Zaman geçiyor, yaralar kuruyor, üzerleri kapanıyor ama yine de iyileşemiyor. Hep izi kalıyor.
☆
𓆝 𓆟 𓆞 𓆝 𓆟
"Görüyor musun?"
"Neyi?"
"Yüreğimin hâlâ nasıl incindiğini?"
Başını bana çevirip benden tarafa baktı. Ama bakışları asla bende değildi. Belki oturduğumuz bankın soyulmuş cilasında ya da belki başımın arkasından vuran rüzgarın öne savurduğu saçlarımdaydı.
"Evet." Dedi önüne dönerken. Ellerini, hayatıma girdiğinden beri üzerinden çıkarmadığı, göğsünde çalıştığı firmanın logosunun sarı iple işlenmiş olduğu siyah ceketinin ceplerine sokuşturmuştu.
"Üşüyor musun?" Diye sordum.
Başını sallayıp bana bakarak gülümsedi.
"Ölüler de üşür."
Ben gülümseyemedim.
"Gidecek misin?" Diye sordum ümitsizce.
"Sanırım evet."
Bugün hep gülümsüyordu.
"Neden gidiyorsun?" Dedim içim burkularak. Artık hepten yalnız kalacaktım.
"Gitmemi istemiyor muydun?"
"Neden gidiyorsun?" Diye sordum tekrar. Bakışlarını benden çekti. Birden bire dalgınlaşıverdi.
"Beni unutuyorsun."
Gözlerim doldu.
"Unutmalısın." Dedi kırık bir sesle. "Unutmalısın ki ben de bir an önce gidebileyim."
Onu burada tutan kişi olmaktan nefret ediyordum. Onu anımsayacak kimsesi yoktu. Yapayalnız yaşamıştı ve yapayalnız ölmüştü. Onunla olan anılarını düşünerek onu hatırlayacak, onu anacak kimsesi yoktu. Bir ben vardım. Bense bir yanancıydım. Onunla iyi ya da kötü anılarım yoktu, hatırlanacak sohbetlerim yoktu, kendi kendime bakıp yine kendimi avutacağım resimlerim yoktu. Ona ve arkasında bıraktığı boşluğa dair sarılabileceğim hiçbir şeyim yoktu. Belki de onun için üzgün olmayı bile haketmiyordum. Zihnimde onun yaşamıyla, anılarıyla, olduğu kişiyle ilgili hiçbir şeyin olmayışı sanki onu buraya hapsediyordu. Acım onu zihnime hapsediyordu.
Sonra da gitti. Tek başıma bankta oturarak okyanusu seyrettim. Şubat ayıydı. Donuyordum. Günler önce yağmış karlar yol kenarlarında biriktiği yerlerde sertleşip donup kalmıştı. Bir rüzgar esiyordu ve bu rüzgar yüzünüz kesiliyormuş gibi bir etki bırakıyordu. Burnum yanıyordu. Bu civarda benden başka bu soğukta okyanusa bakan bir bankta oturan bir aptal yoktu.
Az sonra kar yağmaya başladı. Yavaş yavaş, ince ince. Kar taneleri yumuşak ve sulu sulu değildi. Sertlerdi. Donmuş küçük çiçekler gibiydiler. Değdikleri yerleri parçalıyorlardı.
Hayatım her gün biraz daha dayanılmaz bir hal alıyordu. Bazen durup baktığımda buraya kadar nasıl gelebildiğime hayret ediyordum. Gelebilmiştim. Ama paramparça halde, geride kendimden bir şeyler kalmadan, kendime dahi yabancılaşarak gelmiştim. Sahi kimdim ben? Eskiden nasıldım? Bir zamanlar sıradan bir insan mıydım? İyi bir yaşam sürebilmiş miydim? Başarabilmiş miydim?
Bunun pek bir önemi yoktu. Bir zamanlar her şey yolunda gitmiş olsa bile sonuçta bugün gideceğim bir yol bile yoktu. Sadece boşluk vardı. Koskoca bir boşluk. Bana yol gösterecek hiçbir işaret yoktu. Zaman durmadan geçiyordu. Bir zamanım var mıydı? Varsa da tükeniyordu. Hâlâ aynı yerde duruyordum. Hiçbir yere gidemiyordum. Nasıl gideceğimi bilmiyordum. Kaybolmuştum. Yürümeye cesaret edemiyordum. Biraz uzaklaşsam sanki bir daha kimselerin beni bulamayacağı kadar derinlere batacak, sonsuza dek kaybolacaktım.
Korkuyordum.
☆