İçeriğe geç

Son Bir Şans Dile

Bölüm 5 · 28 dk okuma

Son Bir Şans Dile

Bölüm 5

4. Bölüm: Benim Azap Çekme Sebebim Sen Olma

Yaşar, kendisini belli ettiği için kendine içinden lanetler okuyarak tam anlamıyla salonun ortasındaki büyük ihtimalle birinin kontrolü altındaki bu adama döndü. Tam ona bir şey söyleyeceği esnada, adamın arkasındaki tanıdık yüzü görmesiyle gafil avladı. Elinde silah tutan adamın arkasındaki kişi Açelya'ydı ve saçları dağılmış şekilde, göğüs kafesi hızla inip kalkarken iki eliyle sıkıca tuttuğu silahını adama uzatmıştı.

"Bilmem," dedi Açelya sakin bir sesle. "Senle mi başlasak?" Adam yakınından gelen bu sesle arkasını döndü ve yalnızca bir saniye kadar Açelya'nın konur gözleriyle göz göze geldi ve aynı anda Açelya'nın silahından çıkan tek bir kurşunla adamı alnından vurarak öldürdü. Adam geriye doğru düşerken bir anda kafasını mermere vurdu ve beyaz mermer kırmızıya boyandı.

Yaşar şaşkınlıktan nutku tutulmuş ve renkleri atmış bu insanlara bakarken bir anda polis kimliğini çıkardı. "Polis! Herkes burayı boşaltsın, acilen!" Herkes söylenmeler, bağırışmalar ve gürültü içinde tek tek dışarıya döküldü.

Afra bir elini arkasına attı ve geri geri yürüyerek kendi etrafında ters bir daire şekli çizmeye başladı. "Buradalar," dedi Afra kısık ancak herkesin duyabileceği bir sesle. "Her an bir kurşun birimizi öldürebilir. Hazır olun."

Yaşar gövdesini hızla sağına çevirdi ve bir el ateş etmesiyle bir adamın inlemesi duyuldu. "Biri gitti, bini kaldı," dedi Yaşar. Herkes silahını çıkarırken, Barçın Afra'yı arkasına aldı.

"Sakın bir çılgınlık yapıp merminin önüne atlamaya kalkışma," diye onu uyardı Barçın. Afra'nın silahı yoktu ve buradaki zayıf halka oydu. Barçın silahını etrafında gezdirerek Afra'yı güvenli bir yere götürdü ve onu barmen masasının altına soktu. "Biri gelecek olursa kendini savun."

"Hadi ya," dedi Afra. "Ben halay çekmeyi planlıyordum."

"Şakanın sırası değil, ciddiyetin farkında değilsin. Buradan bir kişi eksik çıkmamak için uğraşıyoruz." Barçın son sözlerini de söyleyip tekrardan silahını etrafında gezdirerek temkinli bir şekilde ortaya geçti ve Yaşar'a sırtını verdiğinde ikisi sırt sırta yavaşça dönmeye başladılar.

Yaşar gülerek, "Kaderimizde böyle bitmesi de varmış," dedi.

Barçın, "Ben bitti demeden bitmez, şefim," diye karşılık verdi. "İlk kurşunu sıktınız, şimdi sıra ikincisinde. İkinci kurşundan sonra çatışma başlayacak."

"Buradan eksik ayrılabiliriz, Barçın. Bu yüzden sana bir şey söylemek istiyor..." Tam olarak Açelya'yı isabet alan kurşun onun yan dönmesiyle gözlerinin önünden geçip onu sıyırdığında, Açelya hiç beklemeden kurşunun geldiği yöne doğru iki el ateş etti.

Herkes bir kolonun arkasına koşup saklandı ve sırtlarını kolonlara verdiler. Açelya, Afra ile gözgöze geldiğinde ona eğilip bacağındaki silahı aldı ve ona doğru fırlattığında Afra silahı iki eliyle tuttu ve tek elini masanın üzerine koyup masanın diğer tarafına atladı. Afra masanın hemen yanında tek dizinin üzerine çöktü. Fulya başını uzatıp arkasını kontrol etti ve ateş ettiğinde ıskaladı. Onun başını uzattığını gören adam hedefini Fulya'ya çevirdi ve ateş etti. Fulya hızla kendini kolonun arkasına gizlediğinde adamın çıkmasını fırsat bulan Afra, adamı sol omzundan vurdu. Bu kez de Afra iki kişinin hedefi olmuştu.

Yaşar, "O adamda bir şey var, o vurulduğunda herkes saldırıya geçti," dedi. "O adama yönelin, yaralı." Bir anda aynı kolonun Barçın sağ, Yaşar sol tarafından çıktı ve ileriye doğru peş peşe silahlarını ateşlediler. Afra başının üzerinde yerde yuvarlanarak, Yaşar'ın hemen yanında bitti ve hiç beklemeden dizlerinin üzerinde aynı yöne doğru ateş etmeye başladı. Bu esnada onlar adamların dikkatini dağıtırken Açelya, adamların hemen sol tarafında bulunan kadına doğru silahını uzattığında kadın onun farkında değildi. Açelya tam tetiğe basacağı sırada tam önüne Çağıl geçti ve kollarını iki yana açarak, "Ateş etme," dedi.

Afra ona döndü. "Yeni eleman, vurulacaksın, çekil oradan!"

"Kafayı mı yedin, çekilsene!" Herkes bir ağızdan ona sesleniyordu.

Fulya etrafına bakınıp öne atıldı ve onu kolundan tuttuğu gibi kendisine çekti. "Bunu yapman için ya deli divane aşık olman lazım ya da bir deli!" diyerek onu azarladı, Fulya.

Çağıl, Açelya'ya döndü ve onun silahını tetiğe bastığı esnada diğer yöne çevirdi ve kurşun duvara çarptı. "Ne yaptığını sanıyorsun, sen?" diye bağırdı, Açelya.

"O benim kardeşim." Karşı taraftaki adamlardan silah sesleri gelmeye devam ederken, herkes durmuş sadece Çağıl'a bakıyorlardı.

"Ne dedin sen?" diye sordu, Afra sessizliği bozarak ve ayağa kalktı. Barçın, Afra'ya ateş edecek olan adamı fark edip önüne geçti ve adamı vurdu. Tam bu sırada Afra yürümeye devam ederken, Barçın ona etten kalkan olmuştu. Tam bu sırada karşı taraftaki kadının gözleri dolmaya başladı ve Çağıl'a baktı. Sağ gözünden bir damla yaş aktığında yanındaki sol omzundan vurulmuş adam ona göz ucuyla baktı.

"Ne duruyorsun?" diye sordu yaralı adam bir eliyle de kurşun girem omzunu tutarak. "Tetiğe bassana!"

Kadın istemeyerek de olsa titreyen elleriyle silahı kavradı ve parmağını tetiğin üzerine yerleştirdiğinde titreyen parmağı tetiğe baskı yapıp Çağıl'ı vurdu.

***

Uzun süren çatışmanın ardından sadece Çağıl kardeşi tarafından vurulmuş ve başka vurulan kimse de olmamıştı. Arabayla hastaneye giderken, Çağıl'ın başı Afra'nın kucağındaydı ve Afra'nın kıyafeti çoktan kana bulanmıştı bile. "Uyumamaya çalış," demeye devam etti, Afra. "Uyuma. Bilincin kapanmamalı. Uyuma, Çağıl!" Çağıl güçlüklü göz kapaklarını açık tutmaya çalışıyordu. Sağ böbreğine kurşun isabet etmişti. Afra, Yaşar'ın ona verdiği ceketi Çağıl'ın böbreğine baskı uygulayarak tutuyordu. "Uyuma..." Çağıl'ın gözlerinin kapanmasıyla sesi kısıldı. "Ya da uyu." Afra derin bir iç çekti ve ceketi bastırmaya devam etti.

"Daha hızlı sür," diye Barçın'a komut verdi, Yaşar. Barçın bununla birlikte gaza daha da bastı.

"Neyse ki kafasından veya kalbinden kurşunu yemedi," diye mırıldandı, Açelya. "Ama hâlâ şaşkınım. Çocuk 'o benim kardeşim' deyip kurşunun önüne atlıyor ve onu vuransa kardeşinin silahından çıkan kurşun."

Fulya gözlerini yumdu. "Tamam, daha fazla konuşmalayalım lütfen."

Açelya yanındaki Afra'ya döndü. "Sen o hareketleri nereden öğrendin?" diye sordu kuşkudan uzak bir sesle.

"Çocukluğumdan beri dövüş sporlarıyla ilgileniyorum ama hiç dışarıda kullanmam gerekmemişti," diye kısık sesle anlatmaya başladı, Afra. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi ve gözünden bir damla yaş tam da Çağıl'ın yarasının üzerine düştü. "Zor durumda kalınca bir anda her şey zihnimde beliriverdi." Çağıl kaarını çatarak mırıldanmaya başladı.

"Büge..." Dudaklarından zar zor dökülen bu birkaç harf bile çok şey anlatıyordu.

"Büge mi?" dedi Fulya. "Kardeşi olmalı."

Açelya yüzünü buruşturdu. "Kardeş deme şuna."

"Geldik," dedi Barçın. Arabadan inip Çağıl'ı kucağına aldı ve Yaşar da sedye getirmeleri için hastaneye ilerledi.

"Ağır yaralı, bir sedye lütfen. Acil." Hemşireler seferber olup Çağıl'ı sedyeye yerleştirdiler ve ameliyathaneye doğru götürdüler.

"Nasıl yaralandı?" diye hızla sordu hemşirelerden biri.

Yaşar, "Silahla," dedi. "Tek kurşun."

"Tamam, birazdan doktor bey de gelecek. Acil ameliyata alınacak, siz burada bekleyin lütfen."

Herkes hastanedeki oturaklara oturdu. "Bunu hangi insan kardeşine yapar, aklım almıyor?" Afra elleriyle yüzünü kapattı ve geriye doğru yaslandı.

Açelya, "Benim aklım artık hiçbir şeyi almıyor," diye yakındı ve sağ elinin üzerindeki kanlı yaraya diğer eliyle dokundu.

Fulya bunu fark edip, Açelya'ya döndü. "O ne zaman oldu?" dedi fısıldayan bir sesle.

Açelya elini açıp geri yumruk yaptı ve gözlerini eklemlerindeki kanlardan ayırmadı. "Tuvalette," diye kestirip attı.

Afra, "Adamı bulmamız artık daha kolay," dedi. "Sol omzundan vuruldu."

Yaşar küçümser bir kahkaha attı. "Ah, Afra onu bulmamız hiç kolaylaşmadı ve kolaylaşmayacak da. O, her kimse sırf kimliğini gizli tutabilmek için İstanbul'daki tüm adamları sol omzundan vurur." Ayağa kalktı ve tam karşılarında durdu. "Ben bu gece buradayım ama siz bugün çok yoruldunuz. Hepiniz evlerinize dağılın, eğer bir gelişme olursa sizi haberdar ederim."

"Bunu kabul etmeyeceğimizi sen de biliyorsun," dedi Barçın ona aşağıdan bakarak. "İstediğin kadar dene, benim için hava hoş."

"Arkadaşın olarak değil, şefin olarak sana gitmeni söylüyorum, Barçın." Barçın yanıt vermedi ve kan sıçramış ayakkabılarına bakmaya devam etti. "Barçın!" dedi Yaşar sesini yükselterek. Hastanedeki birkaç kişi ona dönüp baksa da sinirden gözü dönen adamın dikkatini çekmek istemediklerinden hemen kendi işlerine döndüler. "Sana git dedim," dedi tane tane.

Barçın başını kaldırıp ona baktığında Âdemelması iyice belirginleşti. "Bir daha söyle," dedi. "Evet, bekliyorum bir daha söyle. Gitmemi bir daha söyle, Yaşar. Hadi bir kez daha bana gitmemi söyle ve Ertuğrul'u arayıp planını yap ve yine bize haber verme."

"Böyle bir şey yok, çocukluk ediyorsun." Barçın sinir bozukluğu ile güldü ve önce sağındaki Açelya'ya sonra da solunda oturan Fulya'ya dönüp baktı.

"Çocukluk mu ediyor muşum?" Bir kaç saniye gözleri etrafta gezindikten sonra ayağa kalktı ve onunla aynı hizaya geldi. "Ertuğrul nerede, Yaşar?" Başını salladı. "Ben bilmiyorum, acaba sen biliyor musun?"

"Biliyorum," dedi Yaşar diretmeden.

"Güzel, peki onlar biliyor mu?"

"Bilmiyorlar."

"O hâlde?" Barçın kollarını açtı. "Neden bizden gizliyorsun? O çocuğun özelliği ne, ben bunu çok merak ediyorum." Arkasındaki iki kadına baktı. "Siz etmiyor musunuz? Ediyorsunuz. Söyle, Ertuğrul'u neden seçtin? Neden o veya neden bir kişi olmak zorunda?"

"Cidden bunu mu merak ediyorsun? Şu vaziyette mi?" Yaşar volta atıp tekrar aynı yerde durdu. "Söyleyeyim o zaman. Ertuğrul uzun zamandır izleniyor ve eğer bu işlere sizi gönderirsem o tek kalır ve işini bitirirler. Onu göndermemin sebebi de bu. O sırf Cennet için mi her Cuma namaza gidiyor sanıyorsun?" Dilini bir kez damağına vurdu. "Yok, kardeşim, Ertuğrul camide onu takip edenlere sahte bir rutin gösteriyor. Sabah beşte kalkıyor ve spor salonuna gidiyor. Ertuğrul hayatında bir kez bile spor salonuna gitmemiştir. Oradan çıkınca ehliyet kursuna gidiyor. Onun zaten bir ehliyeti var. Oradan çıkınca evine gidiyor ve tam iki saat sonra yetimhaneye gidiyor. Kimsesiz çocuklarla ilgilendikten sonra onları haftanın bir günü barınaklara götürüyor. Ya sonra? Sonra ne oluyor biliyor musun? Sonra depoya gidiyor, orada nişancılık çalışıyor. Sonra Cuma namazına gidiyor, orada bu hafta onları gördü. Arka taraftalarmış. Şimdi anladın mı neden sana çocukluk ettiğini söylediğimi? Şimdi git ve plana uy. Birazdan adamlar gelmiş olurlar, bu gece bu işi bitireceğiz. Ertuğrul'la. Asıl planımız buydu, o ihbar sadece tesadüftü ve işimize de geldi. Bu yüzden Ertuğrul ile enine boyuna düşünüp karar verdik ve bu planı oluşturduk. Adamlar Ertuğrul'un rutinini ezberledi ve onu ilk kez rutini dışında bir yerde bulma şansları oldu. Onlar şimdi buraya gelecekler ve onu hazırlıksız yakaladıklarını sanacaklar. Sana buna uy desem uyar mıydın, Barçın? Hayır. Ama o uydu, neden? Çünkü onun senin gibi bir yaşamı yok, kim ne derse o, oraya gider. Ne derse onu yapar."

"Git işlerini ona yaptır o zaman!" Barçın ayağı fırlayıp belindeki silahı ve vüzdanındaki polis kimliğiki Yaşar'ın eline tutuşturdu. "Al bunları da ona ver, istifa ediyorum." Gulya ve Açelya oturdukları yerden onlara şaşkınlıkla bakıyorlardı.

"Na- Nasıl?" dedi Fulya kekeleyerek. "İstifa mı ediyorsun cidden?"

Barçın sinirle Fukya'ya döndü. "İstufa etmiyorum, ettim bile."

Barçın seri adımlarla hastaneden çıkarken Yaşar arkasından seslendi: "Ne hâlin varsa gör, Barçın Kaya."

"Barçın Kaya, bu ismi unutma," dedi Barçın ona omzunun üzerinden bakarak. "Tabii mümkünse."

Afra gözlerini yumup bir kaç saniye öyle bekledi. "Ben anlamadım, o şimdi istifa mı etti? Gölzerimin önünde?"

Yaşar umursamazca omuzlarını silkti. "Son sözü söyledim, bundan sonra ne yaptığı beni zerre kadar alakadar etmiyor. Şimdi siz de kalkın ve gidin, rica ediyorum."

Açelya bakışlarını kaldırıp Yaşar ile göz göze geldi ve aralarında sözsüz bir bakışma geçtiğinde Açelya başını salladı. "Kalk, Fulya." Fulya ikiletmeden kalktı ve gözleri Afra'ya kaydı.

"Sen gelmiyor musun?"

Afra şaşkınlıkla Fukya'ya baktı. "Ben mi? Sizinle?"

Açelya arkasını döndü. "Ah, evet seni unutmuşum. Pekâlâ Afra tafra, sen de bizimle geliyorsun."

Afra ayağı kalktığında hep birlikte çıkışa doğru yürümeye başladılar. "Afra tafra mı?" diye sordu.

Açelya ağzından güçlü bir nefes verdi. "Adın bu değil miydi?"

"Aslında sadece Afra..."

"Fark etmez."

Afra düz bir yüz ifadesine büründü. "Pekâlâ."

"Arabayı kim sürüyor? Ben yorgunum," dedi Açelya.

Fulya hemen geri adım attığında her ikisi de Afra'ya bakıyorlardı. Afr agözlerini devirdi. "Tamam, ben sürerim."

"Sağ ol Afra tafra," dedi Açelya belki de ona ilk kez gülümseyerek.

"Tamam, bu lakap hoşuma gitmedi."

"Daha iyi." Afra, Açelya'ya ölümcül bakışlar atarak motoru çalıştırdı. "Nereye sürüyorum?"

"Bu gece epeyce yorulduk, bizi bu kadar kovmaya meraklıysa geri kalan işlerle Yaşar ilgilensin. Sen benim eve sür, Ertuğrul da otopsiden gelmiştir."

"Ee, senin ev tam olarak neresi oluyor?" Açelya bıyık altından güldü.

"Öğreneceksin ama belki sonra."

***

Afra, Açelya'nın tarifi üzerine evi bulmuş ve üç kadın da eve gelmişlerdi ancak Ertuğrul evde değildi. "Ertuğrul'un neden tam olarak burada olması gerekiyor?" diye sordu Afra.

"Çünkü o burada yaşıyor," diye ucu açık yanıtkadı onu, Açelya.

"Nasıl yani? Siz sevgili misiniz?" Fulya ve Açelya birbirlerine bakıp sırıttılar.

"Hayır," dedi Fulya. "Onlar kardeş."

"Ah, peki aileniz?"

Açelya çantasını askılığa asarken bir an duraksadı. "Bizim, bir ailemiz yok."

"Nasıl yani? Biraz daha açmak ister misin?" Açelya ikisine baktı.

"Acıkmadık mı?" diye konuyu değiştirdi, Açelya. "Ben bize bir şeyler hazırlayayım," derken kapı açıldı ve Ertuğrul yorgunluktan kızarmış gözlerini etrafta hızlıca turladı ve üzerindeki siyah deri ceketi askılığa astı. Tam salona geçeceği esnada kendisini izleyen üç kadını görmesiyle gözleri fal taşı gibi açıldı ve geriye sendeledi.

"Yanlış mı geldim?"

"Ertuğrul," dedi Açekya sabrı taşmış gibi. "Yanlış gelsen o anahtar kapıya nasıl olacak?" Ertuğrul yan tarafında duran ablasına bakıp gözlerini devirdi.

"Aman abla, yorgunum işte. Fark etmemişim. Adamlar aşağıda, plan tıkır tıkır işliyor ama sana bir haberim var. Planı aksatacak bir haber." Odanın içinde Ertuğrul'un sözleriyle ölüm sessizliği oluştu.

"Açıkla," dedi Açelya tereddüt dolu bir sesle.

"Hani bugün Fulya'nın çıkardığı o ceset var ya?"

"Eee?"

"İşte ben onu otopsiye götürdüm..."

"Eee?" Açelya'nın sesi sabırsız ve kızgın çıkmıştı.

"İşte, o ceset Melike ablanınmış." Odada sessizlik hüküm sürerken herkes şok içindeydi ta ki tek kişi hariç.

Afra araya girdi: "Şey, bu Melike abla dediğiniz kişi tam olarak kim?"

"Annem," dedi Açelya yere bakarak ve o esnada gözünden yaşlar boşanmaya başladı.

"Abla," diye seslendi Ertuğrul. "Ne yapalım? Plana devam edelim mi?" Açelya dolan gözleriyle başını kaldırıp ona baktığında, Ertuğrul, "Gel buraya," diye fısıldadı ve onu kendisine çekip sıkıca sarılırken kısa kahverengi saçlarını okşadı.

"Bir daha bu fırsat elimize geçmez, uygulamak zorundayız."

"Zorunda değilsin." Açelya başını Ertuğrul'un omzundan kaldırdı.

"Boş ver," dedi Açelya. "Zaten ben ölsem o ağlamazdı, eminim. Ben de onun için ağlamayacağım."

"Ağlardı," dedi Ertuğrul inatla Açelya'nın gözyaşlarını silerken. Açelya'nın yuvarlak suratını ellerinin arasına aldı ve bacaklarını bağdaş kurup koltuğun üzerinde tamamen ona döndü. "Hatta belki ölürdü bile."

"Ağlar mıydı?"

"Ağlardı tabii. Abla, o seni seviyordu ama babanda-"

"O benim babam değil." Ertuğrul'un ellerini tutup yüzünden çekti ve ayağa kalktı. Ertuğrul telefonuna gelen bildirimle mesaja baktı.

"Çağıl için kan lazımmış. Yaşar Şef A Rh pozitif kan arıyormuş."

Fulya çekingen bir tavırla, "Benim kanım uyuşuyor," dedi. "Kaç torba lazımmış?"

"Orasını yazmamış. Şimdi Yaşar Şef'e bildiriyorum, seni birazdan hastaneye bırakırım."

Afra, "Beni de götür," diye atıldı. "Benim de uyuşuyor, Fulya'nınki yetersiz kalırsa benden de alabilirler." Ertuğrul bir kez başını salladı. "Ama öncesinde bana şu adamları ve planın ne olduğunu açıklamanızı istiyorum."

Ertuğrul burnundan derin bir nefes çekti. "Afra, sana güveniyorum, artık sen de bizden biri oldun. Barçın aslında istifa falan etmedi o sadece hastanedeki adamları kandırmak için oynanmış bir oyundu. Şu anda benim çıkmamı bekliyorlar ki, gece beni etkisiz hâle getirebilsinler çünkü ben Yaşar Şef'in sağ koluyum ve eğer beni etkisiz hâle getirirlerse otomatikman Yaşar Şef'i de etsikiz hâle getirmiş olacaklar ve başlarını içeriden çıkarabilecekler. Şu anda onların başlarının içeride olmasını sağlayan tek kişi Yaşar Şef ve biz eğer bu aksilikler meydana gelmemiş olsaydı onların da izini sürüp içeri atacaktık."

"Peki şimdi bir yolu yok mu?"

"Her zaman bir yol vardır ama her zaman o yolun bir zamanı yoktur. Şu anın yolunu ben de bilmiyorum. Sanırım doğaçlama ilerleyeceğim."

"Saçmalamayı kessen iyi edersin çünkü zırvalıyorsun." Açelya sinili bir sesle elindeki bir bardak su ile salona girdi.

"Neden böyle düşünüyorsun ki?" diye sordu Ertuğrul su dolu bardağı eline alarak. "Gerçekler zırvalamaksa eğer şu anda hepimiz bir zırvalığın içindeyiz."

"Öyle zaten." Açelya bir bacağını içeriye doğru kıvırarak koltuğa oturdu. "Eğer öyle olmasaydı Yaşar bu gece o işi bitirirdi, Çağıl vurulmazdı ve Yaşar zorla gönderdiği ekibini geri hastaneye çağırmazdı." Bir nevi haklıydı, Yaşar kendi gönderdiği eikibini geri hastaneye çağırıyordu ve durum; şarjı sonuna kadar dolu olan bir telefonu inatla şarj etmeye benziyordu.

"Sorma," dedi Fulya gözlerini devirerek ve tam bu esnada Açelya ile gözgöze geldiler. O an deniz kıyısında bir heyelan koptu; mavi, kahverengiye karıştı. Açelya'nın sert duruşunun ardında yatan narinliği o an Fulya, iliklerine kadar hissetti. Ensesinde bir üreperme hissettiğinde omuzları geriye doğru gitti ve ayaklandı. "Ben Barçın'ı arayayım, belki bizden haber bekliyordur."

"Git, bekletme," dedi Ertuğrul hafuf alaylı. "İki sinirli halini gördü ya, hemen karaları bağladı."

"Hahaha, komik misin, sen?" Fulya sinirle bir nefes verdi.

"Hayır, tatlım komik olan sensin," dedi Açelya. "Sen ve..."

"Açelya!" Herkes aynı anda Açelya'nın ismini söyleyerek onu ikaz etti.

"Tamam."

"Şüphelendiğiniz bir var mı?" Soru haklı olarak Afra'dan gelmişti.

"Yarın öğreniriz," diye kestirip attı Ertuğrul. "Kimse burnunu sokmasın, isim vermek yok. Tek vereceğiniz isim asıl kişinin kaçmasını sağlayabilir."

"Yani var," dedi Afra.

"Var ama yok."

***

(Tarih)

"Kim dedin?"

"Kayra Şimşek, şefim."

"Tamam, karakola çağırılsın. Sorguyu hazırlayın, söylediği her kelimeyi not alın."

"Emredersiniz, şefim."

Güneş ışınları havayı ıstımış ve dünün yorgunluğunu herkesin üzerinden almıştı. Saat öğlen on ikiyi gösteriyordu. Bürodaki herkes arı misali etrafta koşuştururken Barçın, Yaşar'ın yanına gitti. "Şefim, dün gece olmadı ama bu kez olacak. Bir liseye gitmiş ve bir kız öğrenci onu görmüş ancak bir sorunumuz var. Kızın sınıfından bir çocuk kayıpmış."

"Nasıl? Nerede kaybolmuş? Okulda mı?"

Barçın yavaşça başını olumlu anlamda salladı. "İsa'dan şüpheleniyoruz. Yani dün gece omzundan vurulmuş bir adam vardı ve okula giren İsa da omzundan vuruluymuş."

"Anladım, yine durmadı yani."

"Öyle şefim."

İsa, on yedi yaşında ehliyeti yokken bir trafik kazasına karışmış ve birinin ölümüne neden olduğu için hapis yemiş ve yeni içeriden çıkmıştı.

"Çıkar çıkmaz geri girmek istiyor galiba," dedi Yaşar düşünceli bir sesle. Koyu sarı saçlarının önü dağılmış ve gözaltları morarmış; uykusuzluğunu simgeliyordu. Burun kemerini sıktı.

"Ne yapmayı planlıyorsunuz?"

"İstifa etmeyi." Barçın'ın bir anda gözleri büyüdü.

"Siz ciddi misiniz, ya?"

"Ne yaparsın, Barçın'ım? Her işin bir zorluğu var ama öğrendim ki ben bunu kaldırabilecek güçte değilim. İstifa ediyorum, hemen bunu amirime bildireyim." Arkasını döndüğü esnada aklına bir şey gelmiş gibi Barçın'a döndü. "Bir dakika, benim amirim yok ki? Buradaki yetkili benim, tüh yine istifa edemiyorum. Gördün mü?" Barçın üzerindeki şaşkınlığı atıp içtenlikle tebessüm etti.

"Beni avladınız, şefim."

"Uykum var, Barçın. Bir kaç saat odama kapanıp kestireceğim, kapıma kim gelirse geri gönder çok önemli bir işi var, falan de."

"O önemli iş ne diye sorarlarsa?"

"Önemli ve gizli dersin."

"Peki, şefim."

Yaşar odasın giderken bir yandan da kedni kendine söyleniyordu. "Önemli ve gizli, sevdim bunu. Acaba kitap mı yazsam? Önemli ve gizli, ben bir bunu düşüneyim."

Yaşar odasında istirahate çekilirken, Kardelen de Kayra'yı aramış ve karakola çağırmıştı. Kardelen etrafına bakındı. "Yaşar Şef yok."

Barçın kolunu Kardelen'in masasına yasladı ve omzunun üzerinden başını ona çevirdi. "Onun önemli ve," parmağını şıklattı, "gizli işleri varmış. Beni rahatsız eden olursa, kellesini havada bulur, dedi."

🍀

Kayra ve Derin telefonda konuşuyorlardı. Kayra odasındaki aynanın karşısında saçını toplarken hoparlördeki telefonu masasının üzerindeydi. "Dediğin gibi oldu, az önce karakoldan aradılar."

"Sana demiştim." Kayra gözlerini devirdi ve dudaklarının arasındaki tokayı eline alıp başının üzerinden sıkıca topladığı kahverengi saçlarını sıkı bir atkuyruğu yaptı. Telefonunu alıp mutfağa gitti.

"Sende işler nasıl? Bir iş bulabindin mi?" Tezgâhın üzerindeki yeşil bir elmayı alıp üzerindeki tişörtüne sildi ve salona geçerken ısırdı.

"Henüz değil. O elmayı yıkadın mı?"

Kayra elindeki ızırılmış elmaya baktı ve salonda oturan Can'ın yanına kuruldu. "Evet?" Can ona göz kırptığında Kayra, "Can'ın da sana selamı var," dedi. "Bu arada, artık bir iş bulmana gerek kalmadı çünkü ben sana buldum."

"Nasıl yani?"

"Bizim üst mahallede bir abla var, kendisi el işi yapıp satıyor. Onun yanında çıraklık yapabilirsin."

"O kelimeyi sevmedim."

"Aman canım, yardım edersin işte. Hem ne demişler? Ustam ölmüş, ben satarım."

"Ay, Kayra," dedi Derin bıkkınlıkla. "Tövbe, de."

"Ne var, canım? Bu işler böyle yürür hem. Patron ölürse yeni patron sen olursun."

"Tamam, sen iyice zıvanadan çıktın, ben kapatıyorum. Sen de karakola git." Televizyon izleyen Can'ın bir anda kaşları çatıldı ve Kayra'ya döndü.

"Ne karakolu? Şu adam için mi?"

"Tamam, görüşürüz," deyip telefonu kapattı. "Evet, karakoldan çağırdılar."

"Tamam, ben de geliyorum."

"Gerek yok-" derken televizyondan gelen sesle lafı bölündü ve her ikisi de televizyondaki habere kulak kesildiler.

"İki gün önce beraatine karar verilen sanık, İsa Atay'ın bu sabah sularında İstanbul/Kadıköy'deki İstanbul Anadolu Lisesi'ne, dün gece bulunduğu çatışmadan saklanmak için sığındığı emniyet güçlerince tespit edildi. Sanığın susma hakkını kullanması devam ederken, gelişmeler anbean ekranlarınızda olacak, sayın seyirciler."

"Geçmiş olsun," dedi Can harfleri uzatarak. "İki gün sonra bunun bir daha beraat kararı çıkar, bu kez de birini öldürür, El Fatiha ruhuna şaad olsun. Bugün okula gitmediğimiz iyi olmuş, birlikte karakola gideriz."

"Dur, bir, Can. Ölmeden öldürdün sen de."

"Güzelim, bu işler böyle," dedi Can genişçe arkasına yaslanarak. "Adamı çıkarırlarsa, suç sayısı da artar. Bu adama işlemez ki, hapismiş, mapusmuş."

"Adalet sistemini anlayamıyorum," diye yakındı Kayra. "Buna birilerinin el atması lazım, sanki başka bir şey yapılması gerekli."

"İdamın geri gelmesi gibi mi?" Can alayla güldü ancak Kayra bunu ciddiye almıştı.

"Belki de."

Can olduğu yerde dikleşti. "Kızım, saçma sapan konuşma. Birini öldürmenin cezası ölüm olamaz. Bu kısasa kısas."

***

"Dün, okul müdürümüzün tüm uyarılarına rağmen okul üniformama dökülen meyve suyunu çıkarmak için lavaboya gittiğimde, ardımdan bir başkasının da girdiğini duydum." Kız tüm bunları anlatırken âdeta o anı tekrar yaşıyordu. "İlk başta korktum ama sonra korkumun gereksiz olduğunu sezdim, sadece bir adam ve buraya yanlışlıkla geldi diye kodladım kafamda. Sonra... Adam bir anda anahtar ile kapıyı kilitledi ve anahtarı sifona attı. Adam ile ne kadar konuştum, hatırlamıyorum ama sol omzundan vurulmuştu. Büyük ihtimalle solaktı ve o vurulmuştu. Bunu fırsat bilerek önce kalarüfer peteğine sonra da kabinlerden birinin kulbuna baktım ve o beni bacağımdan yakaladığında sol omzuna tekme attım. Böylece küçük pencereden arka bahçeye çıkabildim ve kapıyı kıran polislerin adamı yaklamadığında, onlara görünmeden çıkabildim. Ardından abimden öğrenmişler..."

"Peki, o sırada dikkatini çeken başka bir şey oldu mu?" Barçın bunu sakince sormuştu ve sorgu masasında karşılıklı otururlarken, odayı aydınlatan tek bir ampul vardı.

Genç kız düşünmeden, "Hayır," dedi. "Ama, bir şeyler biliyor gibi konuşuyordu. Rol mü yapıyordu, yoksa gerçekten mi bir şeyler biliyordu, bilmiyorum."

"Ne gibi şeyler?"

"Bilmiyorum, sadece çok bilmiş konuşuyordu ve yüzünde hep bir sırıtma vardı."

"Onu göstersen, tanır mısın?"

Kayra'nın dudağının kenarı kıvrıldı. "Yalnızca gözlerinden ama görmemeyi tercih ederim."

"Maalesef, hayat tercihlere kalmıyor, küçük hanım." Barçın önündeki dosyadan İsa'nın fotoğrafını çıkardı ve onun önüne koydu.

Kayra bir süre onun gözlerine baktı ve "Buydu," dedi.

"Emin misin? Elimde başka görseller de var."

"Eminim."

Barçın fotoğrafı ve kâğıtları toplayıp dosyaya yerleştirdi. Masanın üzerindeki ses kayıt cihazını da kapattı ve Kayra aklına bir şey gelmiş gibi başını kaldırdı. Barçın ona bakıp, "Pekâlâ, eklemek istediğin başka bir şey mi var?" diye sordu. Kayra başını olumlu anlamda salladığında, Barçın, "Tamam, bunu tekrar yapacağız," dedi ve ses kayıt cihazını tekrar açtı. "Eklemek istediğin başka bir şey var mı?"

"Aslında, evet. Sınıfa bu olaydan sonra yeni bir kız öğrenci geldi ve bu olayla içli dışlı gibiydi."

"Peki, senden o öğrenciyi takibe almanı istesem benim için bunu yapabilir misin?"

Kayra'nın kafası karışmıştı. "Tam olarak neyden söz ediyoruz?"

"Onun parmak izinin kaldığı bir şey veya bir saç teli, işimi rahatlıkla görürdü." Kayra şaşkınlıkla elleriyle dudaklarını örttü.

"Bunun onun işin olduğundan şüphe ediyorsunuz, yani o kimliği hakkında yalan söylemiş olabilir."

🍀

"Anne, aç değil misin?" Derin annesine yedirmeye çalıştığı bir kase çorbayı ahşap masanın üzerine koydu. "Evetse iki kez göz kırp." Annesi iki sefer göz kırptığında Derin oturduğu yerden kalktı ve başka bir odaya gitti. Annesi, Narin Yüksel, beyazlamış saçları kırmızı yazmasının ardından yüzüne doğru tel tel dökülürken çağresizce kanatsız kızının uçma çabalarını izlemekle yetiniyordu.

Derin başka bir odadan getirdiği battaniyeyi annesinin yanına yerleştirdi ve yerde bağdaş kurarak kollarını battaniyenin üzerinde buluşturdu. "Bugün Kayra'yı karakola çağırdılar ama endişelenme, sadece o adamla karşılaştığı için ifadesini aldılar. Okula gitmediğim için bu tür şeylerden en son benim haberim oluyor ama sorun değil, ilk haberi olanlar da şu anda benimle aynı konumda; çağresizlik... Elimden bir şey gelmiyor, ki gelse bile bunu kullanır mıydım, bilmiyorum. Neyse, sen uyu, bugün fazla başını şişirdim."

Derin yorgunca gülümseyerek oturduğu yerden kalktı ve koltuğun üzerinde hareketsizce yatan annesinin üzerine getirdiği sarı, rengi solmuş battaniyeyi serdi. Derin mutfağa geçtiğinde birden bire suratı asıldı ve belini mutfak tezgâhına yasladı. "Belki babam olsaydı... Her şey daha kolay olabilirdi. Belki de daha zor olurdu, bilmiyorum." Bir anda ellerini kısa sarı saçlarının arasına daldırdı. "Ah, ben neyi biliyorum ki, hiçbir şeyi bilmemek dışında?" Annesinin derin öksürükleriyle, genç kız mutfaktan salona doğru ilerledi ve annesinin âdeta boğazını yırtacasına öksürüşünü bir süre olduğu yerde tepsikizce izledikten sonra başını iki yana salladı. Annesinin yanına yaklaştı ve ensesinden kavrayıp, annesinin başını kaldırdı. "Anne? Neler oluyor?" Anlam vermeye çalışırken arkasını döndü ve bir su bardağı ile yanındkai sürahiyi gördü. Sürahiyi alıp bardağa suyu tam dolduracakken, bardağa tek damla bile su düşmedi. Derin alelacele mutfağa gidip muslujtan bardağa su doldurdu ve mecburi annesine götürdü.

Annesine içirdiği su ile annesinin zerre kadar rahatlamadığını ve yaptıklarının yanıtsız kaldığını fark ettiğinde panikleyip, eline telefonunu aldı. Numarayı çevirip titreyen elleriyle telefonu kualğına yerleştirdi. "Alo, an- anmem..."

"Alo, öncekikle sakin olur musunuz? Anneniz şu an ne durumda? Nefes alamıyor mu?"

"O, öksürüyor."

"Tamam, sakin olur musunuz, öncelikle?"

***

Kayra hastanenin koridorunda Derin'i görmesiyle yanına doğru gitti ve ona sarıldı. Geriye çekildiğinde Derin'in dağılmış hâline baktı. "Ne oldu?"

"Bilmiyorum, Kayra. Bana tok olduğunu söylemişti, yani... Neyse, orası karışık. Yemek yemedi yani, sonra öksürmeye başladı falan ne olduğunu anlayamadım zaten." Derin tekrar kalktığı sandalyeye geri oturdu. "Ben ne yapacağımı bilmiyorum."

"Buna kalıcı bir çözüm lazım." Kayra'nın sesi düşünceliydi.

Derin başını kaldırıp ona baktı. "Her öneriye açığım, söyle gitsin."

"Sanki bir huzurevi olabilir. Hem orada..."

"Daha iyi bakarlar," diye sözü devraldı, Derin. "Haklısın ama bilmiyorum, biliyorsun annem beni hatırlıyor mu onu bile bilmiyorum ve eğer hatırlıyorsa da tamamen unutmasını istemiyorum."

Kayra yüzünü buruşturdu. "Durumu nasıl?" Derin hüzünle gülümsedi.

"Dereyi görmeden paçaları sıvama, diyorsun yani."

"Ne ilgisi var, Derin?"

"İyi. Sanırım. Senin sual nasıl geçti?"

"Sual ne ya? Sorgu o bir kere ve bana ajanlık verdiler." Derin'in kafası karışmıştı.

"Ne ajanlığı?"

Kayra, Derin'in yanına oturdu ve çantasını kucağına aldı. "Bizim sınıfa yeni bir kız geldi, Serap diye. Neyse bu kısım önemli değil. O şu namı diğer adı lazım değil beyimizin ajanı olabilirmiş. Polis benden onun gerçek kimliğini öğrenebilmemiz için parmak izi veya bir saç teli istedi. İlk başta çekinsem de şimdi bayağı heyecan verici gelmeye başladı."

"Yok ya. Başımızda bir özel harekâtçı eksikti zaten. O da oldu."

"Ay, Narin teyze içeride konuştuğumuz şeyin saçmalığına bak."

"E, her şey üst üste geldi. Sanki yaşadıklarımız çok normal de konuştuğumuz şeye takıldın." Derin gülümsemesiyle hüznünü gizliyordu.

"Sen iyi görünmüyorsun, Derin. Can birazdan burada olur, istersen biz bir lavaboya gidelim."

"Yok, Can gelsin sonra gideriz." Kayra omuzlarını silkti ve Narin'in hemen yanınadaki sandalyeye kuruldu. Gözleri önce kırışmış göz kapaklarında, oradan çatlamış dudaklarında ve en sonunda koluna takılı serumda gezindi. Bir jaç daika geçmemişti ki kapıda uzun bir gölgenin belirmesiyle her iki genç kız da, Can'ın geldiğini anlayıp başını kaldırdı.

Derin ve Kayra ayağa kalktıklarında, Can onlara anlamayan gözlerle baktı. Kayra, "Biz lavaboya gideceğiz," diye açıkladığında Can başını salladı.

"Ben buradayım." Derin'in omzunu sıvazlayıp burukça gülümsedi. "Üzülmek yok, neye inanırsan o gerçekleşir," dedi fısıltıyla.

"Sağ ol, Can." Derin ve Kayra lavaboya gitiklerinde Kayra belini peteğe dayadı.

"Neden bir şey olduğunda ardından başka şeyler de gelmek zorunda ki?"

"Değil mi ama?"

Siyah giyimli, ayaklarında kalın tabanlı ayakkabılar olan göbekli adam hastane koridorunda yürürken 14 No'lu hastane odasının önünde durdu ve içeriye bir bakış attı. İçeride arkası dönük şekilde oturan Can ve gözleri kapalı şekilde yatan Narin'i görmesiyle fark edilmemek için geriye çekildi. Etrafına bakındığı esnada art arda dizilmiş tekerlekli sandalyeleri gördü.

Derin, "Sence sadece bizim mi başımıza böyle şeyler geliyor, yoksa bizle aynı kaderi paylaşan diğerleri de var mı?" diye sordu.

"Orasını bilmem ama böyle düşünen başkalarının olduğuna eminim."

"Hey, genç adam." Can ilk başta üzerine alınmasa da omzunun üzerinden gelen sesin sahibine bakındığında, tekerlekli sandalyede kendisine bakan adamı gördü. "Bana yardım edebilir misin, acaba?"

"Tabii ki." Can oturduğu yerden kalktı ve adamın yanına gitti.

"Aşağı inmem gerekiyor, bana yardım edebilir misin?"

"Elbette." Can tekerlekli sandalyenin arkasından tutarak ilerletti ve asansörün önüne getirdi. İçinden, "Hızlıca gelirim," diye geçirdi. "Doktorunuz nerede?" diye sordu Can, her ne kadar istemese de.

"Ah, galiba seni işinden alıkoydum. Mecbur değilsin, ben kendim de gidebilirim, sanırım."

"Hayır, hayır yanlış anladınız. Kabalık ettim," diyerek adamdan özür diledi. Bu sırada 14 No'lu odaya bir başka adam girdi ve ceketinin cebindeki küçük cam şişeyi çıkardı. Çekmeceleri karıştırırken, Narin sesleri işitip gözlerini araladı ve birilerini görme umuduyla etrafına bakındı. Başının hafifçe sağına yatırdığınsa çekmeceleri karıştıran bu adamı gördü.

Adam çekmeceden bir şırınga çıkardı ve paketini açıp elindeki ilacı onun içine doldurdu.

"Derin, diyorum ki Narin teyzeyi bir huzurevine falan yerleştirsek?"

Derin iç çekti. "Olmaz Kayra, inan olmaz. Yani annem zaten hiçbir şeyi hatırlamıyor ve ben, beni tamamıyla unutsun istemiyorum."

"Unutmaz ki, her gün görmeye bile gideriz," diye diretti Kayra.

Adam şırınganın ucundan ittirerek iğneden dışarı birkaç damla ilaç çıkmasını sağladı ve iğnenin ucunu yavaşça Narin'in koluna bağlı serumun damla haznesine yaklaştırdı.

Can, tam bu sırada asansörden inmiş ve tekerlekli sandalyeyi engelli rampasından indiriyordu. "Tesadüflere inanır mısın, genç adam?" diye sordu ak sakallı bir bilge edasıyla, adam.

"Pek sayılmaz ama her şeyin tesadüf olmasının ihtimali sıfır mı, gerçekten?"

"Her şeyin tesadüf olması da bir tesadüf olmaz mı, o zaman?" diye sorusuna soruyla karşılık verdiğinde, bu cevap Can'ı derin bir düşünce denizine çekmişti.

"Peki tesadüflerin gerçek olması, onlara inanmamız gerektiğini mi gösterir?" diye sordu Can, tekerlekli sandalyeyi durdurup, adamla yüz yüze gelince.

"Hayır, elbet," diye yanıtladı adam. "Yoksa sorgulamazdık." Üç kelime. Yalnızca üç kelime ve içinde çok anlam taşıyordu. Hayatta böyleydi: Beş harfti ancak içinde yüz binlerce harf, yüz binlerce hayat barındırıyordu.

"O, böyle daha mutlu olur, değil mi?"

"Hayır, tabii ki de Narin teyze senin olduğun yerde her zaman daha mutlu olacaktır ama şu anda onun için en sağlıklı kararı vermemiz gerekli."

"Ah, ne aptalım," diye kendine kızdı, Derin. "Fazla bile düşündüm, onun için en doğrusu bu."

"Eh, ne demişler? Türk'ün aklı tuvalette gelirmiş." Kayra havadaki soğukluğu ısıtmak için sahte bir tebessümle ve sahte bir alaycılıkla konuştu lakin Derin'de en ufak duygu değişimi bile yaşanmadı.

Adam iğneyi yerleştirdi ve içindeki ilacı seruma enjekte etti.

🍀

Afra, elindeki büyük dosya çantası ile büronun kapısından içeri adım attı. Yorgun olduğu her hâlinden belli olurken az ilerideki birbirleriyle konuşan Yaşar ve Barçın'ı görmesiyle anlık yorgunluğundan sıyrıldı ve kaşları çatıldı. "Şefim," diye seslendi Afra bozulduğunu sesine yansıtarak fakat Yaşar bunu fark etmesine rağmen umursamadan, güler bir yüzle karşılık verdi:

"Sana da günaydın, Afra. Nasıl gidiyor bakalım? Bugün ikinci iş günün."

"Aynen," derken kendisinin patlamanın doruğunda gibi hissediyordu. "Dün gece Çağıl vurulmadı mı? Neden yanında kimse yok?" Yaşar bıyık altından güldü.

"Ertuğrul yanında, akşam da Barçın gidecek." Afra kaşlarını bilmiş bir tavırla kaldırdı. Geniş, pembemsi dudaklarını büzdü.

"Oh, ne âlâ memlek." Afra ileri bir adım attı ve Yaşar ile arasındaki mesafeyi biraz daha kapattı. Ayağındaki sivri topuklulardan neredeyse aynı boya gelmişlerdi. Afra çenesini havaya kaldırdı. "Siz karşınızda salak mı var sanıyorsunuz?"

Barçın, "Afra!" diye onu ikaz etti. "Düzgün konuş, karşındaki senin şefin."

Yaşar elini kaldırarak Barçın'ı durdurdu. "Bırak devam etsin."

Afra burnundan derin bir nefes soludu. "Pabucumun şefi," diye mırıldandı kısık bir sesle; elini beline yerleştirerek ve etrafta gezinmeye başlayarak. Tekrar Yaşar'ın hemen karşısında durdu. "Afedersiniz ama siz de bu şef rütbesini artık çıkar meselesi hâline getirdiniz. Farkdında mısınız, bilmem ama sabah Ertuğrul; gece Barçın, Çağıl'ın yanında kalıyor. Çocuk dün gece ameliyat oldu ve şu an yoğun bakımda. Neden? Sizin yüzünüzden. O çocuk dün gece sizin yüzünüzden vuruldu ve henüz gözlerini dâhi açmadı. Siz böyle herkese emirler yağdırıyorsunuz falan da. Sizin ben burada hiçbir şey yaptığınızı görmedim. Yarın kim vurulacak? Ben mi, Fulya mı, Ertuğrul mu? Hı? Kim? Zaten vurulduğu gece de kan lazımmış, yine bizimkiler gitti hastaneye. Ne o, farkında değilim mi sandınız? Ayrıca öyle sandığınız gibi de dilim iki günde uzamadı benim. Sadece zamanını bekledim ve görüyorum ki, fazla bile beklemişim." Yaşar birkaç saniye sessizliğini koruduktan sonra başını kaldırdı.

"Bir, seninle çocuk gibi inatlaşacak değilim; iki, sana hiçbir şey açıklamak mecburiyetinde de değilim ancak meraktan soruyorum: Sen kimse güvenerek konuşuyorsun, böyle. Arkandaki kişi kim?"

Afra elini saçına daldırdı ve geri çıkardı. "'Arkandaki kişi kim?' diye soruyor ya," diye mırıldandı. "Kendime güvenerek konuşuyorum, oldu mu? Ayrıca ben kimseye güvenmem, arkamda ya duvar olur ya da ayaklarım yere sağlam basar." Afra sinirle oradan ayrıldığında, konuşma girişte gerçekleştiği için Kardelen her şeyi yakından izlemişti.

Kardelen ağzı bir karış açık, olan biteni izlerken, bir el uzanıp çenesini yukarı doğru ittirdi ve Kardelen'in aralık ağzını kapattı. Kardelen yutkunarak sağına baktığında, karşısında Açelya'yı buldu. "Sapladı, geçti," dedi Açelya, kollarını göğsünde bağlayarak ve büyülenmiş gibi bir sesle. Yaşar'ı sever ve ona büyük saygı beslerdi lakin konu hemcinsinin kendisini savunması olunca, onun için akan sular dururdu. "Bu kızın en başından beri böyle yetenekleri olduğunu biliyordum. Çok şaşırma, daha şaşıracağın günler gelecek," dedi Açelya ve Kardelen'e göz kırpıp yanından ayrıldı.

Açelya, Afra'nın odasının kapısını tıklatıp içeri girdi ve Afra'nın ayakta, masasının üzerindeki dosyalarla ilgilendiğini gördü. Açelya izin almadan içeri girdi ve kapıyı ardından kapatarak, rahat bir tavırla masanın hemen önünde bulunan koltuklardan birine oturdu. "Ah, Açelya," dedi Afra kısık sesle. "Ne kadarını duydun?"

"Ee, 'şefim,' diye başlayıp, 'ayağım yere sağlam basar,' dediğin yere kadar."

"Yani her şeyi," diye kısaca özetledi, Afra. Açelya her zamanki sivil hâlinin aksine bugün polis üniforması giymişti. Siyah, kıvırcık saçları yine her zamanki gibi açıktı ve sol bileğinde parlayan, orta kalınlıktaki üstlerinde kabartmalı motifler olan zincirlerin içiçe geçtiği bir bileklik takılıydı.

Afra, "Başın sağ olsun," diye mırıldandı, henüz oturmamış ve masasını düzenlemeyi bitirmemişti. "Sen niye bugün geldin ki? Yoksa o şef olacak adam sana izin vermedi mi?" Açelya gerçek bir kahkaha attı ve Afra'nın ilk söylediği cümleyi duymazdan geldi.

"Ah, Afra. Beni cidden güldürüyorsun." Afra ona anlamayarak baktı ve hızla onu süzdü.

"Bugün üniforma giymişsin."

"Evet, teftişe çıkacağım. Dışarıda kimliğimi belli etmeyi seviyorum. Yağmur yağdığında araçlar beni görüp yavaşlıyor ve arabanın tekerlerinden üzerine su sıçramıyor." Bu kez Afra güldü.

"Bilekliğin güzelmiş, gerçek mi?" Açelya sol bileğine baktı ve küçük, koyu renkli dudaklarını büzdü.

"Bilmem."

Afra sonunda masasını derleyip toplamış ve sandalyesine oturabilmişti. "Nasıl yani? Senin değil mi?"

"Annemin. Arkadaşlar, otopside annemin üzerinden çıkarıp verdi."

Afra havayı dağıtmak için, "Dün gece amma aksiyonluydu," diye ortaya fikir attı. "Nasıl sabah oldu, ben buraya nasıl geldim, bilmiyorum."

"Alışırsın." Açelya başını kaldırıp, Afra'ya baktı. "Sen bugün yatağın ters tarafından kalktın, herhâlde."

"Bilmem, öyle mi duruyor?"

"Sence durmuyorsa, sıkıntı yok. Bu arada, en sevdiğin çiçek ne?" Afra bir süre kaşlarını çatarak düşündü.

"Günebakan olabilir. Hep güneşi takip ederler, güneş olduğunda daha hızlı büyürler; ondan ilham alırlar. Galiba parlamak için güneşi beklemek yerine, onu takip etmeleri beni etkiliyor. Neden sordun?"

Açelya bir kez başını sağ doğru salladı. "Öylesine, merak ettim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.