Gözlerimi yavaş yavaş açtığım da önce Barış Abiyi sonra bir kadını ve Şahin’i gördüm. “Barış, uyandı...” dedi tanımadığım kadın. ”Aslı, iyi misin?” Yattığım yerden doğruldum ve “Neredeyim ben? Neler oluyor?” Tanımadığım kadın yanıma oturdu. “Koruma evindesin Aslı. Ben Barış’ın karısı Elif. Bir süre ben de seninle kalacağım, yalnız değilsin.” yalnızdım. “Rüya değildi değil mi?” herkes susup bakışlarını kaçırınca anlamıştım. Hiçbir şey rüya değildi. Boğazımı temizledim ve Elif Ablaya “ Lavabo ne tarafta?” diye sordum. “Koridora çık sağdan ikinci kapı canım.” Gülümsedim ve salondan çıkıp lavaboya girdim. Aynada kendime baktım. Yorgundum. Bitkindim. Üç günde sanki otuz yıl yaşlanmıştım. Yüzüm solmuş, göz altlarım ağlamaktan morarıp şişmişti. Okuldan da çok geri kalmıştım ve bu benim son senemdi. Çalışmam lazımdı. Artık iki kişilik çalışmalı, iki kişilik savaşmalıydım. Elimi yüzümü yıkadım ve tekrar oturma odasına girdim. Eve Mert ve Korhan Abinin geldiğini gördüğüm de kendimi çok mahcup hissediyordum. Yerime oturdum ve “Ben hastanede yaptıklarım için çok üzgünüm. O an bana ne oldu bilmiyorum.” dedim. “Önemli değil kızım biz anlıyoruz.” Aklıma gelen şeyle başımı kaldırıp Mert abiye baktım. “Benim ders çalışmam lazım. Kitaplarım evimde kaldı. Almam gerekiyor.” “Sen biraz dinlen, yemek ye daha sonra biri gider getirir eşyalarını.” dedi Elif abla. Kanım çok ısınmıştı bu kadına. Olduğundan daha genç görünüyordu. Onu kırmak istemiyordum. “Peki...” mutlulukla gülümsedi ve “Ben hemen bir şeyler hazırlayayım.” dedi. Ayağa kalktığın da ben de onunla birlikte ayağa kalktım. Tam ilerleyecektim ki “Sen nereye?” diye sordu Elif abla. “Yardım etseydim...” “Otur oturduğun yerde. O kadar yaşlı mıyım ben?” son söylediği cümleyle şaşkınlık ve utangaçlık içinde konuşmaya çalıştığım da komutanlar dahil herkesin alttan alttan güldüğünü görebiliyordum. “Yok ondan değil de...” “Kız şaka yapıyordum. Otur yerine.” Hemen yerime oturdum ve Barış abiye uzanıp “Ben senin karından tırstım ha...” Güldü ve koluma vurup ”Korkma kız, yalnız değilsin...” tekrar gülüp “Aramız da kalsın, ben de tırsıyorum.” Birlikte kıkırdadığımız sırada Mert Abi “Biz çıkıyoruz. Barış sen bizimlesin. Şahin silahını alıp çatıya çık. Etrafı iyi görebileceğin bir yer olsun. Çevreye sivil poliste gelecek telsizleriniz açık olsun. Şahin, biz yokken emir komuta sende.” Şahin ayağa kalktı ve “Emredersiniz komutanım!” dedi. Ben de ayağa kalktım ve “Ben sizi geçireyim.” dedim. Salondan çıkarken Elif abla elinde sofra beziyle “Kız nereye?” dedi. Ağızımı açtığım sırada Barış abi konuşmaya başladı. “Kaçırıyoruz, çok sıkıldık bundan. Öldürmeye götürüyoruz.” Elif abla sahte bir gülüş yapıp “Çok komikti, nasıl gülsem şaşırdım yani.” dediğin de kıkırdadım. Çok güzel bir çiftiler. “Kapıya kadar eşlik ediyorum abla.” “İyi, hadi.” Kapıya doğru ilerlediğimiz de Barış abi yine konuşmaya başladı. “Dikkat et, bu seni sinirden kanser eder.” Gözlerimi devirip “Ayıp ayıp.” “Hadi be oradan.” dedi ve koluma vurdu. Herkes çıktıktan sonra ben de Elif Ablanın yanına gittim. “Gel otur, hazır her şey.” Elif ablanın karşısına oturduğum da sofraya bir göz attım. Tavuklu pilav ve salata vardı. “Seninle bugün bir kek yaparız kafan dağılır.” Kafamın dağılacağından emin değildim ama onu kırmak istemiyordum. “Olur...” dedim.
Saat akşam sekiz buçuk olduğun da çoktan keki yapmıştık. Oturma odasın da kitaplarımı okuyup konuları anlamaya çalıştığım sırada Elif abla da haberlere bakıyordu. Aklına bir şey gelmiş olacak ki bana dönüp “Aslı, Şahin’de artık aşağıya inmiştir. Ona çay ve kek vermedik, koyayım da götür olur mu?” dedi. Aslında olurdu, biraz hava almak iyi gelecekti. Ayağa kalktım ve dış kapının yanın da asılı olan montumu giyidim ve Elif ablanın verdiği tepsiyi alıp çıktım. Evin bahçesin de Şahin’i ararken sırtı dönük birini gördüm. Şahin’e çok benziyordur ve umarım da Şahin’di. İlerleyip omuzuna dokunduğum da silahını bana çevirdi. “Aslı, sen miydin?” Ani korkuyla tuttuğum nefesimi bırakıp “Çay ve kek getirdim.” dedim. Silahını beline koydu ve teşekkür etti. Elimdeki tepsiyi alıp çardağa doğru ilerlediğin de ben hala olduğum yerde duruyordum. Tepsiyi masaya bırakıp “Gelsene...” dedi. Derin bir nefes aldım ve ilerleyip karşısına oturdum. “Kek güzel olmuş, elinize sağlık.” dediğin de gülümsedim. “Afiyet olsun...” kek tabağını bana doğru ittirip “Sen de yesene...” dedi. Elime bir tane kek alıp ısırdığım da nedensizce “Acaba hayatın da biri var mı? “ diye düşündüm. Gerçekten neden bilmiyordum ama bir an da içimi bu soru kaplamıştı. “Daldın...” dediğin de salak gibi ona bakakaldığımı fark ettim.
Gözlerimi kaçırıp “Ha, şey, evet ya.” dedim. Bence kendini gülmemek için zor tutuyordu. Ben ne ara bu kadar salak olmuştum ya? Ayağa kalktı ve “Çok fazla dışarı da kalman doğru değil, kiminle uğraştığımızı bilmiyoruz. Hem, hava da soğuk sen içeri geç artık.” Ben de ayağa kalktım ve masanın üstündeki tabak ve bardağı tepsiye koyup elime aldım. “Sen nerede uyuyacaksın?” diye sordum. Artık ne haddimeyse... “Uyumayacağım.” son kez bakıp eve girdim. Kapıyı açıp içeri girdiğim de Elif abla seslendi. “Nerede kaldın Aslı?” “Biraz oturdum Abla, hava alayım dedim.” Salona girdiğim de Elif abla çekyatlardan birini açıyordu. “Burayı sana açıyorum, istediğin zaman uyuyabilirsin. Ben banyoya giriyorum.” Gülümsedim ve “Tamam, sağ ol abla.” dedim. Elif ablanın bana verdiği pijamaları giyip yatağa uzandım. Pencereden dışarı izlemeye başladım. Selin... Onun bir mezarı bile yoktu... Onu bile yapamamıştım ona. Unutmalıydım. Artık kendime gelmeliydim. Selin’de bunu isterdi. Onun için yaşamalı, onun için mutlu olmalıydım. Gözlerimi kapattığım da oluşan karanlık, içimdeki karanlığı asla geçemezdi.
Korkuyla gözlerimi açtığım da saatte baktım. Saat gece ikiydi. Ter içinde kalmış bir şekilde montumu giydim ve kendimi hızla dışarı attım. Nefes nefese kalmış bir şekilde elimi kalbime götürüp nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Gözlerimden istemsizce yaşlar süzülürken ellerim ve ayaklarım titriyordu. “Aslı, iyi misin?” Şahin elini omuzuma koyduğun da konuşabilecek durum da değildim. “Öldürüyordu...” diyebildim zar zor. “Kimi Aslı? Kim kimi öldürüyordu?” “Beni de... Beni de öldürüyorlardı...” “Aslı, tamam gel şöyle otur.” dedi ve beni evin giriş kapısının önünde bulunan basamaklardan birine oturttu. Elini titreyen ellerimin üstüne koydu ve “Aslı, bana bak. Nefes al...” dediğin de olabildiğince derin bir nefes alıp vermeye çalıştım. “Sakin ol, sadece bir rüyaydı. Tamam mı?” içimden tekrarladım, sadece bir rüyaydı... Ellerini benim titreyen ellerimin üzerinden çekip içeri girdi. Hayatım bu noktaya nasıl gelmişti? Artık rüyalarımda da mı rahat olamayacaktım? Kalp atışlarımı kulaklarım da duyuyordum. Şahin elinde bir bardak suyla gelip tekrar önüme çöktü. Bardağı bana uzattı ve içmem için yardımcı oldu. “Daha iyi misin?” diye sorduğun da başımı olumlu anlamda salladım. İçten bir şekilde gülümseyip “Hadi gel...” dedi ve beni ayağa kaldırarak içeriye götürdü ve yatağa uzanmamı sağladı. Gideceği sırada kolundan tutup “Korkuyorum...” dedim. “Ya gözlerimi kapattığım da tekrar aynı rüyayı görürsem?” Derin bir nefes aldı ve “Bak, ben tam şu pencerenin önünde duracağım. Eğer yine korkarsan cama vur hemen gelirim, tamam mı?” “Tamam...” elimi bıraktı ve odadan çıktı. Kısa bir süre sonra cama geçip gülümseyip el salladığın da ben de ona gülümseyip el salladım.
Gözlerim kapanmaya korkuyordu. Öylece etrafa bakınıyordum. Bir odanın içine, bir dışarı bakıyordum. Bazen bakışlarım Şahin’de takılıp kalıyordu. Ne kadar ayıptı ya. Belki bir sevgilisi vardı. Hatta belki evliydi. Gerçi parmağın da yüzükte yoktu ama... Takmak zorunda mıydı canım. Hayır, bana neydi ayrıca. Arkasını dönüp beni kontrol ettiğin de göz göze geldik. Bana göz ve el hareketleriyle uyumamı söylerken çok komik görünüyordu. Gülümsedim ve gözlerimi kapattım. Açmayacaktım. Uyuyup, erken kalkıp Selin için çalışmalıydım.
Gözlerimi açtığım da önce saatte sonra pencereye baktım. Saat dokuz buçuktu ve Şahin yoktu. Başım inanılmaz bir şekilde ağrırken yataktan kalkıp saçlarımı at kuyruğu yaptım ve mutfağa gittim. Elif abla yoktu galiba sesi çıkmıyordu. Mutfak kapısından içeri girmemle şok olmam bir olmuştu. Çünkü Şahin mutfakta oturuyordu. “Günaydın.” dediğin de kendime gelmeye çalışarak gözlerimi kırpıştırdım. “Günaydın da, sen burada ne arıyorsun?” Oturduğu masadan kalkıp bir bardak çay daha koydu ve tekrar oturdu. “Elif Hanım dışarı çıkınca komutan evde yalnız kalmanı istemedi.” dediğin de bende masaya oturmuştum. “Anladım.” dedim ve çayımdan bir yudum aldım. “Daha iyi misin? Dün gece kötü görünüyordun.” Başımı olumlu anlamda salladım. “Evet. Dün gece bana yardım ettiğin için sağ ol.” Gülümsedi. “Ne demek, kim olsa aynını yapardı.” Ben de gülümsedim. “Belki ama...” soran gözlerle bana baktı. “Ama?” “Ama kimse penceremde sabaha kadar beklemezdi.” dediğim de etrafı derin bir sessizlik kaplamıştı. “Benim nöbet saatim bitti. Karargaha dönmem lazım.” sandalyeye astığı siyah kot ceketini aldı ve “Görüşürüz.” dedikten sonra evden çıktı. Hatta çıkmadı, kaçtı. Evet bunu tanımlayabileceğim tek kelime kaçmaktı. Bir cümle kurdum ve çayını bile bitirmeden çıktı. Çok pardon, kaçtı. Garipti, çok garipti...
Ev telefonu çaldığın da mutfaktan çıkıp salona gittim. “Alo?” “Naber küçük hanım?” Bu ses... bu yine aynı adamdı. “Ne istiyorsun benden?” dedim ürkek sesimle. “Bak şimdi seninle kim konuşacak...” kısa bir süre sonra farklı bir ses duyuldu. “Aslı, yardım et!” Bu, bu Selin’in sesiydi. Ama bu nasıl olurdu? Daha fazla ayakta duramayarak koltuğa oturdum. “Selin öldü! Siz öldürdünüz onu!” Küçük bir kahkaha attı. “Sesini duydun. Eğer çok merak ediyorsan yaşayıp yaşamadığını iki saat sonra Yayla Mahallesin de seni bekleyen araca biner gelirsin.” Bu olamazdı. “Ne istiyorsunuz bizden?” “Cevap çok basit küçük hanım. Seni istiyoruz!” dedi ve telefonu kapattı. Saat on birdi. İki saat demişti. Selin... Selin’in sesiydi o. Selin yaşıyordu! Yaşıyordu! Ne yapacaktım şimdi? Ona güvenemezdim. Ama ya gitmediğim için Selin’i gerçekten öldürürlerse? Nasıl bir çıkmazın içindeydim böyle? Beni istiyorlardı. Selin yaşıyorsa eğer onu öldürmelerine izin veremezdim. Belki ben ölecektim ama değecekti. Umarım değecekti...
