Üniversiteden birincilikle mezun olduğumda, dünyanın beni kırmızı halılarla karşılayacağını sanacak kadar salaktım. Tam üç yıl. Dile kolay, tam üç yıl boyunca kapı kapı dolaştım, yüzlerce mülakata girdim, binlerce CV gönderdim. Cebimde kalan son parayla sadece bayat ekmek ve su alabildiğim o rezil günlerde şunu çok iyi öğrendim: Bu dünyada dürüst olursan aç kalırsın. Hayatta kalmak istiyorsan sinsi olacaksın, kurnaz olacaksın ve insanların duymak istediği yalanları onlara altın tepside sunacaksın.
Ben de öyle yaptım. Apex Global’in o meşhur, kimsenin geçemediği mülakatında tam bir dahi gibi davrandım. İK müdürünün gözlerinin içine bakarak şirketin vizyonu hakkında öyle profesyonelce yalanlar sıktım ki, herif neredeyse ağlayacaktı. Ve sonunda başardım. Şehrin en lüks finans gökdeleninin 42. katında, bana rüyamda bile göremeyeceğim bir maaş teklif ettiler. Turnayı gözünden vurmuştum. En azından, asansörle o lanet kata çıkana kadar öyle düşünüyordum.
Asansörün kapıları açıldığında yüzüme çarpan ilk şey, plazaların o alışıldık parfüm kokusu değil, buz gibi bir soğukluk oldu. Klimalar öyle bir çalışıyordu ki, içerisi resmen bir morg gibiydi. Etrafa bakındım. Ne bir müzik sesi vardı ne de sabah kahvesini alıp dedikodu yapan iki insan. Tamamen ölüm sessizliği.
"Mert Bey? Yeni finans analistimiz siz olmalısınız," dedi arkamdan gelen bir ses.
Döndüğümde karşımda otuzlu yaşlarında, isminin Selin olduğunu öğrendiğim bir kadın duruyordu. Kıdemli çalışanmış. Kadın bana bakıyordu ama gözleri gözlerimde değil, sürekli arkamdaki asansör kapısındaydı. Parmak uçları titriyor, tırnaklarını etini kanatacak kadar sertçe kemiriyordu. O kadar panik ve telaşlı bir havası vardı ki, sanki arkasında elinde baltayla bekleyen bir katil vardı da benden gizlemeye çalışıyordu.
"Evet, benim. Selin Hanım, içerisi biraz fazla mı soğuk bana mı öyle geliyor?" diyerek hafifçe sırıttım. Ortamı yumuşatmak benim işimdi.
Selin yutkundu, etrafı çılgın gibi kolaçan etti ve sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürdü. "Klimalara karışma. Buradaki hiçbir şeye karışma. Masana otur ve sadece ekrana bak." Bana uzattığı kahve bardağı ellerinin titremesinden dolayı tir tir titriyordu. Kahvenin yarısı yere döküldü ama o bunu fark etmedi bile. "Ve Mert... Mesai bitmeden önce asla arkana bakma. Bir de... koridorun sonundaki üçüncü tuval kabinine sakın girme."
"Anlamadım?" dedim ama Selin çoktan arkasını dönüp kendi masasına doğru hızlı adımlarla kaçmıştı.
Kurnaz zekam anında alarm vermeye başladı. Burada normal olmayan, buram buram tehlike kokan bir şeyler vardı. Masama doğru yürürken etrafımdaki çalışanları inceledim. İşte asıl korkunç olan kısım burasıydı. Yaklaşık elli kişi yan yana dizilmiş masalarda oturuyordu. Gözlerini kırpmadan ekrana bakıyorlardı. Ama garip olan, kimsenin göz bebeği hareket etmiyordu. Önünden geçtiğim bir adamın ekranına gözüm kaydı. Adamın ekranı tamamen siyahtı. Monitör kapalıydı. Ama herif deliler gibi klavyede rastgele tuşlara basıyor, sanki dünyanın en önemli raporunu yazıyormuş gibi mekanik bir şekilde parmaklarını oynatıyordu. Hemen yanındaki kadın ise açık olan Excel tablosundaki aynı hücreyi yaklaşık on dakikadır durmadan silip yeniden yazıyordu. Yüzünde ise donmuş, yapay, insanı ürperten bir gülümseme vardı.
Bunlar çalışmıyordu. Bunlar taklit ediyordu. Delirmiş gibiydiler.
Kendi masama oturduğumda sırtımdan aşağı soğuk bir ter damlası süzüldü. Başımı kaldırıp koridorun en sonundaki o devasa, siyah çift kanatlı kapıya baktım. CEO’nun odası. Şirkete girdiğimden beri adı her yerde dönüyordu, herkes ondan ölümüne korkuyordu ama Selin’in söylediğine göre onun yüzünü henüz gören tek bir çalışan bile olmamıştı. O kapı hep kilitliydi.
Tam o sırada, o kilitli kapının arkasından hafif, ritmik bir tıkırtı sesi geldi. Tık. Tık. Tık.
O sesle birlikte, oturduğum tüm kat hafifçe titredi. Masamdaki kahve bardağı sallandı. Etrafıma baktım, çalışanlardan hiçbiri irkilmedi bile. Herkes o robotik hareketlerine devam ediyordu.
Zeki bir adamın şu an yapması gereken şey, çantasını alıp bu tımarhaneden arkasına bakmadan kaçmaktı. Ama cebimdeki beş kuruşsuz halim ve üç yıllık işsizliğin verdiği o çaresizlik beni koltuğa çiviledi. Kendime gelmeliydim. Ben sinsi ve kurnaz Mert’tim. Buradaki her neyse, onunla oynayabilir ve bu parayı alabilirdim.
Ya da ben öyle sanıyordum. Çünkü akşam mesai bitimine tam beş dakika kala, o koridorun sonundaki CEO odasının kapısının altından, simsiyah, koyu bir sıvının yavaşça koridora doğru sızmaya başladığını gördüm.
Sıvı halıya yayılırken yanımda oturan Selin aniden masanın altına çömeldi ve hıçkıra hıçkıra, delirmiş gibi ağlamaya başladı. Ofisteki diğer tüm çalışanlar ise aynı anda, sanki bir komut verilmiş gibi ayağa kalktılar. Gözlerini o kapının altından akan siyah sıvıya diktiler ve mekanik, ruhsuz bir şekilde alkışlamaya başladılar. Şak. Şak. Şak.
İşte o an, hayatımın en büyük işini değil, hayatımın en büyük kabusunu imzaladığımı anladım.