Işık gözlerimi yaşarttı.
Neden hâlâ acı hissediyordum?
Ruhum bilinmezliğe doğru ilerlerken ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Ben neredeydim?
Öbür dünya gerçekten var mıydı?
Şimdi bana ne olacaktı?
Eh, koskoca Tanrı benim gibi bir böceği cezalandırmaz, değil mi?
Zihnim neden kapanmadı?
Düşüncelerim neden devam ediyordu?
İçimde tuhaf bir his vardı.
Neden pis bir koku sinüslerimi rahatsız ediyordu?
Koku duyum kapanması gerekmez miydi?
Gerçekten neler oluyor?
"••••••••••••••"
Biri bana mı seslendi?
"An-...... "
Sesin geldiği yere bakışlarımı hareket ettirdiğimde beyaz sarımsı bir ışık gözlerimi kamaştırdı.
Yavaş ve sakin bir şekilde gözlerimi araladım ve önümde orta yaşlarda bir adam gördüm.
Temiz, takım elbisesi ve kırmızı kravatı ile oldukça titiz biri olduğunu rahatlıkla anlaşılıyordu.
Cidden?
Ben nasıl hâlâ yaşıyordum?
Zihnim bu sorunun nedenselliği karşısında dönüp kaldı.
Öldükten sonra yaşamak...
Reenkarne mi olmuştum?
Ama neden önceki hayatımın anıları benimleydi?
Tuhaf bir durumdaydım ve önümdeki ihtiyara bakınca kesinlikle normal bir yerde olmadığımı fark ettim.
İhtiyarın bakışlarında açıkça korku ve endişe kaynıyordu.
"Ge.ç efe..di iyi mi.in? "
Kulağım nedense tam işitmekten yoksundu.
Sonra bakışlarımı ihtiyardan ayırdım ve çevreme baktım.
Keşke bakmasaydım.
Beton rengi grimsisi taşlarla dolu kurak bir bölgedeydim.
Düşündüm.
Burası neresiydi?
Ve ben...
Bakışlarımı kendime çevirdiğimde gözlerim sonuna kadar açıldı.
Kıyafetlerim kanlar içindeydi.
Üzerimdeki beyaz gömlek kırmızı akışkan bir sıvı ile boyanmıştı ve altımdaki kahverengi pantolon çamur içindeydi.
Cidden bu benim bedenim miydi?
Bir saniye, benim bedenim nasıldı ki?
Zihnimde bir görüntü oluştu ama bulanıktı ve eksikti bu nedenle hatırlayamadım.
Gerçekten...
Bozuk reenkarne mi olmuştum?
Yüzümde beliren hafif bir gülümseme ile çevreme baktım.
Biraz daha baktıktan sonra kesinlikle ortak bir karara vardım.
Ben mezarlıktaydım.
Kurumuş otlar ve sararmış ağaçların yaprakları mezarlığı dolduruyordu.
Öte yandan toprak yağmur sayesinde ıslanmıştı ve çamursu bir kıvama sahipti.
O anda zihnim hızla çalıştı ve ne yapmam gerektiğini düşündüm.
Büyük olasılıkla önemli birinin oğluydum.
Dur bir saniye, ben erkektim değil mi?
Merakıma engel olamadım ve elimi belimin altına doğru yönlendirdim ve dokundum.
Dokunur dokunmaz yutkunamadan edemedim.
Bir canavar... Öhöm.
Benim değişik davranışımı fark eden ihtiyar bana tuhaf bir şekilde baktı ve konuştu.
"Ge.ç e.en.i? "
Sesi tabii ki duydum ama ne dediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Adeta yeni doğmuş bir bebek gibi...
Ona öylece baktım.
Daha sonra kulağımın içinden sızan bir sıvıyı fark ettim.
Kırmızı bir renk daha...
Alışmaya başlıyordum.
Sanırım bedenin içindeki şok ve adrenalin korku duygumu torpillemişti.
Mükemmel... Şimdi ne yapmalıyım?
Benim de görmediğim yaralanmalar olabilirdi.
Sonra düşündüm ve bu süre yaklaşık beş saniye kadar sürdü.
Durumuma bakınca kesinlikle iç kanamam olabilirdi ve ben doktor değildim.
Bu durumlarda tek yapılması gereken sakin kalınması ve yardım beklenmesi gerektiğini hatırladım.
İhtiyara baktığımda bu durumu ona nasıl anlatabileceğimi düşünmeye başladım.
Sonuçta aklımda bir soru vardı.
Benim konuştuğum dili anlayacak mıydı?
Burası tamamen farklı bir yerdi ve benim konuştuğum dili anlamazsa bu garip olmazdı.
Daha nerede bile olmadığımı hatırlatmak isterim.
Elimi çeneme dayadım ve sakince gökyüzüne baktım.
Gri ve beyazımsı bir renkle güneşi örtmüştü.
Cidden ne yapabilirim?
Ya bu bedenin gerçek sahibinin ben olmadığını öğrenirlerse?
Önümdeki ihtiyara baktığımda önemli bir ailenin ferdi olduğum belliydi.
Bir saniye, önümdeki ihtiyar neden bana yardım etmiyordu?
Üzerimde kan olmasına rağmen sadece başımda durup ara sıra konuşuyordu.
Tabii sözlerinin büyük bir kısmını anlamıyordum.
Kulak zarlarım patlamıştı.
Ah! Neden bu kadar zor!
Alt tarafı birine bir soru soracaktım!
Derin bir nefes aldı-!
Nefes alırken kaburgalarım birbirine batmıştı ve sinirlerim dehşet bir şekilde anırdı.
Lanet olsun.
Düşün, ne yapabilirim?
Sonunda aklıma bir fikir geldi.
Malum, derdimi anlatamıyorum ve doktora ihtiyacım var...
Neden olmasın?
Ve o gözlerde beni terk edecek birinin gözleri değildi.
İç çektim ve yanımda duran sivri sopayı elime kavradım sonra hızlıca karnıma sapladım.
"Ahh! "
Lanet olsun!!!!!
Aklımı sikeyim!
Çok feci acıyor!
Bir daha yaparsam var ya...
Kan karnımdan deli gibi fışkırdı ve kanın benden uzaklaşmasıyla zihnim yavaşladı ve bedenim gevşedi.
-GÜM
Bedenim yerde yatarken başımda endişe ile bana bakan ihtiyara son kez daha bir bakış attım.
𝘽𝙞𝙧𝙞𝙣𝙞𝙣 𝙨𝙚𝙣𝙞𝙣 𝙞𝙘̧𝙞𝙣 𝙚𝙣𝙙𝙞𝙨̧𝙚𝙡𝙚𝙣𝙢𝙚𝙨𝙞 𝙗𝙤̈𝙮𝙡𝙚 𝙢𝙞 𝙝𝙞𝙨𝙨𝙚𝙩𝙩𝙞𝙧𝙞𝙮𝙤𝙧?
***
Karanlık bir yerde bir kuytunun kenarında diz çökmüş bir halde biri vardı.
Üzerinde yağmurluk ile yağan yağmuru umursamadan ağlıyordu.
Kesinlikle acı çektiğini söyleyebilirim.
Sonra o yağmurluk giyen çocuğun yanına siyah takım elbiseli biri geldi.
Elinde siyah, büyük bir şemsiye ile ona seslendi.
"Neden ağlıyorsun? "
Çocuk soruyu duyunca başını kaldırdı ve titrek bir sesle cevap verdi.
"Kaybettim."
Adam tekrar konuştu.
"Tam olarak neyi kaybettin? "
Çocuk sözlerine anlam veremedi.
Neden onunla konuşuyordu ve o kimdi?
Çocuk bunu bilmiyordu.
Sonunda anlatmaya başladı.
İçindeki o güçlü duyguları saldı.
"Kitap yarışması için bir etkinlik vardı ve..."
Çocuk anlattıkça yüzündeki gülümseme daha da artıyordu ve sonunda cümlesini bitirmeden adam onun lafını kesti.
"Çocuk, sorunun ne biliyor musun? "
Çocuk başını salladı ve adama baktı.
Yüzü tam net görünmese de çenesi kesinlikle görünüyordu.
"Kaybettiğin şey yarışma değil. "
Adam sözlerinin ardından işaret parmağı ile onu gösterdi.
"Kendin, kendini kaybettin. "
Çocuk hiçbir şeyi anlamadan ona baktı.
Hemen ardından gülümsedi ve montunun cebinden siyah bir kitap çıkarttı.
Sonraki sözleriyle son kez konuştu.
"Bunu oku Andrew, çünkü bu hikâyenin bir gün sana yardımı olacak. "
Sözleri üzerine siyah kitap çocuğun eline geçti. Çocuk yüzünde parlak bir gülümseme ile kitabı aldı.
Kitabın ilk sayfasını merakla çevirdi ve kitapta ilk cümle:
"Şeytanın gözleri mi?"
Çocuk kitabı incelerken son derece titiz bir şekilde baktı.
Siyah, hayvan derisinden yapılmış son derece nadide bir kitaptı.
Ama...
Sayfaların bazı yerleri yırtılmış, bazıları ise bozulmaya başlamıştı.
Ve sonunda ise tek bir cümle yazıyordu:
[Tek okuyucuma]
Çocuk heyecanı biter bitmez aklında bir soru oluştu:
𝘼𝙙ı𝙢ı 𝙣𝙚𝙧𝙚𝙙𝙚𝙣 𝙗𝙞𝙡𝙞𝙮𝙤𝙧𝙙𝙪?
Merakla çevresine baktı ve soruyu sormak istiyordu ama...
Etrafında hiç kimse yoktu.
Bir kişi bile.
O anda çocuğun kalbi hızla atmaya başladı ve çevresine dikkat etmeden:
"Ah!"
Beyaz bir battaniyenin altından fırladı ve derin nefes almaya başladı.
"Haa haa."
Sonra çevresine bakındı.
Büyük bir odanın içinde çevresine oturma takımı, dev bir ayna, büyük bir yatak dikkatini çekti.
Ahşap bir zeminin üzerinde olduğunu fark ettiğinde bir karara vardı:
𝘽𝙞𝙧 𝙢𝙖𝙡𝙞𝙠𝙖𝙣𝙚 𝙢𝙞?
Hemen sonra bedenini inceledi ve kesin bir karar verdi.
Burası farklı bir boyuttu ve...
Kitaptaki gibi bir dünya.
Rüyasında görmüş olduğu o siyah kitapta yazan bir dünya.
İnanmak istemedi ama önündeki manzara bunun kesin kanıtıydı.
𝙕𝙖𝙢𝙖𝙣... 𝙆𝙖ç 𝙮ı𝙡ı𝙣𝙙𝙖𝙮ı𝙯?
Zihninde beliren sahnelerden sonra ayağa kalktı ve yavaş adımlarla ilerledi.
𝙏𝙖𝙠𝙫𝙞𝙢...
Hedefi kesinlikle zamanı bilmekti.
Ama ayağa kalkar kalkmaz düşmesi bir oldu.
-Güm.
Kıçının üzerinde çevresine bakındı.
Odada takvim olarak tek bir kağıt bile yoktu sadece...
Masanın başında bulunan bir kitap hariç.
Siyah, hayvan derisinden yapılma eski bir kitaptı.
O kadar eski görünüyordu ki asırları devirmişti adeta.
Andrew kitabı görür görmez gözleri sonuna kadar açıldı ve yutkundu.
Zihninde bir soru belirdi:
𝙉𝙚𝙙𝙚𝙣 𝙊 𝙠𝙞𝙩𝙖𝙥 𝙗𝙪𝙧𝙖𝙙𝙖?
Bu soruya verebileceği hiçbir yanıt yoktu.
Sonra ayağa kalkmak için ahşap zeminden destek aldı ve yavaşça kalktı.
Gözleri tek bir şeye kitlenmişti:
𝙆𝙞𝙩𝙖𝙥...
Yavaş adımlarla kitaba doğru yürüdü ve kitabın önünde durup yakından baktığında artık kesinlikle emindi.
Sararmış sayfaları ve o eski odunsu kokusu...
Kesinlikle o kitap önünde duruyordu.
Andrew ne yapacağı hakkında net bir kararı yoktu.
Hayatını değiştiren kitap şu anda önünde duruyordu.
Evet, Andrew'ın yazarlık mesleğine başlaması ve devam etmesinin en büyük etkeni şu anda önündeydi.
Kitaba uzanırken elinin titrediğini hissetti.
𝙉𝙚𝙙𝙚𝙣 𝙗𝙤̈𝙮𝙡𝙚𝙮𝙞𝙢?
Soru zihninde yankılandığında bile bu soruya bir cevabı yoktu.
Neden olsun ki?
O, daha neden hâlâ yaşadığını bile bilmiyordu.
Tam bu sırada kitabı eline alamadan kapının açıldığını duydu.
-Tık.
Kapının açılmasıyla takım elbiseli bir adam içeriye girdi.
Orta yaşlı, yanaklarının aşağıya uzanan kırışıklıkları ve beyazlaşmış saçları ile oldukça titiz bir tavrı ve görünüşü vardı.
O anda Andrew gözlerini sonuna kadar açmıştı.
Çünkü böyle bir karşılaşma beklemiyordu.
Hem uyandığını nereden anlamıştı?
Andrew'ın aklına bu soruyu sormak istiyordu ama hâlâ konuşma konusunda tereddütleri vardı.
Ta ki biraz sonra duyduğu sese kadar.
"Genç efendi, iyi misiniz? Biraz önce yüksek bir ses duyuldu."
Andrew, karşısındaki ihtiyarın sözlerini duyup anladığında zihninde:
𝙆𝙤𝙣𝙪𝙨̧𝙩𝙪𝙜̆𝙪𝙣𝙪 𝙖𝙣𝙡𝙖𝙮𝙖𝙗𝙞𝙡𝙞𝙮𝙤𝙧𝙨𝙖𝙢 𝙤 𝙝𝙖̂𝙡𝙙𝙚...
Bu ihtimal onun yüzünde bir ifade belirtti.
O... Gülümsüyordu.
Hemen sonra masadaki siyah kitabı alıp yavaş adımlarla kanepeye doğru yürüdü.
Aklında düşünceler hızla akıp ne sormak istediğini tartıyordu.
O anda aklına acayip bir fikir geldi.
"Sen kimsin?"
Sözleri odanın içinde yayılmasıyla birlikte kahya biraz endişeli bir ifade ile yanıtladı:
"Efendim, ben... Sizin kahyanız Albert Marth."
Albert, önündeki genç efendinin neden ona böyle bir soru sorduğunu merak ediyordu ama onu söylemeye dili varmadı.
Bunun nedeni onun kişiliğiydi.
Albert bundan dolayı onun sözlerini anlamaya çalışmadı. Ama bu merak etmediği anlamına gelmezdi.
Albert biraz sonra duyduğu sözlere kadar buna inanıyordu.
"Albert, ha... Güzel isimmiş."
Biraz monoton bir sesle konuştu ve ardından:
"Şimdi Albert, açıkçası bunu neden sorduğumu merak ediyor olmalısın ki..."
Bir süre sessiz kaldıktan sonra:
"Ben kim olduğumu veya nerede olduğumu bile bilmiyorum... Kısacası hafızamı kaybettim."
Onun sözlerini duyan Albert, hayatının en büyük şakasını duymuş gibi ona baktı.
Eğer genç efendinin kişiliğini bilmeseydi gülmeden edemezdi.
Ama...
Bu bir kaç saniye sonra değişti.
Andrew'ın ciddi bakışlarını gördüğünde yutkunamadan edemedi.
O anda içinden:
"Tanrım, benim cezam neydi?"