Yaklaşık on beş yıl önceydi. Ay Dağı denilen, soğuk ve heybetli bir dağa bir adam yerleşmişti. Kim olduğu bilinmezdi; ama herkes onu görürdü. O kocaman, ruhsuz ve soğuk beden, dağın zirvesinde sessizce dururdu. En dikkat çekici yanıysa, insanın içine garip bir ürperti salan parlak kırmızı gözleriydi. Gözleriyle baktığında, kimse onun ruhundan emin olamazdı. Fakat tek bildikleri, ona zarar vermediği sürece rahat yaşayabilecekleriydi. Köy halkının yegâne tesellisi buydu.
Aralık ayının başıydı. Güney Köy’ün muhtarı Muharrem Efendi ve köyün yaşlıları, namazdan sonra mescitte hararetli bir tartışma içindeydiler.
“Bu kış çok zor geçecek, muhtar ağa,” dedi yaşlılardan biri. “Geçen şehre gönderdiğimiz mahsuller azdı, ne yapacağız peki?”
Muhtar derin bir nefes aldı. “Ne yapalım, köyün hali ortada. Biz kış köyüyüz.”
Başka biri söze karıştı. “Biliyorum ama bu az para ile Ocak ayını bile zor atlatırız. Çözüm şart.”
Muharrem Efendi, “Bu işi kendi aramızda değil, köy ahalisiyle konuşacağız. Yarım saat içinde muhtarlığa gelin,” diye karar verdi.
Kısa süre içinde muhtarlık binası doldu. Muharrem Efendi dışarı çıktı, halkı süzdü ve kürsüye çıktı.
“Ey ahali! Durumumuz ortada, zor bir dönemden geçiyoruz. Geçen yolladığımız mahsulden neredeyse hiç gelir elde edemedik. Şimdi sizleri dayanışmaya çağırıyorum. Kış için sakladığınız ne varsa ortaya koyun. Toplananları eşit paylaştıracağız. Kim itiraz eder?”
Bir anda öne çıkan Oduncu Akif oldu.
“Muhtar ağa,” dedi, “elimizde ne varsa verdik diyelim, ama ne kadar sayarsak sayalım, bu yetmez. Su kuyusu dondu, dağdan şehre akan borular buz tuttu, yakacak yok. Ne yapacağız?”
Muharrem Efendi çaresizce iç geçirip “Allah Kerim” dedi. Sonra Akif’e, “Kuyuyla ilgili yapabileceğimiz bir şey yok, ama borular için valilikle görüştüm. En geç Cuma çözülür. Yakacak ise para ile alınacak,” diye yanıt verdi.
Tam işler yolunda giderken, bir köylü bağırdı:
“Ey ahali, bu yaşlı adamı mı dinleyeceğiz? Asıl hakkımızı devletten değil, dağdaki o heriften almalıyız! O herif kul hakkı yedi, buna sessiz mi kalacağız?”
Muharrem Efendi sinirlendi. “Bu mümkün değil! Ortada kul hakkı falan yok,” demek istedi ama sözleri yetersiz kaldı. Köylülerin bir kısmı sayım yaptıktan sonra hazırlıklara başladı. Ellerinde kazma ve küreklerle dağa tırmanmak üzere yola çıktılar.
Sekiz köylü, köyün batısındaki eski patikaya yönelirken, muhtar yolunu kesti. Birkaç kelime söyleyeceğini, ardından kararı onlara bırakacağını söyledi.
Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
“Durumumuz gerçekten kötü. Ama suçlu o adam değil, suçlu sizsiniz. İster kabul edin ister etmeyin, bunu bilin. Defalarca erzakları erkenden hazırlayın dedim, kimse beni dinlemedi. Şimdi düşünün, burada suçlu kim?”
Muharrem Efendi konuşurken, arkasından tanıdık bir yüz belirdi: Köyün eski muhtarı, Tüccar Regaip. Yanında ise saçları ve sakalı kardan beyazlamış, paltosu ve şapkası yırtılmış bir adam vardı. Köylülerin ağzından tek kelime çıktı:
“Re-Regaip, avcının yanında ne işin var?”