“Eğer savaş kaçınılmazsa, ölümü cepte tutacaksın.
Ve eğer aşk kaçınılmazsa, zaten bir savaştasın.”
Zafer dediğin, imkânsızlıkların dolu olduğu bir mücadelen doğar.
O yüzdendir ki güçlüyken kazanmak değildir, marifet…
Yenileceğini bildiğin halde çarpışmaya devam etmek,
Sırtındaki bıçaklar ciğerlerine batarken ayakta kalabilmek ve bir sonraki darbeyi daha almadan kabullenmektir marifet.
Kan, duman ve tufandanın ardındadır zafer.
İşte şimdi buradayız, savaşın içinde,
Ve o her yerde…
Toprağın üstünde ve gökyüzünün altında
Yenilgi dediğin her yerde,
Zihnin içinde ve silahın namlusunda
Ama zafer, o kan duman ve tufandan yoğrulan benim içimde
Tam da bu yüzden sevgili şeytanlarım cehenneme ant olsun ki bu savaşı ben kazanacağım.
7. Oğul
MARCUS-ONUR
Sesi hala kulaklarımdaydı.
“Bana söz verdin, beni bırakamazsın.”
“Lütfen…”
Yalvarışı korku doluydu.
Acısı solukların akıyordu.
Bedenimdeki eli çaresizlikle titriyordu.
Hepsini lanet bir şekilde kendi içimde hissediyordum.
“Senden alacağım bir dilek hakkım vardı.” Hıçkırdı.
“Beni bırakma!”
“Lütfen…Lütfen, lütfen…” bana değil, Tanrı’ya yalvarıyordu.
Bir dilek hakkı vardı bu doğruydu, yarışmıştık ve o kazanmıştı ama ben Tanrı’nın beni sevdiğinden şüpheliydim.
Sonra sesi uzaklaştı, bedenimi sürüklediler, kaldırdılar ve indirdiler. Hava değişti artık yağmur yoktu, batikonun kokusu her yerdeydi.
Kanım içimde ağırlaşıyordu, tüm hücrelerim hayatta kalabilmek için iş birliği içindeydi, insan fizyolojisi her zaman yaşamın akışta olan kıyısına tutunmak için tasarlanmıştı.
Şeytanı kovan, Tanrı tarafından.
Yine şeytanı ve insanı yaratan Tanrı tarafından…
Cenneti ve cehennemi icat eden Tanrı tarafından.
İnsan anatomisi tam bir deha işiydi.
Muntazam bir tasarım.
Organlar, sistemler ve iskelet…
İlk ya da son insan veya evrensel teorileri boşverin.
Hikayeleri, destanları ve söylentileri…
Yok Âdem elmayı yemişte, yok Havva ademi kandırmışta…
Lilith gelmişte, şeytan yılana dönüşmüşte…
Size tek bir gerçek,
Tanrı tüm bu hikâyenin sonunda sadece Şeytan’ı affetmeyecekti.
Ben ise onunla çalışıyordum.
***
Ben karanlıktım Ahsen ise aydınlıktı ama ayrı değildik aksine tamamen bana aitti. Artık bundan emindim.
Ne Pars Tuna’ya ne de bu koca eve, geceye ait olan ay gibi sadece bana ve benim olan her şeye aitti.
Eğer hemen yanımda olmasaydı ve ben hayatımda seneler sonra ilk kez birinin hayatını bu kadar önemsemeseydim, kaosun ortasındaki herkesi düşünmeden yakardım.
Ama elbette öyle olmadı. Çelik yelekten dokuma gömleği delen merminin hangi silahtan çıktığını iyi biliyordum.
KSR50, Sürgü modelli bir sniper. Gecenin içinde gizlendiği yerde onu görmenin mümkün olmayacağı türden alt zemini destek aparatlı olan ağır bir teçhizat!
Onu kimin kullandığını biliyordum, tetiğe kimin bastığını, merminin hangi alaşımlardan yapıldığını, saatte kaç km hız aldığını ve tahribat gücünü hepsini ama hepsini biliyordum çünkü o silahı Amerika’dan adaya getiren bendim.
Lanet olası!
İçimde yanan alevlerin sebebi o silahtı.
Benim silahım.
Merminin kaslarımı ve damarlarımı parçaladığını hissetmiştim. İlk başta sıcaktı ama sonra tüm dokularımı buza kestiren bir acıydı.
Anlık başlasa da, kalıcıydı.
Onca kargaşanın ortasında gördüğüm son şey ise tüm bu ateş çukurunun ortasında cennetten bir parçaydı.
Bir günahkarın asla elde edemeyeceği, yasaklı olandı.
Okyanusun tepesindeki sisli gökyüzünü anımsatan, griye yakın mavi gözler… Çölün ortasında bir serap, dipsiz karanlığın içinde çıkışı gösteren ışık huzmeleri, erişilmesi imkânsız olandı.
Hem bir yanılsama hem de gerçekti.
Buradan sağ çıkmalıydım, o gözlerin sahibi için tam da bu yüzden bilincimin karanlığa gömülmemesi için anda kalmaya çalışıyordum.
Bedenim üzerine beton dökülmüş gibi ağırdı ama kapalı gözlerimin aksine kulaklarım açıktı.
Soğuk odanın içindeki katı ama vakur bir ses yankılandı.
“Çekirdeği kandan göremiyorum.”
Bip, bip, bip…
“Katater!”
“Spanç!”
Boğuk sesin sahibi ise nefes nefeseydi.
“Çok fazla kan var.”
“Yine de çok kuvvetli.” Dedi vakur sesin sahibi, onu tanıyordum. Pars Tuna’nın şahsi doktoru. O adamla ilgili elimde koca bir dosya bilgi vardı.
Op. Dr. Zamir Hancıoğlu.
Silahlı yaralanmalarda tam bir profesyoneldi. Gata’nın eski emekli hekimlerindendi ve uzun zamandır da Pars Tuna ile çalışıyordu.
Ne ironi ama!
Öldürmek için vaktini beklediğim adamın doktoru beni hayatta tutmak için var gücüyle çalışıyordu.
Bunu isteyenin Ahsen Tuna olduğundan emin olsam da Köprü Kralı’nın da şu an için dirimi ölüme tercih edeceğini biliyordum.
Pembe Tavşan, Onur Baran’ı hayatta tutmak istiyordu.
Pars Tuna ise Yedinci Oğulu.
Onlarca hayat yaşamış bedenim şu an aciz olsa da ben derin uykudayken bile bana hizmet eden devasa sistemden tüm düşmanlarım habersizdi.
Ama habersiz olmaları aptal oldukları anlamına gelmiyordu.
Pars Tuna asla küçümsenmemesi gereken bir adamdı ve her ne kadar Ulter canavar gibi görünse de Köprü Kral’ı tam bir kuzu postu giymiş kurttu.
Kan, acı, ıslaklık ve okyanusun gökyüzü ile kesiştiği grilikteki bir çift gözdü beni tutan.
Bilincim suyun üzerinde yüzüyordu, zihnimi dibe çekmeye çalışan karanlığa dirensem de karanlık çok cezbediciydi.
Bip, bip, bip… ve bir fokurdama sesini takip eden soğuk bir koşturma vardı etrafımda. Tenime dokunan silik dokunuşları hissediyordum.
“Bistürü.” Dedi o katı sesin sahibi. Hepsinden daha yakında bana. Öyle ki içimde parmakları dolaşıyordu.
“Çok kan kaybetti.” Diye ekledi başka biri.
“Buraya hemen iki ünite daha 0 Rh negatif.” Dedi adam.
“Zamir hocam Pars Bey, Onur Bey’in durumu soruyor?” diye araya girdi başka bir ses.
Tepemdeki adam duraksadı.
“Kritik.” Dedi kuru bir sesle, memnuniyetsiz ve yılların tecrübesine rağmen stresliydi.
Bip, bip, biiip…
“Şoku getirin.” Diye bağırdı hemen ardından ve sonra tüm sesler soldu.
***
Hissediyordum onu, ölümü hani… uzaklarda değildi ama yine ellerimin arasında da değildi. Sırtımda geziyordu, şah damarıma üflüyor, ben buradayım Baran Akbulut diyordu.
Onlarca isimden önce aslında kim olduğumu biliyordu.
Bir film izliyordum şimdi. Başı, sonu olmayan. Sahnelerin karıştığı.
Anneme bir soru sormuştum ve o da anlatıyordu, yüzü ölümden uzak bir şekilde parlasa da gözünün altındaki morluğu seçebiliyordum.
“Anne Tanrı bizi cennete, babamı da cehenneme mi koyacak?”
Şefkatle yüzüme baktı. Her annenin yavrusuna baktığı gibi. Görünmez beyaz kanatlarının arasına beni alıp sonsuza dek tüm kötülüklerden saklamak istiyormuş gibi…
Oysa bilseydi oğlunun o kötülerin adından dahi korktuğu birisi olacağını!
“O nereden çıktı gel bakayım buraya.” Dedi beni dizine oturtup. “Çocuklar belli bir yaşa kadar soyut kavramları doğru algılayamazlar. Yanlış çıkarımlar yapabilir, korkabilir, algıyı somutlaştırmak için yapmamaları gereken şeyler yapabilirler.”
Tanrı, günah, şeytan, ölüm, ruh gibi soyut şeylerden bahsediyordu.
Ölünce onu seven tanrısına kavuşup cennete gideceğine inanan bir çocuğun camdan atlamasından örnek verdi. Annemin yüzündeki korku öyle belirgindi ki…
Böyle bir şey yapacağımdan korktuğunu hemen anladım.
Oysa evimize her akşam gelen daha tehlikeli bir şey vardı, beni her fırsatta dilendirmeye ya da mendil sattırmaya gönderen bir zebani ile yaşıyorduk.
Bizi o adamdan koruyamasa da annem bazı sorularımı hep büyümeme ertelerdi.
Anı dehlizim bulandı ve başka bir ana düştüm.
Annemle bir film izliyorduk. Birlikte olduğumuz ve güldüğümüz ender anlardan biriydi. Filmde şöyle bir sahne vardı.
İyi adam vurulmuştu, ölüyordu ve tüm mutlu anılar gözlerinin önünden şerit misali hızla geçiyordu.
Göğsümün ortasında bir acı hissettim ve bu bir anı değildi bu gerçekti, şu ana aitti.
Şimdi kötü adam vurulmuştu ve tüm kötü anılar gözlerimin önünden şerit misali geçiyordu.
Bilincim, beni yeniden başka bir ana fırlattı.
Beş yaşında aç bırakılıp, dövüldüğümü izliyordum kapalı gözlerimin ardındaki perdeden. En eski hatıralar taptazeydi. Yediğim onlarca dayaktan birisiydi, oysa sadece annemi dövememesini istemiştim. Hayatta beni seven tek varlığın zarar görmesi içimde küçük bedenimden onlarca kat büyüklükteki öfkeyi uyandırıyordu.
O öfkeyi damarlarımda hissediyordum çünkü ona benzer bir duygu daha birkaç saat önce içimde akıyordu.
Alıkoyulan bedenimi kaldırmak istedim ama ruhum çok uzaklardaydı. Üzerimde tonlarca ağırlık vardı, içime dolan rüzgârı hissediyordum.
O çocuk yeniden döndü. Ağzının kenarından süzen kanın tadını alıyordum. Saçlarından sürüklendiği için ağrıyan başı zonkluyordu. Annesi ona sarılmış ağlıyordu ama o kalkıp annesini o adamdan korumak istiyordu ama yapamazdı ki annesi ölmüştü.
Bilincim bulanıktı.
Hatırlar birbirinin üzerine devrilmeye başladı. Yaşamın alacak defteri sayfalarını hızla çeviriyordu.
Şimdi küçük bir çocuğun gözlerinden bakarken hayatım gözlerimin ardında akıyordu.
Ölümüne dayak yiyip hayatta kalmayı başardığımda, sokaktaki çocukların yaktığı varilin içindeki ateşten de korkmuyor, ellerimi yakmak pahasına sırf ateş soğuğu etrafımızdan biraz daha uzaklara defetsin diye odunları alevlerin içine atıyordum.
Ellerim yanıyordu ama ısınıyordu da. İşte o zaman ateşi sevmiştim, cehennem uğruna hem de.
Merhamet bizim gibilere uğramıyordu. Arabaların camlarını silen, mendil satan, dilendirilen o çocukların hiçbiri kendisine bilmem kaç kuruş olan bir simit bile alamıyordu.
Yaşayacak kadar yediriliyor, öldürülmeyecek kadar dövülüyor ve gururu hiç yokmuşçasına aşağılanıyordum.
Her şey çok hızlı oluyordu.
Kar yağıyor üşüyordum.
Sonra birden o içi ateşli odunların dolu olduğu varilin içinde yanıyordum.
Bu zavallı çocuğa kimse tanrıdan bahsetmemişti ya da onun cennetinden. Ben cehennemle ve o cehennemin şeytanına hizmet edenlerle daha doğduğumda tanışmıştım.
Yedinin yedisi… derdi annem bana ne zaman pasta alacaksın diye sorduğumda.
Yedinin yedisinde öldü annem ve yedinin yedisinde buladım elimi kana.
Oysa ne silik ama ne ağır kelimeydi ölüm.
Var ama gösteremiyorsun orada duruyor ama defedemiyorsun.
Geçmişin en derinlerindeydim.
“Anne.” Diye inledim.
Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu, kaldırım kenarında yatan beyaz elbiseli kadının elbisesine bulaşan kırmızı kan öbek öbek beyaz kumaşın üzerinde pembeye dönüyordu.
Dizlerimin üzerine çöktüm ve güzel yüzünü ellerimin arasına alıp kendime çevirdim. Güneşi kıskandıran gözleri solmuş, yarı açıktı, Dudaklarının kenarından sızan kan boynuna akıyordu.
“Baran.” Hırıltılı sesi ifademdeki acıyı onla çarptı, dudakları aciz bir gülümsemeyle gerildi. Oysa artık bizim için mutlu olma zamanıydı. Daha yeni kurtulmuştuk o alkolik kötü adamdan, okula gidiyordum ben başarılıydım, zekiydim.
Öğretmenlerimin söyledikleri annemi mutlu ederdi, umutla doldururdu.
Kurtaracaktım onu ben.
Hıçkırdım. Yola saçılmış pastaya baktım, annemin katilinin ayağıyla ezip, arabasına binip kaçtığı yola baktım.
“Neden?” çaresizliğim üzerimden akarken etrafımızdaki koşturmanın faydasız olduğunu annemde bende biliyorduk. Kan öyle çoktu ki…
Bir el dokundu omzuma.
Başımı kaldırıp ona baktım.
Ulter, elime bir silah verdi.
Yedinci ayın yedisiydi.
İlk kez birini öldürdüm.
Katil aracı oldu ve ölüm annemi aldı.
O katilin ölümü oldum ve sonra onlarca katilin de…
Kimdim ben?
Baran mıydım? Clark mı? Antonio mu? Rob mu?
Onun sesini işittim sonra.
“Onur.” Dedi.
Kalbim titredi.
Ölüyor muydum?
Hayır!
Onu korumalıydım…
Ulter’dan
Hikmet’den
Marcus’dan
Kendi kanımın kokusunu alıyordum, onlarca değişen kimliğe, yıllarca aşınan benliğime rağmen aslında kim olduğumu biliyordum.
Nereden geldiğimi.