Bölüm 1: Kusursuz Cinayet
Dışarıda, kasım ayının o ruhsuz, gri sisi İstanbul’un üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Oda soğuktu. Parkeler, bastığım her adımda sanki geçmiş bir günahın bedelini ödüyormuşçasına gıcırdıyordu. Saat sabahın 07.43’üydü ve ben hayatımın en büyük varoluşsal kriziyle karşı karşıyaydım.
Sol çorabım yoktu.
Sıradan bir kayboluş değildi bu. Üzerinde büyük harflerle "DON'T TOUCH ME" yazan, pamuklu, 39 numara kutsal sol çorabım, yatağımın başucundaki komodinin üzerinden buhar olup uçmuştu. Sağ teki ise orada, yalnızlık senfonisinin başrolü gibi tek başına duruyordu.
"Bu bir mesaj," diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Birileri benimle akıl oyunları oynuyor."
O sırada odanın köşesindeki tekli koltuktan bir kıpırtı geldi. Evin nevi şahsına münhasır, adeta bir İngiliz aristokratı kadar cool ve soğukkanlı kedisi Vex, gözlerini kısmış beni izliyordu. Simsiyah tüyleri ve "Bu dünyadaki her şeyi çözdüm ama canım anlatmak istemiyor" diyen o bilge bakışlarıyla tam bir psikiyatrist gibiydi.
"Sen bir şey gördün mü Vex?" diye sordum, dizlerimin üzerine çökerek. "Dürüst ol. Eğer bir şey biliyorsan ve susuyorsan, premium yaş mamayı unut."
Vex, bacağını yavaşça yaladı, kafasını kaldırdı ve yüzüme dik dik baktı:
"Miyav."
Ses tonundaki tınıyı çok iyi biliyordum. Resmen zihnimin derinliklerine sızıyor ve içinden, "Bu köle yine sabah sabah ne yaşıyor, sabah namazı vaktinde beni niye darlıyor?" diyordu. Ama pes edemezdim. Bu evde bir suçlu vardı.
Bölüm 2: Bilmeceler ve Gölgeler
Odayı didik didik etmeye başladım. Halıları kaldırdım, yatağın altına fenerle baktım, hatta gardırobun arkasındaki o karanlık boşluğa bile elimi uzattım. Yoktu. Tam ümidimi kaybetmiş, derin bir felsefi boşluğa düşmek üzereydim ki, komodinin üzerinde daha önce fark etmediğim katlanmış bir kağıt parçası gördüm.
Kalbim küt küt atmaya başladı. Kağıdı açtım. İçinde, benim el yazıma korkunç derecede benzeyen bir yazıyla şu dizeler yer alıyordu:
"Beni arıyorsan, en çok saklandığın yere bak.
Karanlıkta büyürüm, ışıkta kaybolurum.
Evrenin sırrı iki tanedir ama teki asla bir etmez.
Şimdi kendi zihninin dehlizlerine in ve ilk ipucunu çöz:
Ayağına takarsın ısınır, kafana takarsın deliresin.
Bilmeceyi çözmek istiyorsan, şimdi sağa bak."
"Aman Tanrım..." dedim, elimdeki kağıt yere düşerken. "Bir illüminati komplosu mu bu? Yoksa kuantum fiziğindeki dolanıklık teorisi sol çorabımı paralel bir evrene mi fırlattı?!"
Beynim alev almıştı. "Kafana takarsın deliresin" ne demekti? Dert mi? Tasa mı? Yoksa çorabın ta kendisi mi? Evde görünmez bir gölge vardı ve benimle fena taşak geçiyordu. Vex’e döndüm, kedi hala aynı cool duruşuyla, patisini yalıyordu.
"Vex," dedim nefes nefese. "Sağa bak diyor... Sağımızda ne var? Duvar var. Duvarın içinde ne var? Tesisat boruları... Yoksa çorap boruların içinde mi?!"
Vex gözlerini devirdi. Resmen bana "Salak bu çocuk yemin ederim salak" der gibi bakıyordu.
Bölüm 3: Büyük Aydınlanma
Saatler geçmişti. Evin altını üstüne getirmiştim. Tüm çekmeceler yerdeydi, kitaplıktaki psikoloji kitaplarını bile "belki arasına sakladım" diye tek tek sallamıştım. Yorgunluktan ve dramdan bitap düşmüş bir halde, yatağın kenarına çöktüm. Hayat bitmişti. Sol çorabım olmadan ben bir hiçtim.
Gözlerim yaşlı bir şekilde, bilmecenin son satırını tekrar okudum: "...Şimdi sağa bak."
"Sağ..." diye mırıldandım. Kafamı yavaşça aşağıya, sağ ayağıma doğru çevirdim.
Sağ ayağımda bir gariplik vardı. Normalden biraz daha tombul, biraz daha... kalın duruyordu.
Elimi yavaşça sağ bileğime doğru uzattım. Kumaşı kavradım ve aşağıya doğru sıyırdım. Altından bir kat daha kumaş çıktı. Bir daha sıyırdım...
Üzerinde "DON'T TOUCH ME" yazan sol çorabım, sağ ayağımın üzerine, sağ çorabımla beraber üst üste giyilmiş halde bana bakıyordu.
Sabah uykulu uykulu, gözümü bile açmadan iki çorabı birden aynı ayağıma geçirmiştim. Sabahtan beri evreni sorgulayan, kuantum draması kasan, kediyi sorguya çeken bendim. Komodindeki kağıt ise dün gece canım sıkıldığında yazdığım ve masada unuttuğum aptal bir karalamaydı.
Vex koltuktan ayağa kalktı. Bana doğru yürüdü, sağ ayağıma şöyle bir baktı, sonra yüzüme bakıp acıyan bir ifadeyle derin bir "Miyav" çekti. Arkasını dönüp kuyruğunu sallayarak mutfağa, mama kabına doğru ilerledi.
Dünya bir dakikalığına durdu. Ve ben, iki çoraplı sağ ayağımla baş başa kaldım.
-SON-