Kronos asla yanılmazdı. Şehrin üzerinde birer çelik mızrak gibi yükselen yüz katlı titan binaların dış cephesindeki devasa holografik panolarda her sabah aynı slogan dönerdi: “Kusursuz Tahmin, Kusursuz Plan. Zamanınızı Kronos’a Emanet Edin.” Reklamlardaki yapay yüzler, pürüzsüz ciltleri ve donuk gülümsemeleriyle insanlığa sunulan bu en büyük "hizmeti" övüyordu. Kronos, büyük krizden sonra kaosu bitiren o kutsal algoritmaydı. İnsanların ne zaman öleceğini tam saniyesiyle tahmin ediyor ve onlara son günlerini planlama, vedalaşma ve devlete olan borçlarını sıfırlama şansı tanıyordu. Toplumsal düzen, bu ölüm takvimi üzerine kuruluydu.
Kaan, sabahın puslu gri ışığında merkez kütüphanenin geniş salonuna adım atarken kulaklarındaki uğultuyu bastırmaya çalışıyordu. Şehir, bitmek bilmeyen boğucu bir gürültünün içindeydi ama bu ses fabrikalardan, havada asılı duran manyetik raylı trenlerden ya da ağır sanayi araçlarından gelmiyordu; insanların derin sessizliğinden doğuyordu. Konuşmak, enerji harcamak, gereksiz duygusal tepki vermek yasaktı. Sokaklar ikiye ayrılmıştı: Rutin hayatına mekanik bir teslimiyetle devam eden gri kalabalık ve hayatlarının son yirmi dört saatine girdiğini bildiren o uğursuz fısıltıyı, Melodiyi işitenler.
Kütüphanenin köşesindeki bir masada, genç bir kız saçlarını yolacakmış gibi kafasını ellerinin arasına almış, hıçkırarak ağlıyordu. Omuzları sarsılıyor, hıçkırıkları boş salonda yankılanıyordu. Kimse dönüp bakmadı. Yanındaki masada oturan yaşlı bir adam, elindeki dijital kitabın sayfasını soğukkanlılıkla çevirmeye devam etti. Sistem katıydı; melodiyi duyan artık bu dünyaya ait sayılmazdı, o sadece "gitmekte olan" bir gölgeydi ve gölgelerle zaman kaybetmek sisteme karşı işlenmiş bir üretkenlik suçuydu. Kızın zihninde çalan o kişisel ölüm ninnisini sadece kendisi duyabiliyordu ve bu yalnızlık ölümün kendisinden daha ağırdı.
Kaan, bakışlarını kızdan kaçırıp kütüphanenin loş ve tozlu arşiv odasına doğru ilerledi. Göğüs kafesinin altında atan kalbinin ağırlığını hissedebiliyordu. Bugün onun için sıradan bir gün değildi; hayatının en büyük kumarını oynayacaktı. Aylardır, sistemin mutlak denetiminden ve Kronos’un her şeyi gören gözünden kaçabilecek dijital bir sığınak, yasa dışı bir yazılım üzerinde çalışıyordu. Bu yazılım, insan zihnini sistemin ölüm algoritmalarından bir anlığına da olsa koparabilecek, Kronos'un yaklaşan ölüm dalgasını manipüle edebilecekti. Akşam saatlerinde, alt şehirdeki köhne bir metro tünelinde direnişçilerden biriyle buluşup bu yazılımı teslim edecekti. Eğer başarılı olursa, Kronos’un kusursuz işleyen dişlileri arasına devasa bir çark tıkamış olacaktı. İlk defa bir şeyleri değiştirebileceğine, insanlığa çalınmış özgürlüğünü geri verebileceğine inanıyordu. İçindeki karamsarlığa rağmen, bu umut göğsünü sıkıştırıyordu.
Saat tam 14:12’ydi. Kaan, arşivdeki eski terminalin başında kod satırlarını son kez kontrol edip şifrelerken, sol kulağının hemen arkasında ani, keskin bir frekans patlaması yaşandı.
Önce eski, bozuk bir radyo cızırtısı sandı. Kulaklığından gelen bir arıza olduğunu umarak elini hemen kulağına götürdü. Başını salladı, parmaklarını şakaklarına bastırdı. "Yorgunluktan," diye mırıldandı kendi kendine, sesi titriyordu. "Sadece günlerdir uyumadım, çok çalıştım."
Ancak cızırtı saniyeler içinde kaybolmadı; aksine yerini derin, boğuk ve son derece net bir ritme bıraktı. Ağır, hüzünlü ve mekanik bir çocuk ninnisi... Metalik bir saatin tıkırtılarına eşlik eden, insanı iliğine kadar üşüten o melodi zihninin tam ortasına yerleşti. Nota nota, yavaşça ruhuna sızıyordu.
Kaan’ın parmakları klavyenin üzerinde donakaldı. Çevredeki tüm dış sesler –kütüphanedeki sayfa çevrilme gürültüleri, uzaktan gelen bilgisayar fanlarının sesleri– bir anda suyun altındaymış gibi boğuklaştı. Dünya sessize alınmıştı. Şimdi sadece o melodi çalıyordu. Net, amansız, kusursuz bir ritimle.
"Hayır," diye fısıldadı, alnından soğuk bir ter damlası klavyenin üzerine düştü. Sesi kendi kulaklarına bile bir yabancıya aitmiş gibi geldi. "Hayır, bugün olmaz. Daha değil! Yazılım bitmek üzere, sadece birkaç saat kaldı..."
Kronos yanılmazdı. Algoritma hata yapmazdı. Eğer melodi başladıysa, geri sayım amansızca devreye girmiş demekti. Yarın tam bu saatte, Kaan Yılmaz bu dünyadan tamamen silinmiş olacaktı. Bir kalp krizi mi, yukarıdaki gökdelenlerden düşecek bir beton bloku mu, yoksa yasa dışı işlerini fark eden devletin infaz timi mi? Ölümün hangi maskeyle geleceği bilinmezdi ama geleceği kesindi.
İçini devasa, kapkaranlık bir çaresizlik dalgası kapladı. Boğazı düğümlendi. Önünde iki sert ve keskin yol uzanıyordu. Ya sistemin her vatandaşa sunduğu o sahte, uyuşturulmuş lüksü seçecek, en yakın Veda Merkezi’ne gidip bilinci uyuşturulmuş bir şekilde ailesine yapay bir mutlulukla elveda diyecekti; ya da nasıl olsa öleceğini bilerek o ölümcül buluşmaya gidecekti. Kaçacak yeri yoktu. Ölüm kaçınılmazdı, o halde bu ölümü sistemin yüzüne fırlatılacak bir silaha dönüştürebilir miydi? Eğer bu akşam o tünele giderse, yazılım kurtulacaktı ama kendisi o tünelden canlı çıkabilecek miydi? Belki de Kronos, onun ölümünü tam da o tünelde öngörmüştü.
Titreyen elleriyle terminali zorlukla kapattı, küçük veri sürücüsünü söküp montunun gizli iç cebine attı. Kütüphanenin çıkışına doğru yürürken adımları birbirine dolanıyordu. Ağır adımlarla merdivenleri inerken akıllı saati sertçe titredi. Eş zamanlı olarak gözündeki retinaya Kronos’un o soğuk, mavi renkli resmi bildirimi düştü:
“Sayın Kaan Yılmaz. Kalan süreniz: 23 saat 54 dakika. Toplumsal düzen ve vatandaşlık huzuru adına, lütfen en yakın Veda Merkezi'ne başvurunuz. Zamanınızı planlayın.”
Kaan kütüphanenin devasa, paslı demir kapısından dışarı fırladı. Şehrin üzerine asit gibi yağan gri, kirli yağmur yüzüne çarparken derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü daralıyordu. Zihnindeki melodi durmaksızın şiddetleniyor, her saniye tempoyu biraz daha artırıyordu. Sanki görünmez bir orkestra şefi kafasının içinde ölümün senfonisini yönetiyordu.
Tam kalabalığın arasına karışıp izini kaybettirmeye çalışırken, ters yönden gelen, yüzü kapişonunun derin gölgesinde kalmış bir yabancı omuz atarak yanından geçti. Çarpışmanın etkisiyle Kaan sendeleyerek durdu.
Yabancı arkasına bakmadı, adımlarını yavaşlatmadı bile. Gri kalabalığın içinde bir gölge gibi ilerlemeye devam etti. Ama tam yanından geçerken, Kaan’ın kulağına doğru buz gibi, mekanik bir fısıltı bırakmıştı:
"Melodiyi duyuyorsun, değil mi? Seni bekliyoruz."
Kaan hızla arkasına döndü, gözleriyle o kapişonlu figürü aradı ama yabancı çoktan kalabalığın o gri, ruhsuz denizinde kaybolmuştu. Kaan buz kesmişti. Zihnindeki melodi ilk defa bir ölüm ilanından ziyade, sistemin surlarına karşı çalınan bir savaş borusu gibi tınlamaya başladı. Kronos onun öleceğini biliyordu, çünkü belki de onu öldürecek olan şey, bu akşam kendi ayaklarıyla gideceği o buluşmanın ta kendisiydi. Adımlarını hızlandırdı; artık kaybedecek tek bir saniyesi bile yoktu.