Nefret…
Bazen bir kelime değil, bir hava olur. Soluduğun şey.
Ben o havanın içinde yaşıyorum.
Kralın kızı olmak… dışarıdan altın bir taç gibi duruyor. İçeriden ise boğazına geçirilmiş görünmez bir zincir.
Sabah yine o sesle başladı.
“Lyra! Uyan. Kahvaltı hazır.”
Kapımın önüne kadar gelmemişti bile. Gelmesine gerek yoktu zaten; bu sarayda insanlar birbirini görmez, sadece “gerekli rolleri” okurdu.
Gözlerimi açtım. Tavan yine aynıydı. Değişmeyen tek şey, hiçbir şeyin değişmemesiydi.
Yatakta birkaç saniye daha kaldım. Kalkmak istemiyordum. Ama burada istemek diye bir şey yoktu. Sadece yapılması gerekenler vardı.
Kahvaltı salonu uzun ve soğuktu. Masanın ucu görünmüyordu bile. Sanki yemek değil de karar dağıtılıyordu burada.
Ben tabağımla oynarken babam—Kral Teo—yemeğini hiç umursamadan, ağzı açık bir şekilde yemeye devam ediyordu. Gürültü bile saray kadar itici geliyordu.
Mideme bir taş oturdu.
Diyet…
Son günlerde aynaya bakmaktan bile kaçıyordum. Sanki bedenim bile bana ait değilmiş gibi.
Annem karşı tarafta oturuyordu. Kraliçe Kagami.
Gülümsüyordu.
Ama gözlerinin kenarında o küçük çatlaklar vardı. Gülümsemenin sığmadığı yerler…
O çatlakları sadece ben görüyordum.
Çünkü o çatlakların adı “gece ağlamalarıydı”.
Sarayda herkes güçlüydü. Özellikle en çok kırılanlar.
Babamın sesi masayı kesti.
“Lyra. Şenlik hazırlıkları başlıyor.”
Şenlik.
Kıtlık konuşulurken, borç büyürken, halk saray kapısına bakarken… şenlik.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Ne şenliği?”
Sessizlik bir anlığına masaya çöktü. Böyle anlarda saray nefesini tutardı.
Babam başını kaldırdı.
“Evlilik şenliği.”
Söz, havada asılı kaldı.
Ben miydim?
Bir an, kelime beynimde anlamını bulamadı.
Tam o anda kapı gıcırdadı.
O gıcırtıyı tanıyordum.
Alex.
Soytarı.
Herkesin güldüğü, ama kimsenin gerçekten sevmediği kişi.
İçeri girdi, eğilerek.
“Kralım, kraliçem… ve leydim.”
Sanki dünyanın en normal şeyini söylüyordu. Ama ben onun gözlerinde hiçbir eğilme görmüyordum. O sadece rol yapıyordu. Ama kendi kurallarına göre.
Babamın bakışı buz gibi oldu.
“Alex. Şenlik hazırlıklarına başla.”
Alex bir an durdu.
Sonra başını hafifçe eğdi.
“Şenlik mi?”
Babamın sesi sertleşti.
“Evlilik.”
Kelime tekrar edildiğinde, içimde bir şey sıkıştı.
Alex gözlerini bana çevirdi.
Ve ilk kez o an… gerçekten baktı.
“Sayın kralım,” dedi sakin bir sesle, “bu kararın sahibi kim? Siz mi… yoksa leydi mi?”
Salon dondu.
Böyle bir soru sarayda sorulmazdı.
Babamın çatalı tabağa sertçe çarptı.
“Sen bir soytarı olarak sınırlarını unutuyorsun.”
Alex hafifçe gülümsedi.
“Ben hatırlıyorum. Sizin unuttuğunuz şeyi: insanın kendi hayatı.”
Bir saniye.
İki saniye.
Üç…
Sonra Alex bana baktı.
“Lyra. Sen evlenmek istiyor musun?”
Herkes bana baktı.
Bütün saray.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Hayır.”
Sözcük ağzımdan çıktığında, sanki ilk kez gerçekten benimdi.
“Kesinlikle hayır.”
Sessizlik bu kez daha ağırdı.
Alex başını hafifçe eğdi.
“Sorun çözüldü.”
Babamın sesi patladı:
“Nasıl yani—”
Ama Alex çoktan yanıma gelmişti.
Kolumu tuttu.
Güçlü değildi… ama kararlıydı.
Ve en garibi… güven veriyordu.
“Gel,” dedi sadece.
Ve ben… nedenini bile bilmeden, itiraz etmeden kalktım.
Saraydan çıktık.
Kapı kapanınca hava değişti.
Dışarıda dünya daha soğuktu ama daha gerçekti.
Taş merdivenlerden inerken ona döndüm.
“Bunu neden yaptın?”
Alex sırıttı. O sırıtış sinir bozucuydu.
“Ölmek pahasına bile olsa mı?”
“Ciddi ol.”
“Ciddiyim.”
Bir an durdu.
Sonra sesi düştü.
“Sen orada kalırsan… zaten yavaş yavaş öleceksin.”
Sessizlik.
Rüzgâr bile dinliyordu sanki.
Ben yutkundum.
“Babam… sana zarar verebilir.”
Alex omuz silkti.
“Bir gün herkes zarar verebilir.”
Sonra bana baktı.
“Ben sadece doğru kişiden gelsin istiyorum.”
Kalbim… yanlış bir ritim yakaladı.
Bu hissi sevmiyordum.
“Böyle konuşma,” dedim hızlıca. “Sen sadece soytarısın.”
Gülümsedi.
“Evet.”
Ama gözleri gülmüyordu.
“Ve sen de sadece bir leydisin.”
Bir adım geri çekildim.
“Ben… böyle şeyler hissetmem.”
Alex eğildi, biraz daha yakına.
“Sorun değil.”
Fısıldadı:
“Ben ikinize de inanıyorum.”
Kaçtım.
Gerçekten kaçtım.
Merdivenleri hızla çıkıp odama kapandım.
Kilidi çevirdim.
Sırtımı kapıya yasladım.
Kalbim…
çok hızlıydı.
Çok.
“Saçmalık,” dedim kendi kendime.
“Saçmalık.”
Ama kapının diğer tarafından onun sesi geldi.
Sakin. Rahat. Sanki orada değilmiş gibi:
“Kendini kandırmaya devam et, Lyra.”
Donup kaldım.
O sesi duymak… beni sinirlendirmeliydi.
Ama neden…
içimde bir şey garip bir şekilde sakinleşiyordu?
Ve bu… daha korkutucuydu.