İçeriğe geç

Somone's Somone

Bölüm 16 · 10 dk okuma

Somone's Somone

Bölüm 16

15



Kurdum, inandım, bağlandım ve yıktım. Hepsini ben yaptım.

☆

𓆝 𓆟 𓆞 𓆝 𓆟

Çoğu zaman yaptıklarımın sonuçlarının kötü olacağını ve en nihayetinde her şey olup bittiğinde üzülecek olanın ben olacağını bildiğim halde yapmaya devam ederim. Ve sonra pişman olurum.

Her şeyi düzeltebileceğimi sanmıştım. Bunca zaman içimde hep bir sıkıntı vardı ama nedenini bilmiyordum. Eğer o gün gözlerimin önünde ölüp giden bu kimsesiz adam için birisi olursam iyileşeceğim, huzura ereceğim hissine kapılmıştım. Pencerede dakikalarca donup kalıp bahçede kan gölünün ortasında yatan bu adama dolu gözlerle bakarken de merdivenlerden koşarak inerken de ve onun etrafını sarmış insanların arasından sıyrılıp ambulansa taşınan cansız bedenini takip ederken de yaşayacağına inanmıştım. Ve yaşıyordu da. Hastane yatağında yatarken bir ölü gibiydi. Ama kalbi hala atmaya devam ediyordu.

Yaşayacağına öyle delice bir ümitle inanmıştım ki kalbinin hala attığını fısıldayan sesler aniden kesildiğinde baştan ayağa tüm bedenimin sızladığını hissettim. Buna inanmak öyle zor geliyordu ki eğer birisi çıkıp "aslında ölü olan sensin, o hala yaşıyor" dese bu bana daha inandırıcı gelecekti. Sanki bir anda hayatım tüm anlamını kaybetmişti, sanki bir anda niçin yaşadığımı unutmuştum, sanki bir anda dünyada yapayalnız kalmıştım. Ve bir türlü ölemiyordum.

Bu yabancı adamı tek başıma toprağa verdim ve ona tek başıma veda ettim. Onun için ağladım ama o hiçbir zaman beni tanımadı. Peki ben niçin onu tanımak zorunda kaldım, neden onu ilk defa görmeme rağmen yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim, onun için üzüldüm, neden onu bir daha hiç unutamadım?

Taehyung artık gitmişti. Ama ben hâlâ onu hatırlıyordum. Ve sanki giderken yüreğimi de yanında götürmüş gibi ısrarla dönmesini diliyordum. Artık onu görmüyordum. Ama görmek istiyordum.

Işığı yakıp boş odada göz gezdirdim. Her bir köşe öyle acınasıydı ki baktıkça yüreğim burkuluyordu. Dün gece Taehyung'un kurumuş kan lekeli kıyafetlerini, tüm eşyalarını bir çantaya doldurup koridorun sonundaki pencereye doğru hışımla savurdum. Pencere açık değildi ve onu kırmıştım. Bunu bilerek yaptım. Eşya dolu çanta cama çarpıp onu paramparça ederek aşağı düştü. Bir süre kesik kesik nefes alarak karanlıkta durup kırık cama baktım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sesi bedenimin dört bir yanını titretiyordu. Nefes alamıyordum.

Kendimi çaresize sokağa attım. Oradan ayrıldıktan sonra kapı açılma sesleri birbirlerine bir şeyler söyleyen insanların seslerini duydum. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kar yağıyordu. Ayağımda terlik üzerimde ise pijamamın üzerine giydiğim ince bir hırka vardı. Üşüyordum. Eve geri dönmek de istemiyordum. Bedenimi elimde olmadan titreten ve yavaş yavaş hissizleştiren gece soğuğunda yürümeye devam ediyordum. İnsanlar uyuyordu. Dışarda kimse yoktu. Sanki tüm dünya uyuyordu ve bir ben uyanıktım.

Bu sabah evden çıkarken de hiçbir şey olmamış gibi kırık camı değiştirmeye çalışan iki adama kısaca bakıp yoluma devam ettim.

Aslında ne kadar reddedersem edeyim bu bir gerçekti. Tıpkı Taehyung'un da söylediği gibi; ben hâlâ yaşıyordum. Ve bunu değiştiremezdim. Öyleyse kabullenmeliydim. Ancak ben ne ölüyordum ne de yaşıyordum. Tek yaptığım bu ikisi arasında hiç bitmeyecekmiş gibi gelen acı verici bir döngüye kapılmaktı. Bazen ölüme doğru sürükleniyor ve sonra tam elimi uzatmış ona dokunacakken geri çekiliyordum. Aslında ben sadece sürünüyordum.

Gözlerim tüm bir odanın içinde gezindikten sonra en sonunda karnımın üzerine bıraktığım kolumdaki Taehyung'un kırmızı ince bilekliğine kaydı. Onu bileğime kendim bağlamıştım. Bana Taehyung'u anımsatmaktan çok bir boşluğu anımsatıyordu. Oysa basit kırmızı bir ipten başka bir şey değildi.

Bakışlarımı bileğimden kolumdaki ince hortuma oradan daha yukarı çıkararak çoktan bitmiş olan seruma takılı kaldı. Kolumdaki bantı yavaşça çekerek serumu kopardım ve bacaklarımı yataktan sarkıttım. Parmak uçlarım soğuk beyaz fayanslara değdiği an tüm bedenimin üşüdügünü hissettim. Bir süre ağrıyan başımın biraz hafiflemesini umarak yatakta oturup boş gözlerle duvara baktım. Ve az sonra hırkamı giyerek dışarı çıktım.

Eğer şimdiye kadar yanıldığım bir şey varsa o da ölmek istememdi. Acı çekiyordum. Ölürsem o da son bulur sanmıştım. Ama ölmek bile sizi kurtaramıyor. Acı hep var ve onu sadece yaşayarak yok edebilirsiniz. Onu iyileştirmeye çalışarak. Buna inanıyordum fakat nasıl iyileştireceğimi bilmiyordum.

"Demek buradasın." Dedi gülümsemeye çalışarak. Ama yüzündeki endişe hala silinmemişti.

Bahçenin ortasında bir ağacın altında duruyordum. O da hemen karşımda duruyordu. Hava güneşliydi ama çok soğuktu. Rüzgar serin serin esiyordu. İkimizin de yüzleri kızarıktı.

"Odanda göremeyince gittin sandım. "

"Hâlâ buradayım." Dedim cansız çıkan sesimle. Konuştuğumda ağzımdan çıkan sıcak dumanın nasıl dağıldığını izledim. Bu soğukta bahçeye çıkan tek aptal bendim. Ah, ve bir de o.

Birkaç adımda yanıma gelip izin ister gibi yüzüme baktı. Sonra da koluma girdi.

"Hadi içeri girelim. Hava soğuk."

İtiraz etmeden onunla hastaneye doğru yürüdüm. Niçin burada olduğumu bile bilmiyordum. Ya da uyandığımdan beri yanımda olan bu adamın isminin ne olduğunu da bilmiyordum. Sormak istemiyordum. Anlamaya çalışmak istemiyordum. Sadece her şeyi oluruna bırakıyordum.

Odaya girdiğimde yatağın kenarına bırakılmış ve yeni gibi duran kıyafetleri pek sorgulamadan alıp giydim. Aşağı indiğimde koridorda sıra bekleyen insanlar ve koşuşturan hemşirelerin arasından geçip burada yüzünü tanıdığım tek kişi olan ismini hatırlamadığım adamın yanında durdum. Bana bakıp ufakça gülümseyip yine önüne dönüp masanın öbür tarafındaki kadının ona uzattığı kağıdı imzaladı. İsmini hatırlamıyordum. Onu da hatırlamıyordum ama herhalde tanıdığım birisiydi. Öyle hissediyordum.

İşini bitirdiği zaman bana dönüp tekrar gülümsedi. Masanın üzerinde duran sırt çantasının tek kolunu omzuna atıp elimi tuttu.

"Hadi gidelim."

Yine hiç itiraz etmeden onu takip ettim. Benim için kapıyı açıp arabanın koltuğundaki birkaç eşyayı arka koltuklara attı.

"Geç lütfen."

Ufak bir teşekkür mırıldanıp arabaya bindiğimde kapıyı kapattı. Arabanın çevresinde dönerek yanımdaki şoför koltuğuna oturup kemerini taktı. Eli anahtara uzanırken sesli bir nefes verip dikiz aynasından bana baktı. Tüm bunları yüzünde küçük bir gülümsemeyle yapmıştı.

"Biraz daha iyi misin?"

Gözlerimi aynadan bana bakan gözlerinden çekmeden düz bir sesle konuştum.

"Adını hatırlamıyorum."

Bu cevap iyi olup olmadığımı anlaması için yeterliydi.

Aynadaki gözlerini bana çevirdi. Bu gözler hem şaşkın hem de kırıktı.

"Beni hatırlamıyor musun?"

Başımı iki yana salladım. Bu sırada arabayı çalıştırıp boş yolda sakince sürmeye başlamıştı.

"İki gündür yanyanayız ve bunu bana hiç söylemedin." Dedi bana bakarak. "Ne sanıyordun, hasta bakıcı falan olduğumu mu?"

Konuşma şekli oldukça yumuşak ve tane taneydi. Sanki ağzından kötü bir söz çıksa bile bu kimseyi acıtmayacaktı.

"Hayır." Dedim önüme dönerek. "Seni tanıdığımı biliyorum. Zaten hayatımda olan birisin. Sadece oradaki yerini ve de ismini hatırlamıyorum."

Eli direksiyonda ve gözleri yoldayken kendi kendine konuşur gibi "Hatırlamıyorsun." Diye konuştu.

"Peki niçin hastanede olduğunu hatırlıyor musun?"

Gözleri kısa bir süre bana kaydıysa da yola bakmaya devam etti. Bu süre boyunca hatırlamak için kendimi zorladım. Ama hatırlamıyordum.

"Sanırım hayır."

Saşkınca bana baktı. Sonra kendi kendine mırıldandı. "Doktor bundan hiç bahsetmemişti."

Benden ses çıkmadığını görünce sesli bir nefes verip sakin bir sesle anlatmaya başladı.

"Kendini öldürmeye çalıştın."

Bunca zaman anlattığı her şeyi ilgisizce dinlerken bu sefer merakla ona baktım. Gözleri parlıyordu. Ama hayal kırıklığıyla. Gözlerime bakarken sesi içinde binlerce kırığı barındırıyor gibi yorgun çıkmıştı. Eğer kendim hakkında bildiğim bir şey varsa o da böyle bir şey yapamayacak kadar korkak olduğumdur. Buna inanmıyordum.

Gözlerini benden çekip dikkatle yola bakarak bir süre sustu.

"Aslında tanımadığın bir adam için bu kadar uzun süre yas tutmandan anlamalıydım, biliyor musun? Bu benim aptallığım."

Artık sesi biraz daha sert çıkmaya başlamıştı. Yüzündeki o yumuşak ifade silinse de hâlâ sakindi.

"Ama yine de İlk günler sana hak vermiştim. Sonuçta bu gözlerinin önünde olmuştu ve unutmak kolay değildi. İki gün, üç gün, beş gün derken haftalar geçti ve sen hâlâ ilk günkü gibiydin. Belki biraz içini rahatlatır diye adamın evine ailesine kadar soruşturdum. Bir tanışımdan çocuklarının okul masraflarını karşılayabilecek vakıflara ulaşabilmek için yardım istedim. Sonra belki o evde kalmak ve her gün adamın öldüğü yeri görmek seni kötü hissettiriyor diye düşündüm. Taşınmak isteyip istemediğini sordum. Eğer kabul etseydin her türlü yardımcı olmaya hazırdım. Ama sen orada kalmak istediğini söyledin."

Bunca zaman yola bakarken bakışlarını bana çevirip ciddiyetle sordu;

"Tüm bunları hatırlıyor musun?"

Başımı iki yana salladım. Sadece çok az bir kısmını kesik kesik hatırlıyordum. O zaman kendimde olduğumu bile sanmıyordum.

"Üzerinden çok zaman geçmedi. Birkaç gün sonrasında sana uğramak için geldiğimde apartmandakiler gece vakti herkes uyurken camı kırdığını gördüklerini söyledi. Bunu duyduğumda neler düşündüm biliyor musun?"

Bakışları aynadan beni bulmuştu. Korkmuştu. Anlatırken bile endişesini belli ediyordu. Sanki sözler o farkında olmadan ağzından çıkıveriyordu.

"Ve tüm bu düşüncelerle koşup evine geldiğimde banyoda baygın yatıyordun. Yüzün kireç gibiydi ve öyle çok korktum ki bir şey yapamadım. Gittiğimiz o kadar ilk yardım kursunda öğrendiğimiz her şeyi unuttum sanki. İki gündür de hastanedesin. İlk gün saatlerce uyanmanı bekledim ama bir gün boyunca uyudun."

Bir süre durmuş ve düşüncelere dalmıştı. Ona bakmayı kesip başımı önüme eğdim. Bileğimdeki Taehyung'un kırmızı bilekliğinin ucundan sarkan iplerle oynamaya başladım. Bunca zaman kendimi haftalardır küçük bir evde Taehyung'un hayaletiyle bir başıma kalmış sanarken aslında tek yaptığım koca bir gün boyunca hastane odasında uyumaktı. Her ne kadar gerçek gibi gelse de uyandığınız an birdenbire bir aydınlanma yaşıyor ve her şeyin birer rüyadan ibaret olduğunun ayrıdına varıyordunuz.

"Bu sefer gerçekten öldün sandım. " Dedi kendi kendine konuşur gibi

"Öncesi de mi var?"

Anlatacakları bitmiş gibi susup aynı parlak gözlerle bana baktığında sanki bunca anlattıklarının içinden önemli olan buymuş gibi sormuştum. Ama bunu sormamın sebebi yaptığım daha korkunç hatalarımın olmasından korkuyor olmamdı. Ben ölmeye çalışan biri olmak istemiyordum.

"Evet" Diye başını salladı. Bu korkmama sebep oldu. Yani birden fazla kez mi canıma kıymaya çalışmıştım?

"Daha önce bizim arkabahçedeki ağaçevden düştüğün zaman da öldün sanmıştım." Diye konuştu masumca. "Sadece ufak birkaç sıyrıktı."

Yine önüne döndü. Köşeyi yavaşça dönerken yüzü düşünceli bir hal almıştı.

"Çok tuhaf davranıyordun. Böyle olacağını anlamalıydım." Diye konuştu yine durgunlaşarak. Kendini suçlu hissediyor gibiydi. Oysa suçlu hissetmesi gereken bendim.

"O sıra Yeontan'ı da kaybettiğin için bunun normal olduğunu düşünmüştüm."

Bir kez bile bana bakmadan yola bakmayı sürdürürken tek yaptığım tüm dikkatimle onu dinlemekti. Yeontan'ın ismini duyunca aklıma birkaç şey gelince birden bire içimi korku kaplamıştı.Bana göz ucuyla bakıp tekrar önüne döndü.

"Merak etme. Yeontan'ı buldum. Biraz zor oldu ama artık güvende."

Rahat bir nefes verdiğimde bana bakıp konuştu.

"Bir daha kaybetme diye onu evime götürdüm."

Ona dost canlısı olmayan gözlerle baktığımda söylenerek yine önüne dönüp iki elini de direksiyona koydu.

"Yeontan'ın ismini hatırlıyorsun ama beni hatırlamıyorsun."

Bunu sevimli olmaya çalışmadığı halde dalgınlıkla sevimli bir sesle söylemişti.

"Sen söyle o zaman."

Omuz silkti.

"Olmaz. Söylemem."

"Neden?"

"Seni kaçırıyorum da ondan."

Kaşlarım çatılarak ona baktım.

"İnsan kaçırdığı kişiye adını söyler mi?"

"Ama yüzünü gördüm bile." Diye konuştum düz bir sesle.

Bunu daha önce düsünmemiş olacak kısa bir süre durup düşündü.

"Bunun bir önemi yok. Zaten seni az ilerde okyanusa atacağım."

"Neden tanımadığın birinin arabasına biniyorsun? Sana yalan söyleyip söylemediğimi nereden biliyorsun?Hata senin. Karşına çıkan herkese güvenmemeliydin. Şimdi seni kaçıracağım. "

Dikiz aynasından sarkan yavaşça sallanan küçük peluş kediye bakarken göz devirdim. Hiçbir şey hatırlamasaydım bile torpidosunda lavanta kokulu oda spreyi olan mavi arabalı ve The Smiths tişörtü giyen hiçbir adamın hırsız olduğuna inanmazdım. Ayrıca hangi hırsız iki gün refakatçiniz olup hastane masraflarınızı öderdi ki?

"Yapma Jimin." Dedim bıkkınca

Jimin, ufak çaplı bir şok geçirdikten sonra iki eli de direksiyondayken kaşları havaya kalkmış dudakları yarı açık bana baktı.

"Ne! Başından beri biliyor muydun yani?"

"Neyi," Dedim gülerken "bir hırsız olmadığını mı?"

"Dalga geçme. İsmimden bahsediyorum. "

Yola bakarken arada aynadan bana bakarak cevap bekliyordu.

"Az önce berbat yalan söyleme yeteneğinle beni kandırmaya çalıştığında anladım."

"İyi o zaman." Diye konuştu pek samimi olmayan bir sesle.

"Şimdi ne oldu?" Diye sordum.

"Bu, hala Yeontan'ı benden önce hatırlaman gerçeğini değiştirmiyor."

Bir şey söylemeden ondan bakışlarımı çekip başımı cama yasladım. Hiçbir zaman bana trip atan insanların suyuna gitmek gibi bir huyum olmamıştı. Haksız olsam bile.

Sırtımı iyice koltuğa gömüp başımı cama yasladım. Aslında arka bahçedeki ağaçtan düşme olayını anlattığı zaman onu hatırlamıştım. Ama bunu ona söylemeyecektim.

Geldiğimiz yer benim evim değildi. Jimin arabadan hızlıca inip bagajdaki çantalarımı çıkarmakla uğraşırken kaldırımda durmuş önümdeki eski apartmana bakıyordum. Çok sürmeden Jimin, kolunun altına sıkıştırdığı birkaç eşya ve her iki elindeki çantalarla yanıma geldi. Yanıma gelmeden önce evime uğrayıp tüm eşyalarımı getirmişti. Benim için bu kadar uğraşmasını istemiyordum. Ama bunda fazlasıyla ısrarcıydı. Yeterince mahçup hissediyorken bir de Jimin'in yeni bir ev bulana kadar onun evinde kalmamda kararlı olması aptal gibi hissetmeme sebep oluyordu. O eve dönmemi kesinlikle istemiyordu.

"Hadi."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.