İçeriğe geç

Son Başlangıç: İlk Adım

Bölüm 5 · 23 dk okuma

Son Başlangıç: İlk Adım

Bölüm 5

Yeni Adımlar

Kampa adım attığımızda, pencerelerden sızan turuncu ışıklar toprağa vuran gölgelerimizi birbirine bağlıyordu. Az önce ormanda döktüğümüz gözyaşları, yüzümüze çarpan serin akşam rüzgarıyla çoktan kurumuştu ama içimde hissettiğim o yeni, sıcacık bağ hala sapasağlam yerinde duruyordu. Artık Ellery'ye baktığımda sadece neşeli bir rehber değil, acısını kalbime gömmüş güçlü bir yoldaş görüyordum.

Vanessa'nın kulübesinin kapısını yavaşça aralayıp içeri girdiğimizde, bizi şöminenin başında bekleyen tanıdık bir koku karşıladı: taze demlenmiş bitki çayı ve odun isi.

Vanessa, masanın üzerinde duran eski, kalın kaplı bir deftere bir şeyler yazıyordu. Kapının sesini duyunca tüy kalemi bırakıp başını kaldırdı. Keskin gri gözleri önce bana, sonra Ellery'ye kaydı. İkimizin arasındaki o sessiz ama derin değişimi, omuzlarımızın artık birbirine daha yakın durduğunu bir bakışta anlamıştı. Yüzündeki o her zamanki mesafeli ifade, yerini çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar gururlu bir tebessüme bıraktı.

"Geç kaldınız," dedi, sesi her zamanki gibi tok ama bu kez şefkatliydi. "Orman karardığında tekin olmaz."

"Küçük bir aksilik oldu Vanessa," dedi Ellery, sesindeki o eski canlılığı yeniden yakalamaya çalışarak. "Yolda bacağı sıkışmış küçük bir porsuk bulduk. Laurel olmasa hayvancağız korkudan hepimizi ısırırdı ama o o kadar sakindi ki... Kökü birlikte esnetip onu kurtardık."

Vanessa'nın bakışları bana döndü. Kaşları hafifçe kalkmıştı. "Demek sakin kalmayı becerdin, öyle mi?"

Başımı yavaşça salladım. "Sadece... canının yanmasını istemedim."

Vanessa masanın arkasından kalkıp yanımıza geldi. Elini nazikçe başımın üzerine koydu. "Sabah ne konuştuğumuzu hatırla, Laurel. Güç sadece yıkmak ya da ateşler fırlatmak değildir. Zarar vermek kolaydır; zor olan korumak ve iyileştirmektir. Sen bugün ilk büyük dersini aldın."

O gece yatağıma yattığımda, pencereden sızan ay ışığı odayı aydınlatıyordu. Elimi elbisemin cebine atıp o yarım Nila gülü kolyesini çıkardım. Parmaklarım gümüşün soğuk yüzeyinde gezinirken, ilk kez içimdeki o karanlık boşluğun azaldığını hissettim. Annem, babam... Onları kurtaramamıştım. Ama bugün, bir canı kurtarmıştım. Ve yarın, daha güçlü olmak için yeniden uyanacaktım.

Ertesi sabah, eğitimimiz çok daha ciddi bir boyut kazandı.

Ellery beni kampın arkasındaki, dev kayalıkların oluşturduğu doğal bir koridora götürdü. Burası, rüzgarın kayalara çarpıp ıslık çaldığı, oldukça dar ve engebeli bir alandı.

"Bugün zihnini ve adımlarını eğiteceğiz," dedi Ellery, elindeki küçük ahşap sopayı havaya atıp tutarak. "Büyücüler hedeflerini gözleriyle seçer, Laurel. Ama büyü yapamayan bir savaşçı ya da izci, hedefini zihniyle seçmek zorundadır. Şimdi gözlerini kapatmanı istiyorum."

"Gözlerimi mi?" diye sordum endişeyle.

"Güven bana," dedi yeşil gözleriyle içimi rahatlatarak. "Sadece kapat ve dinle."

Gözlerimi kapattığımda her yer karardı. İlk anlarda sadece pazar yerindeki o çığlıklar zihnime üşüşecek gibi oldu, kalbim hızlandı.

"Geçmişi bırak," diye fısıldadı Ellery'nin sesi, sanki hemen yanı başımdaydı. "Sadece şu ana odaklan. Rüzgarı duy. Taşların arasındaki boşlukları hisset."

Derin bir nefes aldım. Vanessa'nın tavsiyesini dinleyip zihnimi serbest bıraktım. Bir süre sonra, rüzgarın kayalara çarpma ritmini duymaya başladım. Solumdaki çalıların hafifçe kıpırdadığını, sağdaki bir taşın yerinden oynadığını... Ve tam karşımdan bana doğru gelen hafif bir hava akımını.

Çat.

Gelen sesle birlikte başımı sola doğru kıvırdım. Gözlerimi açtığımda, Ellery'nin bana doğru fırlattığı küçük bir çam kozalağının hemen kulağımın yanından geçip arkadaki kayaya çarptığını gördüm.

Ellery neşeyle ellerini çırptı. "İnanılmaz! Neredeyse hiç hareket etmeden fırlattığım şeyi hissettin!"

Tam o sırada, kamp sınırını belirleyen o ters üçgen işaretinin olduğu taraftan, ormanın derinliklerinden çok tuhaf, metalik bir ses yükseldi. Bu ne bir hayvan sesiydi, ne de rüzgarın uğultusu.

Ellery'nin yüzündeki gülümseme anında dondu. Sopasını sıkıca kavrayıp beni arkasına alırken gözleri ormanın karanlığına dikildi.

"Laurel," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Nöbetçilerden biri değil bu. Sınırda birileri var."

Kalbim hızla çarpmaya başladı, nefesimi tuttum. Tam arkasına saklandığım kayanın kenarından gözlerimi kırpmadan karanlığa baktım. Yaprakların hışırtısı birden kesildi. Orman derin bir sessizliğe bürünmüşken, tam karşımızdaki devasa çam ağacının yüksek dallarından birinden, adeta bir yaprak hafifliğiyle yere bir figür süzüldü.

Yere indiğinde tek bir çalı bile kıpırdamadı, tek bir kuru dal bile kırılmadı.

Karşımızda, beyaz keten gömleği ve omuzlarına kadar dökülen gümüş rengi dağınık saçlarıyla yabancı bir genç duruyordu. Bizden sadece birkaç yaş büyük görünüyordu. Ama beni asıl şaşırtan, saçlarının arasından uzanan hafif sivri kulakları ve fırtınalı bir gökyüzünü andıran gri gözleriydi. Hayatımda ilk defa masallarda duyduğum o varlıklardan birini, yani bir Elf'i kanlı canlı karşımda görüyordum.

Bizi ürkütmek istemediğini belli eden son derece saygılı ve sakin bir hareketle elindeki ince, gümüş kakmalı kılıcı ters çevirip kınına soktu. O derin gri gözlerini bana çevirdiğinde, üzerindeki sakinlik ve kendinden emin tavır karşısında olduğum yerde kalakaldım.

Adımlarını yavaşça, toprağı incitmekten korkar gibi atarak bize doğru yaklaştı. Aramızda güvenli bir mesafe bırakarak durdu ve kusursuz bir zarafetle, sağ elini kalbinin üzerine koyup başıyla bizi selamladı.

"Sizi korkutmak istemedim," dedi. Sesi, dingin bir dere gibi pürüzsüz ve sakindi. "Sadece sınır devriyelerinin geçişini bekliyordum."

Ellery rahat bir nefes alarak sopasını indirdi ama yine de kollarını göğsünde kavuşturup hafifçe gülümsedi. "Sessizce sızma konusunda her geçen gün daha da ustalaşıyorsun. Neredeyse ben bile fark edemeyecektim."

İçimdeki merak duygusu o kadar ağır basmıştı ki, korkumu tamamen unutup ona doğru bir adım attım. Gözlerimi onun kulaklarından alamıyordum.

"Sen... Sen gerçekten bir Elf misin?" diye sordum, sesimdeki çocuksu hayranlığı gizleyemeyerek. "Kulakların... Gerçekten sivri mi? Yani, doğuştan mı böyle?"

Karşımdaki genç, sorumdaki o saf ve çocuksu hayranlığı fark edince o fırtınalı gri gözlerinde samimi bir tebessüm belirdi. Benim boyuma uyum sağlamak ister gibi hafifçe eğildi, gümüş saçlarını eliyle geriye doğru kibarca iterek kulağını daha net görmemi sağladı.

"Evet, doğuştan böyle. İlk soran da sen değilsin." dedi, sesindeki o hoş tını içimi ısıtmıştı. "Merak etmen normal. İnsanlar genelde ilk önce kulaklarıma bakıyor. Ben Arwen."

Adını ilk kez duymuştum. "Arwen..." diye mırıldandım kelimenin tınısını severek. Bakışlarımı gümüş saçlarından ayırıp gri gözlerine diktim. "Peki elfler gerçekten masallardaki gibi ormanın dilini konuşabilir mi?"

Arwen bu sorum üzerine hafifçe gülümsedi, bakışlarında bilgece bir parıltı vardı. "Doğa bizimle her zaman konuşur. Önemli olan kulaklarınla değil, zihninle dinlemektir."

Ellery araya girerek Arwen'in omzuna hafifçe vurdu ve bana döndü: "Laurel, bu meraklı halin onu şımartacak, dikkat et. Kendisi Büyücüler Akademisi'ne girebilmek için gizlice Vanessa'dan ders alıyor."

Arwen, Ellery'nin bu sözleri üzerine hafifçe başını salladı ve bana bakarak devam etti: "Vanessa'nın buraya herkesi kabul etmeyeceğini bilecek kadar uzun süredir onun öğrenciyim, Laurel. Ve inan bana, senin zihnindeki o güçlü ışığı bir Elf olarak ben bile hissedebiliyorum."

"Ben büyücü değilim," dedim başımı hafifçe öne eğerek, sesim biraz kısılmıştı. "Ben Laurel. Ve... henüz hiçbir gücüm yok."

Arwen, adımlarını bir adım daha yaklaştırıp bana güven veren bir sesle konuştu: "Acele etme. Her şeyin bir zamanı vardır. İstersen birlikte çalışabiliriz ". Onun on üç-on dört yaşlarındaki bir çocuğa göre gösterdiği bu muazzam olgunluk, saygı ve nezaket kalbimdeki o yetersizlik hissinin üzerine ılık bir su serpmiş gibiydi.

"Yürü bakalım," dedi Ellery neşeyle araya girerek. "Vanessa seni kulübede bekliyor. Geç kalırsak ikimizi de kapıda bırakabilir."

Arwen, Ellery'nin bu neşeli tavrına tebessüm ederek başıyla onayladı ve bana yol göstermek ister gibi hafifçe yana çekildi. "Önden buyurun, Laurel. Bana elfler ve dünyamız hakkında istediğin her şeyi, yol boyunca sorabilirsin."

Birlikte kampa doğru yürürken, yanımda yürüyen gümüş saçlı Elf'e gizlice bakıp gülümsedim. Bu orman bana sadece Ellery gibi bir kız kardeş değil, yeni dostlar da vermeye başlamıştı.

Ve nedense...

Uzun zaman sonra ilk kez, geleceği düşündüğümde korkudan çok merak hissediyordum.

***

Kampa geri döndüğümüzde güneş ağaçların arkasında tamamen kaybolmuş, yerini lacivert bir geceye bırakmıştı. Vanessa kulübenin önünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde bizi bekliyordu. Arwen'i gördüğünde şaşırmadı; aksine, onun bu gizli gelişlerine alışkın olduğunu belli eden bir tavırla başını hafifçe salladı.

"Yine sınırları zorluyorsun, Arwen," dedi Vanessa, sesinde hafif bir azarlama olsa da gri gözlerinde yumuşak bir ifade vardı. "Orman karardığında buralar tekin olmaz."

"Çok dikkatliydim Vanessa, kimse beni izlemedi," dedi Arwen saygılı bir şekilde eğilerek. "Zihinsel odaklanma antrenmanımı tamamlamam gerekiyordu."

Vanessa derin bir nefes alıp kapıyı açtı. "İçeri geçin o halde. Laurel, Ellery... Siz de gelin. Madem bugünkü dersinizi tamamladınız, Arwen'in antrenmanını izlemek zihninizi açabilir."

Kulübenin içi şöminenin sıcaklığıyla sıcacıktı. Vanessa odanın ortasındaki boş alanı işaret etti. Arwen kılıcını duvara yasladı, derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Tam o sırada odadaki mumların alevleri hafifçe titremeye, şömineden çıkan dumanlar Arwen'in etrafında kusursuz bir halka çizerek dönmeye başladı. 13-14 yaşlarında bir Elf olmasına rağmen, elementler üzerindeki kontrolü büyüleyiciydi. Ellery ile yan yana oturmuş, nefesimizi tutarak onu izliyordum.

Arwen ellerini yavaşça yukarı kaldırdığında, şömineden ayrılan küçük bir kor parçası havada süzüldükten sonra avucunun ortasına geldi. Ateş onu yakmıyordu; aksine, gri gözlerini açtığında o kor parçası havada minik bir kuşa dönüşüp kanat çırptı ve ardından zararsız bir kül bulutu olarak dağıldı.

"Güzel," dedi Vanessa masasına geri dönerken. "Zihinsel odaklanman artmış. Ama elementleri sadece yönlendirmek yetmez, onları tamamen hissetmelisin."

Arwen alnındaki gümüş saçları geriye itip gülümsedi ve bana baktı. "Bence Laurel de odaklanma konusunda çok yetenekli. Ormanda beni neredeyse hiç hareket etmeden fark etti."

Yüzümün kızardığını hissettim ama içten içe bu övgü hoşuma gitmişti.

Tam o sırada, kulübenin camına sert bir şey çarptı. Tık, tık.

Hepimiz irkilerek pencereye döndük. Gece karanlığının içinde, gözleri zifiri karanlıkta parıldayan, gagasına küçük bir parşömen parçası sıkıştırılmış simsiyah bir kuzgun duruyordu. Vanessa'nın yüzündeki o sakin ifade anında silindi, yerini derin bir ciddiyet aldı.

Hızla pencereye yürüyüp camı açtı. Kuzgun içeri girip masanın üzerine kondu, gagasındaki mektubu bıraktıktan sonra geldiği gibi karanlığın içinde kayboldu.

Mektubun üzerinde daha önce hiç görmediğim, tuhaf, sarmaşık dallarına benzeyen siyah bir mühür vardı. Ne olduğunu anlayamadığım bu mühre bakarken, Vanessa mektubu hızla açtı. Satırları okudukça yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Dudakları titredi ama bize tek bir kelime bile etmedi. Mektubu aceleyle katlayıp şöminenin üzerindeki eski bir ahşap kutunun en dibine sakladı.

"Ders bugünlük bitti," dedi Vanessa, sesi aniden buz kesmişti ve yüzümüze bakmıyordu. "Herkes odasına gitsin. Arwen, sen de bu gece kamptaki misafir kulübesinde kalıyorsun, ormana dönmek yok."

Vanessa'nın bu panik dolu tavrı içimize büyük bir kurt düşürmüştü. Ne kadar merak etsek de, hiçbirimiz o kutuyu açmaya cesaret edemedi. O sır, o ahşap kutunun içinde karanlığa gömüldü.

O gecenin üzerinden haftalar geçti. Günler ormanın kalbinde, her sabah erkenden kalkıp kampın arkasındaki dev kayalıklarda çalışarak akıp gidiyordu. Üçümüz artık ayrılmaz bir ekip olmuştuk.

Bir öğleden sonra, rüzgarın sert estiği bir anda kayalıkların üzerinde dengemi kaybettim. Tam arkama doğru çakılacakken Ellery aniden arkamda belirdi ve beni ceketimden yakalayıp hızla geriye çekti. Sırtım onun kollarına çarptığında korkudan kalbim ağzıma gelmişti ama derin bir nefes alıp kurtulduğumu anladım.

Ellery derin bir "Of!" çekip beni sağlam bir kayanın üzerine oturturken, rüzgardan yüzüme gözüme giren saçlarımı eliyle geriye doğru düzeltti. Yeşil gözlerinde tam bir abla titizliği, hafif de bir azarlama vardı. Yanıma çöküp gülerek omzuma dostça vurdu.

"Yavaş be küçük porsuk, kalbime indirecektin!" dedi, sesindeki o telaşlı ama sıcacık korumacılık içimi ısıtmıştı. "Sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor. Bak, bir daha buralarda tek başına cambazlık yapmak yok. Bu ormanda artık birbirimize emanetiz, unuttun mu?"

"Ben... Tamam, dikkat ederim. Teşekkürler," diyebildim sadece. Kalbimin bu saf arkadaşlık duygusuyla dolup taştığını hissediyordum. Ellery gülümsedi ve saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı. Bir an duraksadı, bakışları birden hüzünlendi.

"Sana daha önce hiç söylemedim, Laurel..." dedi, sesi biraz kısılmıştı. "Seni ilk gördüğüm andan beri... Seni o kadar çok kaybettiğim kız kardeşime benzetiyorum ki. Bazen bana bakarken ya da böyle sakarlıklar yaparken sanki onu yeniden görüyormuş gibi oluyorum. Sanırım bu yüzden seni bu kadar çok kolluyorum."

Boğazımın düğümlendiğini hissettim. Elimi yavaşça onun elinin üzerine koydum. Ellery bana sımsıkı sarıldı, ben de ona sarıldım. Artık sadece iki kaçak çocuk değildik; o benim koruyucu ablam, ben de onun sığınacağı kız kardeşiydim.

"Biraz dinlenmelisin," diyerek araya girdi Arwen. Kayaların üzerinden asil bir zarafetle inip yanımıza gelmişti. Ellery yavaşça geri çekilip gururlu bir tebessümle bizi izlerken, Arwen yanıma oturdu.

Arwen yanıma oturduğu an, içimde hafif, kıpır kıpır bir heyecan dalgası uyandı. Gözlerimi kaçırmaya çalışarak dizlerimi kendime çektim. Son zamanlarda ona her baktığımda ya da o derin gri gözleri beni bulduğunda kalbimin neden normalden biraz daha hızlı çarptığını tam olarak çözemiyordum ama bu hissin sıcaklığı hoşuma gidiyordu.

"İnsan zihni çok aceleci," dedi Arwen, pürüzsüz ve felsefi bir tonla uzaklara bakarak. "Biz elfler, bir ağacın büyümesini izlemek için yüz yıl bekleyebiliriz. Kendine yüklenme Laurel. Gücün henüz uyanmamış olması, orada olmadığı anlamına gelmez."

"Bazen hiç uyanmayacakmış gibi geliyor," dedim, rüzgarda uçuşan gümüş saçlarına gizlice bakarak. İçimdeki o dinmek bilmeyen merak yine ağır basmıştı. "Arwen... Elfler gerçekten hiç uyumaz mı? Ve... gerçekten evleriniz devasa ağaçların tepesinde mi? Masallarda hep öyle söylerler."

Arwen bu çocuksu heyecanıma hafifçe kıkırdadı. O gri gözlerinde çok yumuşak bir parıltı belirdi. "Tam olarak öyle değil. Uyuruz ama insanlarınki gibi rüyalar görerek değil, zihnimizi dinlendirerek, uyanık bir meditasyon gibi. Ve evet, evlerimizin çoğu kadim ağaçların gövdesine inşa edilmiştir. Geceleri ormandaki tüm o parlayan bitkilerin ışığı pencerelerimizden içeri sızar. Gökyüzü gümüş bir tül gibi görünür."

"Gümüş bir tül mü..." diye mırıldandım adeta büyülenmiş gibi. "Orayı görmeyi çok isterdim."

Arwen başını bana doğru çevirdi. Aramızdaki o ufak mesafede göz göze geldiğimizde içimin tuhaf bir şekilde ürperdiğini hissettim. Yüzünde çok içten ve söz verir gibi ciddi bir ifade vardı.

"Bir gün," dedi sesi fısıltı gibi akarken. "Belki bir gün, her şey sakinleştiğinde seni elf diyarına götürebilirim. Parıldayan nehirleri ve gümüş yapraklı ağaçları kendi gözlerinle görmeni isterim."

O an kalbimin göğüs kafesime sertçe vurduğunu hissettim. Nedenini tam olarak anlayamıyordum ama Arwen'in anlattığı o gümüş yapraklı ağaçları, parıldayan nehirleri ve bütün bunları onunla birlikte görmeyi düşünmek bile içimi sıcacık yapmıştı.

Hemen yanımızda duran Ellery, bir ablanın kardeşini gururla izlemesi gibi kocaman, sıcacık bir gülümseyle bizi seyrediyordu. Yanımıza gelip aramıza oturdu, bir kolunu şefkatle omzuma atarak beni kendine doğru çekti.

Birlikte batan güneşi izlerken, bir yanımda bana kayıp kardeşinin şefkatiyle kol kanat geren Ellery; diğer yanımda ise bana bilmediğim dünyaların sözünü veren ve içimde adını koyamadığım tatlı bir heyecan uyandıran Elf Arwen vardı. O karanlık gecede her şeyimi kaybettiğimi sanmıştım. Ama şimdi, farkında olmadan yeni bir aileye, yeni dostluklara ve belki de henüz adını bilmediğim duygulara doğru yürüyordum.

***

Birlikte batan güneşi izlerken, bir yanımda bana kayıp kardeşinin şefkatiyle kol kanat geren Ellery; diğer yanımda ise bana bilmediğim dünyaların sözünü veren ve içimde adını koyamadığım tatlı bir heyecan uyandıran Elf Arwen vardı. O karanlık gecede her şeyimi kaybettiğimi sanmıştım. Ama şimdi, farkında olmadan yeni bir aileye, yeni dostluklara ve belki de henüz adını bilmediğim duygulara doğru yürüyordum.

Ancak ormanın bize sunduğu o huzurlu günler, sonsuza kadar süremezdi. Ertesi sabah, gökyüzü henüz tam anlamıyla aydınlanmamışken kulübenin önünde tuhaf bir sessizlik vardı. Kamp alanına çıktığımda Arwen'in pelerinini omzuna geçirdiğini ve kılıcını sırtına bağladığını gördüm. Gitmek için hazırlanıyordu.

İçimin birdenbire buz kestiğini, kalbimin göğüs kafesimde ağırlaştığını hissettim. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde ona doğru yöneldi.

"Gidiyor musun?" diye sordum, sesimin ne kadar cılız ve üzgün çıktığına engel olamamıştım.

Arwen sesimi duyunca arkasını döndü. O fırtınalı gri gözlerinde her zamankinden daha durgun, hatta hüzünlü bir ifade vardı. Yanıma doğru birkaç adım attı ve aramızdaki o mesafeyi kapatıp durdu.

"Gitmem gerekiyor, Laurel," dedi sesi pürüzsüz ama buruk bir tonda çıkarken. "Kendi halkımın yanına, ait olduğum yere dönmeliyim. Ormanın sınırlarında hareketlilik arttı ve üzerime düşen sorumluluklar var."

"Ama... daha yeni alışmıştık," dedim gözlerimi kaçırarak. Günlerdir her sabah beraber çalışmaya, onun bilgece konuşmalarına ve içimde uyandırdığı o hafif, kıpır kıpır heyecana o kadar çok alışmıştım ki... Onun yokluğu, ormanı bir anda çok boş ve ıssız hissettirecekmiş gibi geliyordu. Boğazımda büyüyen o düğümü yutkunmaya çalıştım ama üzüntümün yüzümden okunduğuna emindim.

Arwen, üzüldüğümü görünce adeta içimi okur gibi hafifçe gülümsedi. Elini yavaşça uzattı, parmak uçları omzuma değecek kadar yaklaştı ama sonra nazikçe geri çekti.

"Bu bir veda değil," dedi, sesindeki o kararlı ve güven veren tını içimi biraz olsun ısıttı. "Sana verdiğim sözü unuttun mu? Seni o gümüş yapraklı ağaçların altında gezdireceğim. Buraya... senin yanına tekrar geleceğim, Laurel. Sadece ne olursa olsun çalışmaya devam et ve içindeki o ışığa güven."

Başımı hafifçe sallayıp zoraki bir şekilde gülümsedim. "Tekrar geleceksin... Söz mü?"

"Söz," dedi Arwen net bir sesle. Ardından son bir kez gri gözleriyle yüzüme baktı, arkasını döndü ve ormanın derinliklerine doğru yürüyerek ağaçların arasında, gümüş bir gölge gibi kayboldu.

O gittikten sonra arkasından öylece bakakaldım. İçimde beliren o büyük boşluk hissi gözlerimin dolmasına neden olmuştu. Tam o sırada omuzlarımda sıcacık, tanıdık bir el hissettim. Ellery yanıma gelmiş, her zamanki korumacı ve abla edasıyla kolunu omzuma atmıştı.

"Merak etme küçük porsuk," dedi Ellery, beni hafifçe kendine doğru çekip teselli ederek. "Elfler söz verdi mi tutar. Hem o gelene kadar ben buradayım, seni yalnız bırakmam. Hadi gel, gözlerini sil de bugünkü antrenmana başlayalım. Geldiğinde seni çok daha güçlü görmeli, öyle değil mi?"

Ellery'nin bu samimi ve neşeli desteğiyle derin bir nefes aldım. Arwen gitmişti ama arkasında bana kocaman bir umut, tutulacak bir söz ve içimde henüz tam adını koyamadığım o tatlı heyecanın sıcaklığını bırakmıştı.

***

Ertesi sabah, gökyüzü henüz gri bir aydınlığa bürünmüşken Vanessa ikimizi de kulübesine çağırdı. Masasının üzerinde eski haritalar ve parşömenler seriliydi. Gri gözlerini doğrudan Ellery'ye diktiğinde, sesinde uzun zamandır duymadığımız o eski, ciddi ve otoriter ton vardı.

"Ellery, seninle başlamamız gerekiyor," dedi Vanessa, haritadaki nehir yatağının sınırını işaret ederek. "Ormanın güney sınırındaki koruma mühürlerinde bir zayıflama seziyorum. Birkaç hafta sürecek bir devriye ve mühür güçlendirme görevi için oraya gitmeni istiyorum. Element sezgilerin, oradaki çatlakları erkenden fark edebilmek için tek güvencem."

Ellery şaşırmıştı ama bir o kadar da ciddileşti. Başını hızla onaylayarak salladı. "Anlaşıldı Vanessa. Hemen hazırlıklara başlıyorum."

Bana döndüğünde gözlerinde o her zamanki korumacı, abla titizliği vardı. Benden ayrılacak olmak onu endişelendiriyordu.

Önce Arwen, şimdi de Ellery gidiyordu. İçimin burkulduğunu hissederken Vanessa bakışlarını bana çevirdi ve sesini biraz yumuşattı. "Laurel, senin henüz element eğitimlerin devam ediyor ve orman sınırları tek başına senin için güvenli değil. Bu yüzden kampa yakın kalacaksın. Ancak bütün günü burada kapanarak geçirmeni de istemiyorum. Kampın hemen aşağısındaki sınır köylerine inebilir, oradaki insanlarla vakit geçirebilirsin. Zihnini dağıtmak ve insan doğasını anlamak da bu eğitimin bir parçasıdır."

Birkaç saat içinde Ellery pelerinini kuşanıp yola çıkmaya hazırlandı. Ayrılmadan önce yanıma gelip kollarını sımsıkı boynuma doladı.

"Kendine dikkat et küçük porsuk," diye fısıldadı kulağıma, sesinde o tanıdık, sıcacık şefkat vardı. "Ben yokken sakarlık yapıp kayalardan yuvarlanmak yok, tamam mı? Birkaç haftaya kalmaz döneceğim. Geldiğimde seni daha neşeli görmek istiyorum."

"Sen de dikkat et, abla," dedim, ona ilk kez bu şekilde seslenirken. Ellery'nin yeşil gözleri bu kelimeyle parıldadı, yüzünde gururlu bir tebessümle arkasını dönüp hızlı adımlarla güneye doğru gözden kayboldu.

Ellery'nin gidişinin ardından, Vanessa'nın izniyle kampın etrafındaki patikayı takip ederek aşağılara, sınır köylerine doğru yürüyüşe çıktım. Temiz hava içimdeki o yalnızlık hissini biraz olsun hafifletiyordu. Bir süre sonra, yeşilliklerin bittiği yerde küçük, taş evlerden oluşan sevimli bir yerleşkeye vardım. Burada hayat sakin ama kendi içinde hareketli akıyordu.

Adımlarım beni köyün biraz daha kenarında, bahçesi yaşlı ağaçlarla bezeli, taş bir evin önüne getirdi. Bahçeden içeri adım attığımda burnuma dalga dalga yayılan, mayhoş ve keskin bir koku yükseldi. Bu, kaynayan taze vişnelerin o şekerli ama hafif ekşi kokusuydu.

Bahçedeki büyük ocağın başında, saçları hafifçe kırlaşmış bir kadın duruyordu. Büyük bir bakır kazanın içinde kaynayan reçeli tahta bir kaşıkla sabırla karıştırıyordu ama bir yandan da ocağın altına yeni odunlar atmaya çalışırken dengesini kaybediyor, tek başına her şeye yetişemediği için nefes nefese kalıyordu. Şimdi bir yardıma ihtiyacı olduğu her halinden belliydi. Hiç düşünmeden bahçeye adımlayıp yanına koştum.

"Yardım etmeme izin verin," dedim, sesimdeki çekingenliği gizlemeye çalışarak.

Yaşlı kadın şaşkınlıkla bana baktı, yüzünde sıcacık bir tebessüm belirdi. "Ah, ne iyi olur güzel kızım. Ben Martha. Şu kenardaki odunları kazanın altına koymama yardım edersen minnettar kalırım. Tek başıma hem kazanı çevirip hem ateşi harlayamıyorum artık."

"Ben Laurel," diyerek hemen yerdeki kalın odunları kucakladım kazanın altına dikkatlice yerleştirdim. Ardından Martha teyzenin yorulan kollarını dinlendirmek için tahta kaşığı devralıp vişne reçelini ağır ağır karıştırmaya başladım.

Ancak o fokurdayan kırmızı kazanın mayhoş kokusu, burnuma dolduğu an zihnimde her şeyi paramparça eden bir kapıyı ardına kadar araladı. Kampa geleli çoktan 6 ay olmuştu ve yaram hâlâ tam anlamıyla kabuk bağlamamıştı.

O uğursuz gün, annemin fırından yeni çıkardığı sıcacık çöreklerle birlikte yemek için neşeyle pazara koşmuş, en sevdiğimiz vişne reçelinden bir kavanoz almıştım. Eve dönüş yolunda adımlarım hafifti, içim huzur doluydu. Eve geldiğimde ise hayatımın en büyük karanlığıyla karşılaşmıştım. Ev darmadağındı, o fırtınalı gecede caniler ailemi acımasızca katletmişti. Şok içinde donakaldığım o saniyelerde, parmaklarımın arasındaki vişne reçeli kavanozu gevşemiş ve büyük bir gürültüyle taş zemine düşüp kırılmıştı. Yerdeki o koyu kırmızı vişne reçeli, ailemin kanına karışarak her yere yayılmıştı... Gözümün önünden gitmeyen o son görüntü, burnuma dolan o mayhoş kokuyla birleşen ölüm sessizliğiydi.

Şimdi karşımda fokurdayan o kırmızı kazan, beni o taş zemine, kırılan kavanozun ve ailemin yanına geri fırlatmıştı.

Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımdan süzülüp önlüğümün üzerine düşerken tahta kaşığı sıkıca kavradım. Kalbim sanki o günkü gibi korkuyla ve acıyla göğsümü dövüyordu. Martha teyze ağladığımı fark edip endişeyle elimi tuttuğunda, nefes alamadığımı hissettim.

"Ben... Özür dilerim, biraz hava almam gerek," diye mırıldandım ve şaşkın bakışları arasında bahçeden dışarı fırladım.

Hıçkırıklarımı tutmaya çalışarak köyün biraz dışındaki çalılıkların ve dev kayaların olduğu tenha alana doğru koştum. Büyük bir kayanın arkasına geçip dizlerimi kendime çektim ve başımı dizlerime gömerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. O kırılan kavanozun sesi zihnimde yankılanıyordu.

Tam o sırada, biraz ileriden tuhaf, çıtırtılı sesler ve ardından neşeli çocuk gülüşleri yükseldi. Gözlerimi silip kayanın kenarından gizlice fısıltıların geldiği yöne baktım.

Bizim yaşlarımızda iki çocuk orada duruyordu. Üzerlerinde köy kıyafetleri yoktu, daha asil ve koyu renkli pelerinler giymişlerdi. Erkek olan çocuk elini havaya kaldırdı ve parmaklarının ucundan küçük, mavi büyü kıvılcımları çıkartarak havada daireler çizdi. Kız olan çocuk ise heyecanla ellerini çırptı.

"İnanılmaz! Elementleri bu kadar rahat yönlendirebiliyorsan, kesinlikle sınavı geçeceksin," dedi kız fısıldayarak.

"Umarım," dedi oğlan, elindeki parıltıyı söndürürken. Sesinde hem büyük bir heyecan hem de gizli bir korku vardı. "Büyücülük Akademisi'nin sınavları bu yıl çok daha zor olacak diyorlar. Krallık, saray büyücülerinin arasına sadece en saf ve en güçlü yeteneğe sahip olanları kabul edecekmiş. Eğer akademinin kapısından içeri girebilirsem, ailemi de bu sefaletten kurtarabilirim."

"Ama dikkatli olmalısın," diye uyardı kız, etrafı endişeyle kontrol ederek. Kayanın arkasına biraz daha sindim ve nefesimi tuttum. "Krallık muhafızları sınırda büyü yeteneği olan çocukları topluyor. Akademiye girmek tek şansın, yoksa kaçak olarak yaşamak zorunda kalırsın."

Çocuk başıyla onayladı, pelerinini düzeltti. " Usta Vanessa'nın buralarda bir yerde saklandığı söyleniyor. Akademiden ayrılan eski bir büyücü o. Belki de sınavdan önce onun izini bulmalıyım."

İki çocuk fısıldaşarak ormanın derinliklerine doğru yürüyüp gözden kaybolurken, kalbimin göğüs kafesimi sertçe dövdüğünü hissettim.

Büyücülük Akademisi... Krallık... Ve beni yanına alan o gizemli kadın, Vanessa. Demek o sıradan bir kulübe sahibi değil, akademiden ayrılmış eski bir büyücüydü. Düştüğüm bu dünyanın masallardan çok daha tehlikeli, çok daha büyük sırlarla dolu olduğunu sarsıcı bir şekilde öğrenmiştim.

***

Kampa döndüğümde hava tamamen kararmıştı. Köyde duyduğum o fısıltılar, Büyücülük Akademisi, krallık muhafızlarının büyücü çocukları avlaması ve en önemlisi Vanessa'nın aslında kim olduğu sorusu zihnimde devasa bir fırtına koparıyordu. Kalbim göğüs kafesimi döverken kulübenin kapısının önünde durdum. Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım ve içeri girdim.

Vanessa masasının başında, cılız bir mum ışığında eski bir parşömeni inceliyordu. Geldiğimi fark edince başını kaldırdı. Gri gözleri doğrudan gözlerimin içine dikildi; yüzümdeki o solgun, ağlamaklı ve kafası karışık ifadeyi anında yakalamıştı.

"Geç kaldın, Laurel," dedi sesi her zamanki gibi mesafeli ama sakin çıkarken. "Ve yüzün kireç gibi. Köyde ne oldu?"

Kapıyı arkamdan kapatıp masaya doğru birkaç adım attım. Ellerimin titremesini gizlemek için pelerinimin uçlarını sıktım. Artık içimde tutamayacaktım.

"Bugün köyün dışındaki kayalıklarda iki çocuk gördüm, Vanessa," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. "Pelerinleri vardı. Havada mavi kıvılcımlar uçuruyorlardı. Büyücülük Akademisi'nin sınavlarından, krallık muhafızlarının büyü yeteneği olan çocukları topladığından bahsediyorlardı."

Vanessa'nın parşömeni tutan parmakları bir anlığına kaskatı kesildi. Gözlerindeki o sakin ifade yerini derin, karanlık bir ciddiyete bıraktı. Ama tek bir kelime bile etmedi, sadece beni dinlemeye devam etti.

Cesaretimi son kırıntısına kadar toplayıp gözlerinin tam içine baktım. "Senin hakkında da konuştular. Senin akademiden ayrılan eski bir büyücü olduğunu, buralarda saklandığını söylediler... Doğru mu Vanessa? Sen aslında kimsin? Ve beni... bizi neden burada saklıyorsun?"

Kulübe bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Şöminedeki odunların çıtırtısı dışında hiçbir ses yoktu. Vanessa yavaşça oturduğu sandalyeden kalktı. Boyu o kadar asil ve heybetli duruyordu ki, bir an ondan korktuğumu hissettim. Pencereye doğru yürüdü, karanlık ormana bakarak derin bir iç çekti. O sert, kırılmaz görünen omuzları ilk kez hafifçe çökmüştü.

"Doğru," dedi en sonunda. Sesi bu kez buz gibi değil, geçmişin acısıyla kavrulmuş gibi buruktu. "Söyledikleri her şey doğru, Laurel. Ben bir zamanlar o şaşaalı Büyücülük Akademisi'nin en kıdemli, krallığın en saygın saray büyücülerinden biriydim."

Arkasını dönüp bana baktı. Gri gözlerinde ilk kez bir kadının, geçmişte büyük kayıplar vermiş bir insanın çaresizliğini gördüm.

"Ama o parıltılı duvarların arkasında ne döndüğünü geç anladım," diye devam etti, masaya doğru yürüyüp ellerini ahşap yüzeye yaslayarak. "Krallık ve akademi, saf yeteneğe sahip çocukları sadece eğitmek için toplamıyor. Onları kendi güç hırsları, kendi savaşları için birer silaha dönüştürüyorlar. Ruhlarını, çocukluklarını, her şeylerini ellerinden alıyorlar. Buna karşı çıktığım gün, akademideki tüm unvanlarımı ve gücümü arkamda bırakıp kaçtım. O günden beri bu tehlikeli sınır ormanında, tıpkı senin gibi, Ellery gibi, gücü yüzünden avlanmak istenen çocukları korumak için bu güvenli kampı kurdum. Ben burada sadece büyü öğretmiyorum Laurel... Ben burada krallığın canavarlaştıramadığı çocuklara bir yuva sunmaya çalışıyorum."

Duyduklarım karşısında donakalmıştım. O sert, mesafeli kadının arkasında, çocukları korumak için kendi hayatını tehlikeye atan bir kahraman gizliydi.

Vanessa bana doğru birkaç adım attı ve elini şefkatle, bir anne titizliğiyle omzuma koydu. "Ailenin başına gelenleri biliyorum. O canilerin krallıkla ya da bu avcılarla bir bağı var mı, henüz çözemedim. Ama emin ol, seni buraya getirmemin sebebi seni bir silah yapmak değil. Seni o avcılardan, o akademinin karanlığından korumak. Şimdi bana güveniyor musun?"

Gözlerimden akan bir damla yaş yanağımdan süzülürken başımı hızla onaylar anlamda salladım. Yerde kırılan o vişne reçeli kavanozunun acısı hala içimdeydi ama ilk kez, bu koca dünyada beni gerçekten korumak isteyen insanların arasında olduğumu, doğru yerde durduğumu hissettim. Vanessa'nın geçmişini öğrenmek, içimdeki o kör edici korkuyu dindirmiş, yerine yepyeni bir kararlılık bırakmıştı.

***

Vanessa ile yaşadığımız o sarsıcı yüzleşmenin üzerinden tam iki hafta geçmişti. O geceden sonra içimdeki o şüpheleri geride bırakmış, kendimi tamamen Vanessa'nın bana verdiği ağır element eğitimlerine adamıştım. Zihnimdeki gölgeleri temizlemek, parmaklarımın ucundaki o minik, gümüş kıvılcımları harlamak için durmaksızın çalışıyordum. Yine de etrafımı saran o derin yalnızlık hissi hiç azalmıyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla yatağımdan kalktım. Üzerimdeki ince hırkaya sarınarak adımlarım neredeyse istemsizce koridorun sonuna, Ellery'nin odasına doğru yöneldi. Kapıyı yavaşça aralayıp içeri baktım. Oda bıraktığı gibi bomboş ve sessizdi. Günlerdir nehir yatağındaki mühürleri güçlendirmek için güney sınırındaydı ve hala dönmemişti. Arwen'den de haftalardır tek bir haber, tek bir iz yoktu. En tehlikeli yere, canavarın inine yürümüştü ve onun iyi olup olmadığını bilmemek içimi kemiriyordu.

Tam odadan çıkacakken, aşağıdan, boş koridorlardan burnuma dalga dalga yayılan sıcacık bir koku yükseldi. Bu, taze pişmiş, nefis bir portakallı kek kokusuydu. Kokunun cazibesine kapılarak hızla merdivenlerden aşağıya koştum, mutfağın kapısını heyecanla açtım.

Tezgaha doğru baktığımda donakaldım. Ahşap masanın üzerinde, dumanı hala üzerinde tüten, taze fırından çıkmış sıcacık bir portakallı kek duruyordu. Ancak etrafa bakındığımda içimi garip bir tekinsizlik kapladı. Ocak sönüktü. Evde ne Vanessa vardı ne de bir başkası. Kulübe tamamen sessiz, bomboş ve terk edilmiş gibiydi. Kimsenin olmadığı bu evde, bu sıcak kekin masanın üzerinde ne aradığını anlayamayarak geri çekildim. Zihnimdeki bu cevapsız soru ve yalnızlık hissi üzerime daha da ağır çökmüştü.

Umutsuzca kulübeden dışarı çıktım. Zihnimi dağıtmak, bu tuhaf sessizlikten kaçmak için ayaklarım beni kampın daha önce hiç gitmediğim, ormanın derinliklerine açılan dik yamaçlarına doğru sürükledi.

Ağaçların arasında sessizce yürürken, birden kulağıma tuhaf, ritmik bir ses çalındı. Havayı yırtan keskin bir ıslık sesi ve ardından tahtaya saplanan sert darbeler... Adımlarım kendiliğinden sesin geldiği yöne doğru kaydı. Çalılıkların arkasına gizlenip geniş düzlüğe baktığımda nefesimi tuttum.

Orada, üstü tamamen çıplak, sırtındaki kasları her hareketinde gerilen yabancı bir genç duruyordu. Kıvrak ve güçlü hamlelerle elindeki yayı geriyor, yayın kirişinde hiçbir ok olmamasına rağmen, parmaklarını bıraktığı anda havada parıldayan, alev gibi kırmızı büyüden oklar var ediyordu. Kırmızı oklar büyük bir süratle karşıdaki ağaç gövdelerine nişan alınmış hedefleri tam ortasından vuruyordu. Büyük bir dikkat ve kusursuz bir konsantrasyonla büyü atış talimi yapıyordu.

Onu, saklandığım büyük meşe ağacının arkasından gizli gizli izlemeye başladım. Hareketlerindeki o vahşi ama disiplinli güç beni büyülemişti. Kim olduğunu, bu tehlikeli sınır ormanında ne aradığını anlamaya çalışıyordum.

Ancak tam o sırada, yabancı genç aniden durdu. Yayı elinde asılı kaldı, gözlerini hedeften ayırmadan kulaklarını kabarttı. Birinin onu izlediğini, ormanda bir casus olduğunu sezmişti. Nefesimi tuttum, ağacın gövdesine daha da sindim.

"Çık artık oradan!" diye bağırdı ormanda yankılanan sert ve tehditkar bir sesle. "Kimsin ve ne hakla beni gözlüyorsun?"

Korku dalgası tüm vücudumu sararken geriye doğru bir adım attım. Oradan hemen kaçıp kampa doğru koşmak için arkamı dönecekken, havayı yırtan o dehşet verici ıslık sesini yeniden duydum.

Daha ne olduğunu anlayamadan, çocuk elindeki yayı benim olduğum yöne çevirmiş ve büyülü okunu fırlatmıştı. Kırmızı, kor gibi parıldayan ok tam saklandığım ağacın gövdesine, başımın sadece birkaç santim uzağına büyük bir gürültüyle saplandı. Isısı yüzümü yalayıp geçerken, şokla ve korkuyla yere kapaklandım. Kaçacak yerim kalmamıştı...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.