Aşk Mezarlığında Bir Sürgün
İnsanın kendi zihni, bazen dünyanın en ücra, en soğuk sürgün yerinden daha amansız bir zindana dönüşebilir. Arthur için Londra, coğrafi bir mekan olmaktan çıkmış, bizzat kendi iç dünyasının, o hiç iyileşmeyen melankolisinin somut bir yansıması haline gelmişti. Şehrin üzerine çöken o gri sis, aslında Arthur’un bilincini kuşatan o devasa belirsizlikten başka bir şey değildi.
Yıllar, Arthur’un ruhundan çok şey koparmıştı ama bir tek şeyi, Eleanor’un hayalini asla söküp alamamıştı. O, başka bir yerde, bambaşka bir gökyüzünün altında ömrünü tüketirken; Arthur burada, onun hiç bilmediği bir yalnızlığın içinde nefes alıyordu. Ne garip bir psikolojik paradokstu bu: Bedenleri birbirinden fersah fersah uzaktı ama gönülleri aynı görünmez iplerle birbirine bağlı kalmıştı. Arthur, bu amansız hasretle yaşaya yaşaya artık ihtiyar bir bilgeye dönmüştü. Kimselere derdini soramamış, antik bir merhamet ararcasına sığındığı o sessizlikte, kendi deliliğini bir zırh gibi kuşanmıştı. Boğazında düğümlenen o isim, ne kadar zaman geçerse geçsin çözülmüyordu. Sevenlerin çoktan kavuşup kaybolduğu bu dünyada, Arthur sadece bir hayali seyretmekle mühürlemişti ömrünü.
Bir akşamüstü, odasının loş ışığında aynadaki aksine baktı ve derin bir felsefi hesaplaşmanın tam ortasında buldu kendini:
“Hiç kimse veremiyor bana senin gözlerini, Eleanor. Acıyorum saçma sapan yaşamak isteyen şu eski günleri tek başına taşımaya. Keşke o kara gözlerini hiç görmeseydim... Keşke o gözleri çılgınca sevmeseydim. O zaman bu gönül, bir aşk mezarlığından farksız olmayacaktı belki de.”
Çaresizliğin Son Sayfası
Arthur, dairesinin soğuk zemininde biriken anılarına baktı. Hatıralar, sonbaharda ağaçlardan dökülen ölü yapraklar gibi üzerine serilmişti; her biri bastıkça çatırdıyor, ruhunda yeni yaralar açıyordu. İçindeki o virane gönülde ne yazık ki artık ne bir arzu canlıydı, ne de beslediği o büyük aşkta derman kalmıştı. İçinde, kendisini bu karanlıktan çekip çıkaracak, onu yeniden hayata bağlayacak hiçbir ümit yoktu. Bu ümitsizliğin, ona ömrü boyunca sürecek bir çaresizlikten başka bir şey getirmeyeceğini çok iyi biliyordu.
Masanın üzerindeki boş kağıda, sanki son saatini yaşıyormuş gibi büyük bir teslimiyetle yazmaya başladı. Kalemi, ruhunun labirentlerinde dolaşan o ağır depresyonun ritmiyle hareket ediyordu:
“Bir sabah veda edeceğim artık bu sensizliğe, Eleanor. Elveda diyeceğim yıllardır tek başıma çarpıştığım bu çaresizliğe. Aşkın içimde gürül gürül akan bir ırmaktı eskiden; şimdi ise o koca nehirden tek bir zerre bile kalmadı gönlümde. Ömrümü verdim sana, ama biliyorum, bu son günümde seni unutmak zorunda kalacağım. Çünkü yıkılmış bir gönülle, artık bu amansız hayatla ve aşkla savaşacak gücüm yok.”
Dışarıda, Londra’nın bitmek bilmeyen gecesi hüküm sürüyordu. Arthur, aşk denen bu oyunun aslında yıllarca süren ve asla uyanılamayan en büyük rüya olduğunu biliyordu. İnsan, ömrünü bir sevgiliye feda ettiğinde bir daha asla gülemezdi. Yaralı gönüllerle sevenler, bir daha asla aynı saflıkla sevemezdi.
Arthur, gözlerini kapatırken içindeki o sarsıcı gerçeği fısıldadı:
“Hiçbir ümit yok içimde yeniden severim diye... Sana hasret olmak, bana bu hayatta verilen en güzel, en ağır hediye olarak kaldı. Tekrar dönebilir miyiz dersin o ayrıldığımız puslu geceye? Biliyorum, bu bitmeyen bilmeceye ancak ecel son verecek. Yeniden ararsa insan ilk aşkı, ömrünce bir daha asla bulamaz. Ve ben, o ilk aşkın karanlığında, senin gözlerinin o dipsiz mezarlığında kalmayı seçiyorum.”