Holding binasının koridorlarını süsleyen devasa reklam panolarındaki o kusursuz yüzlere baktım. Her gün milyonlarca insanın hayranlıkla izlediği, parıltılı dünyanın şöhretleriydi onlar. Elimdeki fiber bezi o kusursuz yüzlerden birinin üzerine sürerken, sadece üzerindeki tozu değil, kendi hayatımın kirini ve çaresizliğini de silmek istiyordum.
Cebimde titreyen telefonu çıkarmama gerek bile yoktu; babamın ödenmemiş kumar borçları yüzünden gelen o karanlık tehdit mesajlarından biri olduğunu çok iyi biliyordum. Dişlerimi sıktım. Ben bu ışıltılı dünyanın en dipteki görünmez gölgesiydim.
Benimki gibi güzel bir yüz, bu koridorlarda elinde temizlik beziyle harcanmamalıydı. Aynadaki yansımama her baktığımda bunu kendime fısıldardım ama gerçekler, parmaklarımı sızlatan o deterjan kokusu kadar acımasızdı.
Duvara asılı devasa çerçevenin camındaki o inatçı leke bir türlü çıkmayınca sabrım taştı. O uzun sarı saçlı, kıpkırmızı dolgun dudaklı, ekranlarda masumiyet timsali gibi görünüp herkesin ilgi odağı olan kadının fotoğrafının tam ortasına tükürdüm. İçimdeki öfkeyi kusar gibi, elimdeki mavi bezi köpüklü suyla dolu olan kovaya sertçe fırlattım. Kirli su dalgalanıp yüzüme sıçradığında midemin ağzıma geldiğini hissettim.
"Lanet olasıca hayat..." diye fısıldadım kendi kendime.
Söylene söylene bezi tekrar elime aldım, hırsla suyunu sıkıp bir diğer popüler erkek oyuncunun fotoğrafını silmeye başladım. Ben küçükken annem bu adama hayrandı; evimizi terk etmeden önce televizyonda ne zaman çıksa gözlerinin içi gülerdi. Uzun boylu, yapılı, simsiyah saçlı bir adamdı. Devasa panodaki o mafyavari sırıtışıyla kravatını tutarak verdiği o ünlü poz sayesinde ülkedeki çoğu kadını kendine hayran bırakmıştı. Tabii her şey dışarıdan kusursuz görünüyordu.
"Canım, bakabilir misin?"
Yan taraftan gelen o tiz ve yapay sesle irkildim. Kulak tırmalayıcı, oldukça iğrenç bir sakız çiğneme sesi bu söze eşlik ediyordu. Bedenimi çevirme gereği bile duymadan, sadece kafamı o tarafa doğru ağırca çevirdim. Karşımda duran kişi, az önce fotoğrafına tükürdüğüm kadının ta kendisiydi. Çatık kaşlarıyla bana bakıyordu.
"Burada asılı olan en parlak kişi ben olmalıyım," dedi, kollarını göğsünde kibirle birleştirip pembe sakızından devasa bir balon şişirirken. "Herkesten önce benim çerçevem temizlenecek, anlaşıldı mı?"
Milyonlar tarafından tapılan, hayırseverlik maskesi takan o kadının gerçek yüzü tam olarak buydu işte. Şirkete her geldiğinde temizlikçileri, özellikle de beni azarlamadan, tepeden bakmadan duramazdı. Benim iş tanımımda olmamasına rağmen her seferinde bana emirler yağdırır, kahvesini getirmemi, ona adeta bir köle gibi hizmet etmemi isterdi.
"Çıkarken bu lekelerin temizlenmemiş olduğunu görürsem seni tek bir kelimemle kovdururum," dedi, parmağını tehditkarca yüzüme doğru sallayarak. "Hemen Bay Rowan’ın odasına kahvemi getir!"
Kendini bu devasa yapım şirketinin patronundan bile üstün gören bu kibir abidesine neden kimse dur demiyordu, aklım almıyordu. Bezi tekrardan köpüklü suya batırıp, hırsımı çıkartırcasına bastıra bastıra fotoğrafını silmeye devam ettim. Keşke... Keşke herkesin önünde o sahte, kibirli suratını da bu bezle silebilseydim.
Sözde "doğal güzel" olarak reklamı yapılan bu kadının, yüzüne kat kat pudralar sürerek bu hale geldiğini sadece özel makyözü biliyordu, bir de ben. Bir gün odasına kahve götürdüğümde aralık kalan kapıdan yüzünün makyajsız halini görmüştüm. Suratının her yeri morluklar ve şişliklerle doluydu; muhtemelen güzelleşmek uğruna yaptırdığı o ağır botokslar ve dolgular yüzünden bu haldeydi.
Zorla da olsa camdaki lekeyi çıkarttıktan sonra kovayı personel odasına bıraktım. Derin bir nefes alıp merdivenlere yöneldim ve en üst kata kadar çıkmaya başladım. Evet, merdivenle çıkıyordum... Çünkü o lanet kadın, benim gibi bir temizlikçinin onunla aynı asansöre binmesini yasaklamıştı. Beşinci kata geldiğimde göğsümün sıkıştığını, nefesimin daraldığını hissettim. Ciğerlerime giren hava bana yetmiyordu. Kahveyi hazırlayan mutfaktaki kız, elinde tepsiyle her zamanki gibi beni bekliyordu.
"Bayan Sasha'nın kahvesi," dedi kız, sesindeki bıkkınlığı gizlemeyerek. Eminim ki o bile her gün bu kaprisli kadına kahve yapmaktan lanet etmişti.
Tepsiyi elinden alıp arkamı döndüm. Sekizinci, yani son kata kadar olan o dik merdivenleri soluksuz bir şekilde çıkmıştım. Ciğerlerimin yandığını hissederken biraz olsun soluklanmak için sırtımı koridorun soğuk duvarına dayadım. Bir yandan da derin nefesler almaya çalışırken, göz ucuyla hemen yan tarafta birer heykel gibi dikilen elleri silahlı korumalara baktım.
Aslında asıl son kat burası değildi. Üstte bir kat daha vardı fakat oraya ne asansör çıkıyordu ne de Bay Rowan’dan başkasının girmesine izin veriliyordu. Bunu nereden mi biliyorum? Çünkü her hafta, sadece bu katı temizlemem için beni yukarı gönderiyorlardı. Diğer temizlikçilerin hiçbiri iki metre boyundaki, yüzleri asık ve silahlı beş adamın yarattığı o gerici, buz gibi ortamda temizlik yapmak istemiyordu; hepsi korkudan köşe bucak kaçıyordu. Benimse kaçacak lüksüm yoktu.
Buraya her gelişimde şahit olduğum bir şey vardı: Bay Rowan, ne zaman odasından çıksa hızlı ve kararlı adımlarla doğrudan bu merdivene yönelir, o gizemli üst kata çıkardı. İşin en tuhafı, peşinden ayrılmayan o korumalardan tek birini bile yanına almaz, o karanlık merdivenleri her defasında tek başına tırmanırdı. Kimsenin bilmediği, kapalı kapılar ardındaki o gizli katta ne sakladığını düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyordu.
Korumalar, sanki tek bir yanlış hareketimde beni oracıkta vuracakmış gibi dik dik bakmaya başlayınca daha fazla hedef olmamak için Bay Rowan’ın odasına doğru yöneldim. Zaten bu koca katta onun o devasa çalışma odasından başka hiçbir oda bulunmuyordu. Her ne kadar haftada bir temizlik için bu kata çıkıyor olsam da daha önce Bay Rowan’ın odasına adımımı bile atmamıştım. Bırakın odaya girmeyi, bugüne kadar onunla tek bir kelime konuşmuşluğumuz, ufak bir sohbetimiz dahi olmamıştı.
Büyük, ağır ahşap kapının önüne geldiğimde içeride garip şeylerin döndüğünü fark edip duraksadım. Sasha, o ekranlardaki cici kız maskesini tamamen indirmiş, anlamsızca bağırıp çağırıyordu. İçeriden gelen seslere bakılırsa öfkeyle etrafa bir şeyler fırlatıyordu. Neler olduğunu duymak, o tiz çığlıkların sebebini anlamak için merakla kapıya biraz daha yaklaştım. Tam kulağımı ahşaba yaslayacakken, diğer taraftan kapıya sertçe bir şey çarptı.
Gümleyen sesle birlikte korkuyla yerimden sıçradım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atmaya başlarken, refleksle sarsılan elim yüzünden tepsiyi zor tuttum ve sıcak kahvenin bir kısmı tepsiye döküldü. Şimdi o deli kadının karşısına bu dökülmüş kahveyle çıkmak, kendi ölüm fermanımı imzalamakla eşdeğerdi.
Korkudan kuruyan boğazımla derin bir nefes alıp yutkunarak kapıyı iki kez tıkladım. İçeriden, Bay Rowan’ın o kalın ve pürüzsüz sesiyle gelen "Gel," komutu kalbimin ritmini altüst etmeye yetti. Bu adam o kadar az konuşan, o kadar mesafeli biriydi ki şirket çalışanları olarak onun sesini duyduğumuzda istemsizce garibimize gidiyordu. Kelimenin tam anlamıyla yürüyen, nefes alan bir gizemdi.
Kapının ağır metal kulpunu bastırıp yavaşça açtığımda, daha içeriye tek bir adım bile atamadan suratıma iğrenç, ağır bir sigara kokusu çarptı. Üstelik bu yeni içilmiş bir sigaranın kokusu da değildi; bu devasa oda resmen günlerdir havalandırılmamış gibi boğucu ve kasvetliydi. İçerideki gergin hava, genzimi yakan o duman kokusuyla birleştiğinde kapkara, her an fırtınalark kopartabilecek bir bulutun içindeymiş gibi hissettim kendimi.
Odanın içine girdiğimde korku tüm bedenimi kaplamıştı. Adımlarım geri geri gitmek istiyor, Bay Rowan’ın sert suratına bakmaya bir türlü cesaret edemiyordum. Şu an tek bir isteğim vardı; o da bu lanet kahveyi verip bir an önce buradan arkama bakmadan kaçmaktı.
"Kahveniz," dedim, sesim heyecan ve korkudan oldukça kısık, adeta bir fısıltı gibi çıkmıştı.
Ben daha tepsiyi masaya bırakamadan, odanın içinde hırçınca nefes alıp veren Sasha, topuklu ayakkabılarını zemine vura vura üzerime doğru geldi ve kahve bardağını ani bir hareketle aldı. Gözlerini gözlerime dikti.
"İçimden bir ses buna da tükürdüğünü söylüyor," dedi nefret dolu, sert bir ses tonuyla.
Gözlerim kocaman açıldı. Tabloya tükürdüğümü görmüş müydü? İçimi saran o dehşet dalgasıyla, bir umut belki beni bu kadının gazabından kurtarır diye Bay Rowan’a baktım. Bir elini masaya yaslamış, belini hafifçe bükmüş bir şekilde ayakta duruyordu. Diğer eliyle de şakaklarını sertçe okşuyordu; sanki bu odadaki herkes ve her şey onun sabrını son raddeye getirmiş gibiydi.
"Kendine başka bir iş bulsan iyi edersin!"
Sasha’nın kulakları tırmalayan bu son bağırışından sonra, elindeki kahve bardağını odanın uzak bir köşesine doğru hırsla fırlattı. Porselenin duvara çarpıp parçalara ayrılış sesi odada yankılandı. Tam o an, Bay Rowan’ın daha önce hiç duymadığım, adeta yeri göğü titreten cinsten bir ses tonu odada patladı:
"Çık!" diye emretti.
Korkudan kalbim duracak gibi oldu. Muhtemelen bu emrin bana söylendiğini düşünerek, titreyen adımlarla kapıya doğru arkamı döndüm. Tam o sırada, o karanlık ve öfkeli ses odanın içinde yeniden duyuldu.
"Sana diyorum Sasha! Derhal odadan çık ve bu binayı terk et."