Son dersin son zili çaldığında herkes sınıftan fırladı.
Rin her zamanki gibi ağırdan aldı.
Kalabalığın geçmesini bekledi.
Ama bu sefer arkasında kalanlar vardı.
Tuvalet yolunda, köşede.
Üç kız.
Daha önce çok dikkat çekmemişlerdi ama fısıldaşmaları tanıdıktı.
Sinsilikle dolu.
Rin tam tuvalete girerken biri onu bileğinden tuttu.
Çekmeye çalıştı, ama kızlar ondan hızlıydı.
“Yalnız takılmayı mı seviyorsun?”
"Yoksa kendini diğerlerinden akıllı mı sanıyorsun?"
"Bu okulda dışarıdan gelenlerin havası uzun sürmez, bil istedik."
Bir diğeri çantasını kaptı, içindekileri yere döktü.
Defterleri, kalemleri, simidi sarılı poşeti yere saçıldı.
Birisi defterine su döktü.
“Bak, yazacak bir şeyin kalmadı. Belki artık konuşmayı öğrenirsin.”
Sessizlik.
Rin donmuştu.
Tepki verememişti.
Ama bu sefer… biri daha vardı.
Celeste, tam arkasındaydı.
Hiçbir şey demedi ilk başta.
Sadece yürüdü, bir kâğıdı yerden aldı.
Parmaklarını silkeledi.
“Bu ne çocukluk?”
Sesinde küçümseyici bir ton vardı, ama kızlara değil, olanlara karşı.
Bir bakış attı.
O kadar netti ki.
Sözsüz bir tehdit gibiydi.
Kızlar sustu, baktılar, sonra başlarını eğip uzaklaştılar.
Celeste eğildi.
Defterleri toplamaya başladı.
Rin hâlâ bir şey dememişti.
Ama bu kez...
Bu kez bir kelime döküldü dudaklarından, çok yavaş.
“Teşekkür ederim.”
Celeste başını kaldırdı.
Şaşırdı.
Ama yüzünde belli etmedi.
Ayağa kalktı, Rin’e uzattı eşyalarını.
Sonra göz kırpmadan:
“Bugünlük kahramanlık kotam doldu. Ama... açsan, bir pizza ısmarlayabilirim.”
Rin gözlerini kaçırdı.
İlk başta ‘hayır’ demeye hazırlanıyordu.
Ama sonra, poşeti hatırladı. Simit... ıslaktı.
“İki dilim olur.” dedi kısık sesle.
Celeste gülümsedi.
İlk defa.
İki farklı dünya, yan yana yürüdü.
Birbirlerine dokunmadan.
Birbirlerini tanımadan.
Ama... aynı yöne doğru.