, kendini tanıtırsa annesiyle babası onu tanırdı. Hatta sarılırlardı. Saniyeler yavaşça dakikalara, dakikalarsa saate dönüştü. Ne gelen vardı ne giden. Apartmanda arada sırada içeriye giren kedilerin miyavlaması dışında bir sessizlik hakimdi... Tekrar birkaç saate dönüşen dakikalar ardından apartman kapısı önünde bir araba durdu. Küçük kız sesi duyar duymaz merakla doğruldu. Hızlıca aşağı indiğinde karşısında uzunca bir adam ve kadın duruyordu. İkisi de resmi kıyafetler içinde oldukça zarif görünüyorlardı. Kadının saçları oldukça uzundu. Ve siyahtı. O mükemmel ve düz siyah saçların arasında Küçük beyaz tutamlar elle boyanmış gibi harikuladeydi. Adamın ise saçları asker traşı gibi kıpkısaydı. Ama saçlarının kumral olduğu belliydi. Sakaları ise aşırı gür değil ancak oldukça da belliydi. İkisinin de gözü kendilerine merakla bakan küçük kızdaydı. Ama ifadelerinde tek bir özlem dahi yoktu. Soğuk... Buz gibi bakışların ardında saklanan iki yüzden ibaretlerdi. "Siz annemle babam mısınız?" dedi küçük kız, hem heyecan hem de şaşkınlıkla onlara bakarken... Kadın bir süre minik kızı ve masum yüzünü süzdü. Dağınık, kınalı saçlarına ve ona göre tuhaf görünen giysilerine baktı. Ardından yüzünde hafif bir iğrenme ifadesi belirdi. "Adın Açelya değil mi?" Diye sordu kadın Küçük kız heyecanla başını salladı. Ardından ekledi: "Babaannem nerede? O sizinle gelmedi mi? Neyse, belki benim kapı çalışımı duymamıştır, hadi gidelim!" Heyecanla apartman merdivenlerinden yukarı fırladı. Kapıya vardığında hemen önceden yere bıraktığı poşeti aldı ve kapıyı tekrar çaldı. O sırada adam ve kadın yanına varmışlardı. Ama hâlâ kapı açılmadı. Küçük kız kapıyı tekrar tekrar çalmaya başladı. Zile üst üste bastı. Ama ses yoktu. En sonunda adam olaya el attı ve kapıyı tekmelemeye başladı. Ardından omuz ve dirsek atmaya. Ama kapı açılmadı. Küçük kız endişeyle bakıyordu kadın ve adama. Ve en sonunda adam kapıya attığı son bir darbeyle zaten eskimiş olan kapı zoraki bir biçimde açıldı. Hepsi içeri girdi. Küçük kız mutfağa koştu. Ve o an her yerdeki kanlarla karşılaştı. Özenle hazırlanmış kahvaltı masasının yanında babaanesinin ölü bedeni yatıyordu. Ağzından çıkan kanlar olayı daha ürkünç hâle getiriyordu. Küçük kız gözyaşlarıyla bir çığlık attı. Kadın ve adam ise kapının eşiğinde donakalmış bir şekilde gelişen sahneye bakıyordu. İkisi de pek bir tepki vermiyorlardı. Ama adamın yüzü kadına kıyasla biraz daha kederliydi. En sonunda adam küçük kızın yanına çömeldi. Ve babaanesinin nabzını ölçtü. Son kez attı babaanesinin kalp atışları o an. Onlar hem küçük bir kızın hem de o yaşlı kadının son kalp atışlarıydı. O son kalp atışları hem bir yaşlı kadının bedenini, hem de küçük bir kızın çocuk ruhunu öldürdü. Ama ne adam ne de kadın bunun farkındaydı (Acılar ve kırık kalplerle dolu günümüz) **Karakter anlatımı Açelya** Bu sabah bedenimin her yerinde bir ağrılarla uyandım . Başım ağrıyor, ve o keskin ağrı bir virüs gibi yavaş ve acıyla bedenime yayılıyordu. Yataktan kalkmak için bulunduğum her harekette ağrılar daha da keskinleşiyor ve bir bıçak gibi bedenime saplanıyordu. En sonunda zoraki bir hareketle yataktan kalktım ve mutfağa gittim. Sanki canım buna bağlıymışcasına buzdolabını açtım ve ağrı kesiciyi aramaya koyuldum. Bulduğumda ise zafer kazanmış bir ifadeyle hapı ağzıma atıp yuttum. O an ağrı kesicinin o acı tadı bile bana şeker gibi tatlı gelmişti Kendimi koltuğa attım ve haberleri açtım. Bir yandan da kucağıma atlayan kedim Lüleburgaz'ı okşuyordum. Ağrı kesicilerden bile daha çok işe yarıyordu o. Haberler başladığında manşette benim adım geçiyordu. Ama kimse o haberdeki kişinin gerçekten ben olduğunu bilmiyordu... Spiker kadın konuştu "Dün, gece saatlerinde dehşet bir olay yaşandı sevgili seyirciler. Kan Kraliçesi lakaplı suikastçının hedefi bu sefer "XOX" adlı bir şirketin sahibi, Engin Yılmaz oldu. Yine ondan ve kim olduğu hakkında bir kanıt bırakmadan ortadan kayboldu. Ve elbet ki kurbanın yanına kendi simgesini koymayı ihmal etmedi sevgili seyirciler. Bu 'Kan Kraliçesi'nin" kimliği hâlâ bilinmiyor. Kusursuz işlenen bu cinayetlerin arkasında kimin yattığı hâlâ merak konusu." Televizyonu kapattım ve Lüleburgaz'ı okşamaya geri döndüm. Ağrım ben fark etmeden geçmişti. O keskin acılar yerini sakin ve huzurlu rahatlamalara bırakmıştı. Aynı gerçek hayatta olduğu gibi. Bir süre dâha oturup kafamdaki düşünceleri dağıttım ve Lüleburgaz'ı yere koyarak mutfağa gittim. Buzdolabını tekrardan açtım ve bir domates çıkardım. Onu yıkayıp dilimledim. Dilimleri tabağa koyup tuzladım. Ardından kahvaltılıkları çıkardım ve masaya dizdim. İşim bitince masaya baktım. Bu aralar ilk defa doğru düzgün bir kahvaltı yapıyordum. Onun dışında diğer günler kahvaltı yapmazdım. Sevmezdim kahvaltıları. Dolaptan bir kedi maması çıkardım ve minik bir kaseye koydum. Minik kedim mamanın kokusunu almış olacak ki hemen bacaklarıma sürtünmeye başladı. Gülümsedim ve tüylerini okşayarak kaseyi yere bıraktım. Bir süre onun iştahla mamasını yemesini izledim. Ardından masaya oturup domatesten bir parçayı ağzıma attım. Kahvaltı sonrası etrafı topladım. Lüleburgaz'ı sevdim ve yatağa uzandım. Saat daha 14.33'tü... hatta şuan 14.34 oldu. Günün bitmesine daha çok vardı ve dışarı çıkmak istemiyordum. O an dikkatim telefonum çalmaya başladığında dağıldı. Yavaşça telefonu açtım. Karşımdaki ses bana oldukça yabancı ve cızırtılı bir erkek sesiydi. "Bravo Kan Kraliçesi. Mükemmel bir cinayet daha. Bekle.... Ya da sana Açelya mı demeliyim?" Adımın söylenmesiyle bir anda kanım dondu. Kalbim hızlıca çarpmaya başladı.. Ellerim titriyordu. Nefesim hızlanıyordu. Ani bir panik tüm beynimi ve ardından bedenimi ele geçirdi. Ardından telefondaki o cızırtılı ses tekrar duyuldu. Bu sefer daha edepsiz ve küstahtı "Cevap yok mu? Tam da düşündüğüm gibi" Kendimi sakinleştirmek için nefesimi düzene koydum ve sakin bir sesle -artık ne kadar başarabildiysem- konuşmaya çalıştım "Beyefendi... Siz kimsiniz?" Aynı şekilde küstah bir biçimde konuştu cızırtılı ses. Bunu yanında sesi ciddi bir anlam da taşıyordi. "Ben Metehan Yılmaz. Artık yeni patronun" Tekrar bir şok dalgası bedenimi ele geçirdi. Kimdi bu adam? Ne istiyordu benden? Ben kafamda sorularla kalmışken adam güldü. Sesi tekrar cızırtılı çıktı "Merak etme... Eğer benim için çalışmayı kabul edersen seni polise vermem. Ama eğer reddedersen seni zindanlarda çürütürüm. Ne komik olurdu. Manşetlerin en başında adın geçerdi. "Ünlü Kan Kraliçesi yakalandı." Hah!" İç çektim. Neredeyse sinirden ve panikten kendimi yiyecektim. Üstüne üstlük bu adam benimle dalga geçiyordu, en kötüsü de ona karşı herhangi bir şey söylemek beni zindanlara atabilirdi... "Sana nasıl güveneyim ki? Ya beni işlerin için kullandıktan sonra polise verirsen? Ya da öldürürsen?" Adam derin bir kahkaha attı. Kulaklarımı tırmalayan o iğrenç kahkahanın ardından yarı alay yarı ciddi bir şekilde konuştu "İhanet etmek benim dünyamda kattiyen yasak. Kim olursa olsun... O yüzden bana ihanet etme, bende sana etmeyeyim" Tekrar derin bir nefes aldım. Bu adam çok sinir bozucuydu. Ama bir yanım ona güvenmem gerektiğini söylüyordu. Çok kararsızdım.. "Peki" dedim sakin bir sesle. "Anlaşmanı kabul edeceğim... Ama önce seni görmek istiyorum Adam telefonun ardından hafifçe memnun bir ses çıkardı. Ve tekrar o cızırtılı ve rahatsız edici sesiyle konuştu. Sesinde büyük bir keyif ve alay vardı. "Bu akşam saat 19.00'da Lale Parkı'na gel" "İyi" dedim. Ardından ekledim "Eğer herhangi bir yanlış hareketini görürsem seni kendi ellerime boğarım" Adam güldü. Ardından telefonu kapattı. Bende saate baktım. Daha 14.36'ydı. yani tam olarak 24 dakika 4 saatim vardı... Ama sorular hâlâ aklımı bunaltıyordu. Bu adam neden onun için çalışmamı istiyordu ki? Evet, başarılı cinayetler işliyor ve arkada bir iz bırakmadan ortadan kayboluyordum. Ama daha önce kimse böyle birşey sunmamıştı. Herşeyi geçtim, bu adam beni tanıyordu! Ve benim Kan Kraliçesi olduğumu biliyordu. Bu da soruları ve süphelerimi daha çok arttırıyordu...
Bölüm 1
SON KALP ATIŞLARI
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.