İçeriğe geç

Son Savaş

Bölüm 6 · 9 dk okuma

Son Savaş

Bölüm 6

Savaş Hazırlığı

Keyifli okumalar dilerim ✨ 💙

"Çünkü eğer biz olursak ben var olabilirim ve eğer ben var olursam ancak o zaman biz olabiliriz, anlıyor musunuz?"

Bu söz günlerdir beynimin kıvrımlarında bir zehir gibi yankılanıyor, ruhumu içten içe kemiriyordu. Bunu söyleyen mahlukun aslında etten kemikten yoksun kirli bir simülasyon olmasına mı yanmalıydım, yoksa o tekinsiz cümlenin altındaki o amansız haklılık payına mı şaşırmalıydım, inan hiç bilemiyordum.

Üçüncü evre bittiğinde, o dipsiz boşlukta nihayet kendim gibi kanlı canlı birileriyle konuşabilme, bir insanın nefesini hissedebilme umudum tamamen yerle bir olmuştu. Ya etrafımdaki herkes, her şey upuzun bir simülasyondan ibaretse? Ya dokunduğumu sandığım bu duvarlar, işittiğim bu çığlıklar aslında hiç var olmamışsa? Hatta... Belki de ben bile gerçek değilimdir. Belki de ben, bir başkasının zihnindeki karanlık bir odadan ibaretimdir.

"Ahh..."

Şakaklarımı delip geçen o amansız sızıyla başımı ellerimin arasına aldım; kafayı yemek üzereydim. Ama zaten amaçları da tam olarak buydu, beni kendi zihnimin dehlizlerinde deliliğe mahkum etmek.

Buradaki o robotlaşmış askerlerin kendi aralarındaki fısıltılardan duyduğum kadarıyla, bu cehennem toplamda beş evreden oluşuyordu ve ben şu an dördüncü evrenin kapısındaydım.

Her bir adım, bir öncekinden katbekat daha zor, daha acımasız oluyordu. İnsanı insan yapan o kadim duyguların; üzüntünün, mutluluğun, aşkın, ümidin ve şaşırmanın bu evrelerde kolayca yok edilebileceğini söylüyorlardı. Fakat aralarında fısıldaştıkları tek bir gerçek vardı ki, o da korkunun asla kaybolmayan, insan ruhuna en derinden kök salmış o ilkel his olduğuydu.

Bir insanın kendini güvende, korunaklı bir konfor alanında hissetmesi, insanlık hiyerarşisinin o en temel, en ilk basamağıydı. Bizim üzerimizde bu köklü duyguyu bir türlü yok edemedikleri için, bu krizi kendi lehlerine feci bir fırsata çevirmeye karar vermişlerdi. Bu amansız korkuyu bize karşı bir silah gibi kullanıyor, vahşi yöntemlerle bedenlerimizi büyük bir savaşa hazırlıyorlardı.

Ancak zihnimi kurcalayan, cevabını bir türlü bulamadığım o dehşet verici soru şuydu: Madem bütün insanlık bu hücrelerde, bu akılalmaz işkencelerin altındaydı; o halde dışarıda bizim savaşacağımız hangi tür canlı, nasıl bir tehdit vardı da bu hazırlık bu denli muazzam ve sıkı tutuluyordu?

Kendimi bir anda uçsuz bucaksız, bomboş bir alanın tam ortasında buldum. Bileklerime kalın, ağır ve upuzun demir zincirler vurulmuştu. Burası o kadar devasa bir yerdi ki, her mahkumun rahatça hareket edebileceği, kendi sınırlarını çizebileceği şahsi bir alanı vardı.

Çok geçmeden o lanet olası sinyal beynimin içine sızmaya başladı. Sistem, zihnimizde bir türlü yenemediğimiz, geceleri uykularımızı kaçıran tüm o karanlık korkuları birer birer somutlaştırıp peşimize takıyordu. Bu optik kabus, kiminin üzerine azgın bir köpek, kiminin üzerine devasa bir örümcek olarak salınıyor; kiminin önüne de yıllardır susmak bilmeyen o kanlı vicdan azabı olarak dikiliyordu. Diğerlerinin ne yaptığını, nasıl direndiğini bilmiyordum ama ben, kendi korkularımla yüzleşecek kadar cesur bir adam değildim.

Tek yaptığım kaçmaktı. Zincirin o amansız uzunluğunu aşmak, o sınırdan öteye geçebilmek için delice ileriye atıldım. Demir halkalar bileklerime gömüldükçe etim yırtıldı, zincirler tamamen kendi kanımla bulandı ama durmadım.

Burada savaşmak ya da kaçmak gibi verdiğimiz her anlık tepkiye göre konumumuz amansız bir listeye kaydediliyordu. Hangi göreve getirileceğimiz, gelecekte ne amaçla kullanılacağımız, tamamen bu anlarda sergilediğimiz kişilik analiz edilerek belirleniyordu. Fakat hala o büyük soru işareti kafamda asılıydı: Biz neyle savaşacaktık?

Bazı insanlar dışarıda birer asker olarak ellerinde silahlarla gezerken, biz neden bu kanlı işkence alanında çile dolduruyorduk? Bizi neye, hangi gizli kritere göre kategorize etmişlerdi, bir türlü anlamıyordum.

"Poyraz... Keşke beni tanısaydın," diye mırıldandım boşluğa doğru. "Bana yardım edemezdin, bunu biliyorum evet... Ama en azından kendimi bu devasa okyanusun ortasında yapayalnız kalmış bahtsız bir karınca gibi hissetmezdim."

Evet, çok iyi biliyordum; bir karınca o uçsuz bucaksız okyanusta eninde sonunda boğularak ölürdü.

Ama yine de içten içe ona kızamıyordum. Burada, bu kapkara duvarların ardında milyonlarca insan vardı; illaki birileri dışarıdaki hayatından tanıdığı bir yüzle denk düşmüştü bu dehlizlerde. Birbirini tanımayan, geçmişi silinmiş tek ikili biz değildik ya, bu aşikardı işte.

Tam o sırada, dört bir yandan yükselen o korkunç çığlık sesleri, beynimize zerk edilen sinyalin gücünü hafifçe bastırır gibi oldu. Bunu fark eden yetkililer, sistemin sesini ve frekansını çok daha güçlü, çok daha yıkıcı bir seviyeye çıkardılar. Bu sefer üzerime tek bir korku değil, hayatım boyunca kaçtığım tüm o dehşetler aynı anda, bir sel gibi salındı.

Bir yanımda, bana nefret dolu gözlerle bakan, elleri kelepçeli abim dikiliyordu. Diğer yanımda, ağzından salyalar akıtan azgın, kuduz bir köpek hırlıyordu. Öte yanda vahşi hayvanların pençe sesleri duyulurken, tam karşımda ise üzerime doğru dalga dalga gelen zifiri bir karanlık vardı. Ve o karanlığın içinden, üzerime doğru hızla sürünen büyük, iğrenç fareler ve devasa örümcekler... Ben ise tüm bu kabusun tam ortasında, küçük bir toz tanesi gibi tir tir titriyordum.

"B-ben... Ben ne yapacağım şimdi? Ne olur bir mucize olsun..."

Ellerim zangır zangır titriyordu, nedenini bilmiyordum ama dizlerimin bağı bir anda çözülüverdi. Oysa buradan, bu yaratıklardan uzaklaşana dek durmaksızın kaçmam gerekiyordu. Ama mecalim kalmadı ve büyük bir gürültüyle yere düştüm. Kaçamıyordum... Bağıramıyordum bile, sesim boğazımda düğümlenmişti.

Hepsi aynı anda, büyük bir vahşetle üstüme üstüme geliyordu. Abim, geçmişte ona yaptığım her ne varsa bağıra çağıra yüzüme vuruyor, elindeki o ağır demir kelepçelerle yüzüme sert tokatlar indiriyordu. Acıyla arkamı dönüp kaçmak istedim. Ancak arkamı döndüğüm o salise, ağzından beyaz salyalar akarak hırlayan sivri dişli bir köpek, boynumu koparmak için üzerime doğru amansız bir hamle yaptı.

O an, tek kurtuluşun ve kaçışın o zifiri karanlığa sığınmak olduğunu anladım. Bana doğru gelen o iğrenç örümceklere ve farelere kesinlikle bakmamam gerekirdi; en azından cüsse olarak benden küçüklerdi, kendimi böyle avutmaya çalıştım. Ama lanet olsun ki, saniyeler içinde o yaratıkların kulaklarımın içine ve sırtımın derisinin altına doğru sinsice girdiklerini hissettim. Bütün bedenim, etim delice kaşınıyordu.

Can havliyle koşarak kendimi o karanlığın koynuna bıraktım.

"B... Bu olamaz, hayır! Kurtulmak istiyorum!" diye haykırdım nefes nefese. "ÇIKARIN BENİ! Çıkarın diyorum buradan! İMDAT!"

Fakat o koyu karanlığın içine girdiğim halde, tüm o kabuslar hala arkamdan gelmeye, beni sıkıştırmaya devam ediyordu. Şimdi hem kör bir karanlığın içinde yapayalnızdım hem de kendi korkularım tarafından nefes alamayacak bir çıkmaza feci şekilde kıstırılmıştım.

Sanki içi nemli toprakla doldurulmuş dar bir tabutun içine canlı canlı gömülmüşüm gibiydi; nefes almak, hareket etmek, hatta tek bir kelime konuşmak bile imkansız hale gelmişti. İçim amansızca bunaldı, ruhum daraldı. Gitmek istiyordum buradan, sadece gitmek...

Artık kaçacak tek bir karış yerim kalmamıştı; tüm korkularımla burun burunaydım.

Tam o ölümcül eşikte, başımı yukarıya doğru kaldırıp karanlık gökyüzüne doğru derin bir nefes aldım. Annem, küçükken okuldan eve çocuklardan dayak yiyerek, ağlayarak geldiğimde her zaman saçlarımı okşar ve derdi ki: "Kaçmak sadece meseleyi uzatmaktır kızım. Kurtulmak mı istiyorsun? O halde savaş. Kaçmak sadece acizliktir."

Zihnimde çakan bu cümleyle birlikte içimde uyuyan o vahşi güç uyandı.

"Artık yeter!" diye kükredim karanlığa doğru. "Sizden korkmuyorum!"

Büyük bir hışımla ayağa kalktım. Üzerime atılmak üzere olan o kuduz köpeği ellerimle tutup fırlatmak için öfkeyle eğildiğimde, hayvanın bedeni parmaklarımın arasında bir toz bulutu gibi dağılıverdi. Aynı şeyi sırasıyla, büyük bir inatla tüm korkularıma karşı uyguladım; üzerime gelen örümcekler, o iğrenç fareler ve vahşi hayvanlar... Hepsi dokunuşumla havaya karıştı. Bunların hepsini, onların o sahte gözlerinin içine dimdik bakarak başarmıştım.

Ancak sıra abime gelince, bu iş o kadar da kolay olmadı. Korkumu, aslında bunca yıldır içimde büyüttüğüm o amansız vicdan azabımın beslediğini ancak o an idrak edebilmiştim.

Gözlerinin içine, o tanıdık çehreye baktım. Ağır adımlarla ona yaklaştım ve elimi şefkatle yanağına koydum:

"Özür dilerim..." dedim, sesim sarsılarak.

"Yazıklar olsun..." dedi abim. Dudaklarından dökülen son sözü bu oldu ve o an, o da diğerleri gibi havaya karışıp yok oldu. Ve haklıydı; tüm bu yaşananlar, bu çekilen çileler bana sonuna kadar müstahaktı.

İnsanlar zekalarının yüzde yüzünü asla kullanamazlar; çünkü kullandıklarında delirmekten, o ağır yükün altında ezilmekten başka çareleri kalmaz. Her şeyi tamamen anlamak, her sırra vakıf olmak düşündüğümüz kadar basit ya da her zaman aleyhimize olacak bir durum değildir. Tıpkı zekamız gibi, fani gücümüzün de yüzde yüzünü normal zamanlarda asla açığa çıkaramayız. Gerçek potansiyelimizi, o saf gücümüzü kullanabileceğimiz hayatta tek bir an vardır; o da ölüm korkusuyla, o mutlak sonla burun buruna geldiğimiz o dehşet anıdır.

Yaptıklarımızdan ya da kendimizden ne kadar nefret edersek edelim, yaşamayı kendimize fazla bulup ölümün soğukluğunu arzulasak bile; o son nefes yakımıza yapıştığında içgüdüsel olan o en ilkel, en vahşi semptomlarımız ortaya çıkar. İnsan, gerçek potansiyelinin farkına ancak o ölüm döşeğinde varabilir.

Nihayet... Beynimin içini tırmalayan o sinyal sesleri tamamen susmuştu. Ağır postal sesleriyle bana doğru yaklaşan bir asker, sert bir hamleyle bileğime kırmızı renkli bir barkod yapıştırdı.

Gözündeki o teknolojik gözlüğü yavaşça çıkarıp, telsizle üst rütbesine o buz gibi raporu verdi:

"249, dördüncü evre tamam."

Beni o ağır demir zincirlerimden çekip çıkardıktan hemen sonra, yerime üçüncü evresini henüz yeni bitirmiş olan bir başka talihsizi getirdiler. Gözleri, gecenin o koyu karanlığında rüzgarla savrulan mahzun bir yaprak tanesi gibi yemyeşildi. Yaşadığı o ağır işkenceler ruhunda, bedeninde silinmez, derin izler açmışa benziyor diye düşündüm; zira gözleri yeşilin en koyu, en hüzünlü tonuna bürünmüştü. Kıvırcık saçları darmadağınık bir şekilde dökülüyor, sıradaki o vahşi işkencesine kendisini çaresizce teslim ediyordu. Bu evreyi benden çok daha geç bitirmesinin yegane sebebi, beyninin kıvrımlarının bizimkinden çok daha karmaşık, çok daha derin olmasıydı belki de. "Zavallı adam" diye geçirdim içimden.

Sanırım benim için artık beşinci evreye geçiş vakti gelmişti.

İçimde yeni, çok daha vahşi bir işkence alanına götürüleceğimin korkusu varken, kendimi aniden dar ve küçücük bir hücrenin içinde buldum; kapı üzerime büyük bir gürültüyle kilitlendi. İçimden avazım çıktığı kadar "Çıkarın beni buradan!" diye haykırmak, o demir kapıyı yumruklamak geliyordu. Ama kendimi zorla frenledim; bilincimin hala yerinde olduğunu, her şeyi net bir şekilde hatırladığımı onlara asla belli etmemeliydim.

O gün karşıma çıkan, gerçek mi yoksa bir yanılsama mı olduğunu hala çözemediğim o esmer kız bana tam olarak bunu tembihlemişti. Belki bu hücre de bana kurulan yeni bir tuzaktı, beni deniyorlardı... Ama şu an için elimde bundan daha mantıklı, daha güvenli bir plan yoktu.

Şimdi tek yapmam gereken, bu pislik, iğrenç ve lanet odanın içinde bilincimi kaybetmeden, delirmeden öylece durabilmekti.

"Off... Başım çatlıyor."

Kendi kendime, belki de bir sonraki aşama için biraz dinlenmem, kendimi toparlamam adına beni buraya kilitlediklerini düşündüm. Beni buraya kapattıklarına göre, hala bilincimin yerinde olduğundan, tam olarak teslim olmadığımdan feci şekilde şüpheleniyor olmalıydılar.

"Neyse... Artık daha fazla düşünmek istemiyorum," diyerek kafamı derin bir nefesle karşı duvara doğru çevirdim. İşte tam o saniyede, burasının bir dinlenme yeri değil, bizzat o bahsedilen beşinci evrenin ta kendisi olduğunu dehşetle fark ettim. Bir de salak gibi beni dinlendireceklerini düşünmüştüm, ne büyük bir gaflet...

Kapıyı bilincim yerinde olduğu için değil, buradan hiçbir şekilde kaçamamam için üzerime kilitlemişlerdi demek. Bileklerimdeki o ağır zincirlerin yerine, şimdi bu taş duvarlar ve kilitli demir kapı geçmişti. Zincirin yerine kilit...

Bari... Bari bir dakika olsun nefes almama izin verilseydi. Tamam, geçmişte yaptıklarım yüzünden kendime feci şekilde kızgındım, kendimden nefret ediyordum ama bu yapılanlar... Bu kadarı gerçekten çok zalimceydi. Bana, benim gibi bir günahkara bile yapılacak cinsten değildi bu zalimlik...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.