Dönüş
15 Haziran 2026, İstanbul
Okulların kapanmasına tam bir hafta vardı.
Bir hafta.
Sonra lise bitecekti.
Gerçek anlamda bitecekti.
Masamın üzerinde açık duran kitaba bakıyordum ama son on dakikadır aynı cümleyi okuduğumu fark etmemiştim.
Kalem hâlâ elimdeydi.
Telefonum ise hemen yanımdaydı.
Ekranda arkadaş grubumuzdan gelen mesajlar peş peşe düşüyordu.
Ece: Mezuniyette ne giyeceksiniz?
Duru: Ben hâlâ elbise bulamadım.
Mert: Ben takım elbise giyeceğim.
Ece: Sen zaten her yere aynı takım elbiseyle geliyorsun.
İstemeden gülümsedim.
Telefonu elime alıp cevap yazmaya başladım.
Tam gönderecekken kapım açıldı.
"Nilperi."
Annemdi.
"Efendim?"
"Hafta sonu Çeşme'ye gidiyoruz."
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.
Başımı yavaşça kaldırdım.
"Ne?"
Annem elindeki birkaç kıyafeti katlayıp dolabıma yerleştiriyordu.
"Çeşme'ye."
Bir süre ona baktım.
Sonra tekrar telefonuma.
"Niye?"
"Anneannenin ayağını kırdığını biliyorsun."
Sessiz kaldım.
"Doktor birkaç gün dinlenmesi gerektiğini söylemiş. Hem yanında kalırız hem de biraz ilgileniriz."
Telefonu yavaşça masanın üzerine bıraktım.
"Ben gelmeyeyim."
Annem başını kaldırıp bana baktı.
"Ne?"
"Sen git. Ben gelmeyeyim."
"Nilperi."
"Anne, okulun bitmesine bir hafta kaldı."
"Zaten hafta sonu gidip döneceğiz."
"Gitmek istemiyorum."
Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.
Annem birkaç saniye sustu.
Sonra yatağımın kenarına oturdu.
"Anneannen seni görmek istiyor."
Gözlerimi kaçırdım.
"Telefonla konuşurum."
"Üç yıldır görmedi seni."
Bu cümle odanın içinde asılı kaldı.
Üç yıl.
İki kelime.
Ama bazen iki kelime, insanın bütün geçmişini yeniden önüne koymaya yetiyordu.
"Ben..."
Devamını getiremedim.
Annem sesini yumuşattı.
"İki gün, Nilperi. Sadece iki gün."
"Çeşme'ye gitmek istemiyorum."
"Niye?"
Cevap vermedim.
Annem bir süre yüzüme baktı.
Sonra sormaması gereken soruyu sormaktan vazgeçmiş gibi başını eğdi.
"Cumartesi sabahı çıkıyoruz."
"Anne..."
"Ne?"
"Gerçekten gitmek istemiyorum."
"Anneannen için gidiyoruz."
Söyleyecek bir şey bulamadım.
Annem ayağa kalktı.
"Yarın akşam bavulunu hazırlarsın."
Dedi ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında bir süre öylece kaldım.
Sonra telefonum yeniden titredi.
Duru: Nilperi sen ne giyeceksin?
Telefonu elime aldım.
Ben: Bilmiyorum.
Telefonu tekrar bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Çeşme.
Üç yıldır düşünmekten bile kaçındığım o yer.
Sanki orası başka birinin hayatında kalmıştı.
Başka insanlarla.
Başka anılarla.
Başka bir Nilperi'yle.
Ve ben o yazın bittiğine inanmak için elimden gelen her şeyi yapmıştım.
Şimdi üç yıl sonra, istemediğim halde geri dönüyordum.
Belki sadece iki günlüğüne.
Belki hiçbir şey olmayacaktı.
Belki üç yıl önce olan her şey gerçekten geride kalmıştı.
Belki...
Ama içimdeki o tanıdık his, bunun o kadar kolay olmayacağını söylüyordu.
Telefonumu tekrar elime aldım.
Grup sohbetinde yeni mesajlar vardı.
Ece: BİR HAFTA SONRA MEZUNUZZZZZ
Mert: Sonunda kurtuluyoruz.
Duru: Ben ağlayacağım kesin.
İstemeden gülümsedim.
Hepsini çok özlemiştim.
Ece'nin deli dolu hallerini.
Duru'nun duygusallıklarını.
Mert'in bitmek bilmeyen şakalarını.
Peki ya Aras?
Ekrana baktım.
Adını görmek bile içimde bir şeyleri yerinden oynatıyordu.
Onu özlemeye hakkım yoktu.
En azından ben kendime bunu üç yıldır söylüyordum.
Ertesi gün
Haftanın son günüydü.
Kimsenin derslerle ilgilendiği yoktu.
Koridorlarda mezuniyet konuşuluyor, herkes birlikte fotoğraf çekiliyor, sıralara son kez isimler yazılıyordu.
Ben yine de her sabah olduğu gibi okuldaydım.
Belki de okulun bitmesini gerçekten kabullenemediğim içindi.
İrem telefonundan mezuniyet için bulduğu elbiseleri gösteriyordu.
"Bu nasıl?"
Telefonun ekranına baktım.
"Güzel."
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Sen ne giyeceksin?"
"Hiç bilmiyorum."
İrem telefonu kapatıp yüzüme baktı.
"Sen bugün bir garipsin."
"Garip değilim."
"Garipsin."
Bir süre beni inceledi.
"Neyin var?"
Dün annemin söyledikleri aklıma geldi.
"Hafta sonu Çeşme'ye gidiyoruz."
İrem'in yüzü bir anda aydınlandı.
"Çeşme'ye mi? Ooo."
"Sevinecek bir şey yok."
"Niye?"
"Anneannemin ayağı kırılmış. Yanına gideceğiz."
"Ee, iki günlüğüne gidip gelirsin."
"Gitmek istemiyorum."
İrem'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
"Biliyorum."
Başımı kaldırdım.
"Neyi biliyorsun?"
"Hiçbir şey."
"İrem."
Omuz silkti.
"Eski mesele."
Cevap vermedim.
Önümdeki meyve suyunun pipetiyle oynamaya başladım.
Anlatmamak...
Böylesi daha kolay geliyordu.
Çünkü bazı şeyleri yüksek sesle söylemek, onları yeniden yaşamak gibiydi.
Hele ki üç yıl geçmesine rağmen o gece aklıma geldiğinde hâlâ boğazım düğümleniyorsa.
İrem daha fazla üstelemedi.
Ben de minnettar kaldım.
Odamın ortasında açık bir valiz duruyordu.
İki tişört.
Bir kot şort.
Bir eşofman altı.
Bir pijama takımı.
Şarj aleti.
Diş fırçası.
İki günlük bir yolculuk için fazlasıyla yeterliydi.
Annem kapıyı aralayıp başını içeri uzattı.
"Valizini hazırladın mı?"
"Sayılır."
"Sayılır ne demek?"
"Hazırlıyorum işte."
Başını sallayıp kapıyı kapattı.
Dolabımın alt rafındaki kitabı çekmeye çalışırken bir şey yere düştü.
Eğilip aldım.
Bir fotoğraf.
Fotoğrafı elimde tutup birkaç saniye baktım.
Sonra çevirdim.
28 Ağustos 2023
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Altı kişi.
Ben.
Aras.
Leyla.
Duru.
Ece.
Mert.
Çeşme'deki evin bahçesinde çekilmişti.
Leyla kolunu omzuma atmıştı.
Mert kameraya saçma bir yüz yapmıştı.
Ece güneşten gözlerini kısmıştı.
Duru gülüyordu.
Ve Aras...
Kameraya bakmıyordu.
Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.
Bakışları bana dönüktü.
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Sonra o gülümseme kayboldu.
Bir an için o ana geri dönmüş gibi hissettim.
Müzik.
Kahkahalar.
Denizin sesi.
Üst üste konuşan insanlar.
Sonra...
Karanlık.
Koşan ayak sesleri.
Rüzgâr.
Deniz.
Ve—
"Nilperi?"
Annemin sesiyle irkildim.
Fotoğrafı hemen indirdim.
"Efendim?"
"Eski fotoğraflara mı bakıyorsun?"
"Kitabın arasından düştü."
Annem birkaç saniye fotoğrafa baktı.
Sonra bana.
"Nilperi..."
"Ne?"
"Sen hâlâ kendini suçluyorsun."
Başımı çevirdim.
"Öyle bir şey yok."
"Var."
"Anne, konuşmak istemiyorum."
"Ben sadece—"
"Gerçekten konuşmak istemiyorum."
Sesim bu kez daha sert çıkmıştı.
Annem sustu.
Fotoğrafı elimden aldım.
Kutunun içine koydum.
Kapağını kapattım.
Sonra kutuyu yeniden dolabın en altına ittim.
Annem bir şey söylemeden odadan çıktı.
Ben birkaç saniye yerimden kıpırdamadım.
Sonra yatağımın kenarına oturdum.
Üç yıl.
Üç yıl boyunca o geceyi düşünmemeye çalışmıştım.
Şimdi ise yalnızca birkaç saat sonra, her şeyin başladığı yere doğru yola çıkacaktım.
Çeşme'ye.
İstemesem de.
Hazır olmasam da.
Ve belki de en kötüsü...
Orada onu yeniden görecektim.
Aras'ı.
O gece uyumadan önce aklımda tek bir şey vardı.
Ne kadar istemesem de Çeşme'ye gidiyordum.
&&&&&&
Umarım ilk bölümü severek okumuşsunuzdur. 🤍
Nilperi'nin hikâyesi daha yeni başlıyor ve önümüzdeki bölümlerde Çeşme'ye dönüşüyle birlikte geçmişin kapıları yavaş yavaş açılacak.
Hikâyeyi beğendiyseniz destek olmak için oy vermeyi ve düşüncelerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayın. Yorumlarınız benim için gerçekten çok değerli. 🫶🏻
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. ♡