İçeriğe geç

Siyal

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Siyal

Bölüm 1

1:Oyun

Unutmak mı daha kolay hatırlamak mı? Yaşanılan onca şeyi, onca anıyı unutabilir mi insan.

Kalbini yeşerten duyguları.

Kalbinin ritmini değiştiren şeyleri.

Geçmişin tozlu sayfalarında, karanlıkta da kalmış olsa.

Bir şeyler yaşandı.

O yaşanan şeyleri aklından silebilirsin, peki ya kalbin?

Her şey o ışığı bekliyor.

Tekrar hatırlanmayı.

Peki unutmak bir insanı iyileştirebilir mi?

Belki.

Yada herkes iyileştiğini düşünürken o geçmişin belirsizliği içinde her geçen gün daha da kötüye giderken bile rol yapmaya devam edebilirsin.

Başkaları onun için en iyisinin bu olduğunu söyler.

Onun hayatına yön verirler.

Onu korumaya çalışırken yok ederler.

Peki bir arabanın altında kalan geçmişini her şeye rağmen hatırlayabilir misin?

Yaz tatilinin sonlarına gelirken yine annemle aynı konuyu tartışıyorduk.

Okul değişikliği.

Doğrusunu söylemem gerekirse tartışmıyorduk. Çünkü annem benim için ne doğruysa bilirdi ve bana söz hakkı tanımadan benimmadıma karar verirdi.

Ben Türkiye'nin en iyi devlet okullarından birinde okumaktaydım. Devlet okulundayken sorunumuz benim hukuk okumak istemem fakat ailemin işletme mühendisliği okumamı istemesiydi. En yakın arkadaşım Leya-ailesinin okulu olmasına rağmen benimle aynı okulu kazandığı için garip bir şekilde ses çıkarmamışlardı- ile birlikte geçen sene anlık bir cesaretle sayısal seçmemiz gerekirken eşit ağırlık bölümlerini -ailelerimizden gizli olarak- seçtik. Leya'nın nedeni ise psikoloji okumak istemesiydi.

11.sınıfın başladıktan bir hafta sonra durumdan haberdar olan ailelerimiz ise bu durumdan hiç de hoşnut olmadılar. İkimiz de zengin iş adamlarının kızlarıyız. Şirketlerinin başında aile üyelerinin olmasını istiyorlar. Çünkü aile şirketiymiş. Ne kadar da geçerli bir sebep öyle değil mi! Sırf bu yüzden 11.sınıf boyunca ikimiz de sayısal öğrencisiydik. Bu durum değisecek gibi de görünmüyordu.

Hayallerimin peşinden koşmayı bırakmıştım zaten.

Birkaç hafta sonra 12.sınıfa başlayacağım. Bu sene sınava gireceğim için oldukça önemli bir sene olacak. Tabii bir o kadar da zorlayıcı. Üstelik gideceğim okul sıradan bir okul değil.

Doğru bir karar vermeliydim.

Benden istenileni yapmalıydım.

Her zaman olduğu gibi.

Ben Naz, Naz Karan okul birincisi olmayı-olamadığım zaman ceza alıyorum- severim. Aslına bakarsanız mükemmeliyetçi bir o kadar da takıntılı birisiyim. Nasıl mı? Neden mi? Her zaman en iyisi olduğumu kanıtlamam gerekiyor. Çünkü bana böyle öğretildi. Her zaman en iyisi olmalıyım. Yaptığım her işte başarılı olmalıyım başka hiçbir şey yapamam, yapmamalıyım tıpkı programlanmış bir robot gibi. Böyle insanlar hep vardı, hep var olacak. Benim nedenim ne mi? Babam bir iş adamı, çok fazla şirketi var, uzun süredir yurt dışında çalışıyor, nasıl olduğumu sormak için aramayı bırakın, bir mesaj bile atmıyor. Her zaman baba sevgisinden mahrum kaldım. Hep babasıyla arkadaş gibi olan kızları kıskandım. Hep kardeşiyle şakalaşıp kavga edenleri kıskandım. Çünkü ben bunlara sahip değildim ve olamayacaktım da.

Annem, o en azından uyumak için gece yarısından sonra gelip sabah altı gibi evden çıkıyor olsa bile geliyordu işte. Birde pazar günleri evden çalışıyordu. En azından o da babam gibi yurtdışına gidip beni terk etmiyordu. Kendimi avutmaya çalıştığım için sinirlendim. Keşke o da terk etseydi. Eminim şuan çok daha iyi bir durumda olurdum.

Peki bu yaptıklaeı yeterli mi? Önüme bir kredi kartı bırakıp vicdanlarını rahatlatmaları adil mi? Tüm bunlar adil mi? Benimle ilgilenmeyip her zaman benden en mükemmelini beklemeleri adil mi?

Ben daha kendi ailesinden adalet göremezken adalet için savaşmak isteyen bir kızdım. Annem tarafından zincire vurulmuş bir hayale dönüşünceye kadar.

Buna itiraz edemem bana böyle öğretildi.

Bazı şeyleri yapmak zorunda bırakıldım.

Bazı şeylerden vazgeçmek zorunda bırakıldım.

Belki de bu yüzdendir hayata olan nefretim.

Leya, en iyi arkadaşım, en kötü anlarımda yanımda olup bana bir anne şefkatiyle sarılan sıcaklığını hissettiren temiz kalpli saf kızım. Onu çok seviyorum. O benim her şeyim. Birlikte ağladığım, birlikte güldüğüm. Acılarımı paylaştığım güzel insan. İkizimi yerini dolduramasa da bana çok iyi bir kız kardeş olmuştu.

Bazen göz yaşı dökmeyiz, içimiz kan ağlar. Dışarıdan gayet normal, gayet mutlu görünürüz.

"Ben iyiyim"

Yalan.

Sahte bir gülümseme.

Yine yalan.

Zaten insanları mutlu eden şeyde bu değil mi? Gerçekleri söylesek sanki bir çözüm bulabilecekler. Ağlayınca "Neden ağlıyorsun?" Somurtunca "Ne oldu?" Söylemeyince "Neden anlatmadın?"

Çünkü beni anlamanı bekledim.

Ama bu bir hataydı.

Ben hata yapmamalıyım.

Mükemmel olmalıyım.

Daima.

Leya, o beni anladı,her zaman anlar. Birlikte acılarımızın her zerresine ortak olduk. O hiç bir şey sormaz. Ağlıyorsanız, sizinle birlikte ağlar. Somurtuyorsanız sizinle birlikte somurtur. Maske takıp her şey yolundaymış gibi davranıyorsanız onu da anlar, sorma ihtiyacı hissetmez. Gerçek arkadaşlık da böyle değil midir ki zaten.

Leya beni aradığında buluşmayı planlıyorduk fakat annem beni şaşırtmayarak Leya ve annesini evimize davet etti. İkisi bir araya gelerek bizi ikna edebileceklerini sanıyor olmalıydılar.

"Naz akşam yemeğine misafirlerimiz gelecek, yatağının üzerine bıraktırdığım yeni giysilerini giy."

Annemin bu dediğine göz devirerek odama çıktım. Tabii ki de bu yaptığımı görmemişti. Her şeyime annem karar veriyordu. Odamın rengine, giyeceğim kıyafetlere, yiyeceğim şeylere, kiloma ve daha birçok şeye...

Beyaz ve pudra pembe tonlarında olan odama baktım. Oda boyunca uzanan aynalı elbise dolabıma. Neredeyse iki tane çift kişilik yatak büyüklüğündeki kocaman yatağıma. İçine girdiğimde ufacık kalan bedenime. Baktıkça içimi ferahlatan kocaman kitaplığıma. Odamın bir duvarını kaplayan kocaman kitaplığım, odamda sevdiğim tek şey olabilirdi. Altında bulunan rahat koltukta oturup başka dünyalara dalıp gitmek kadar güzel bir şey yok doğrusu. Üzerinde yüzlerce test kitabının bulunduğu kitaplığın hemen altındaki büyük, geniş bembeyaz masaya baktım.

Masanın üzerindeki ekranı parlayan telefonu elime aldığımda Leya'dan gelen bir adet mesaj vardı.

"Abim de gelecek, umarım sorun olmaz"

Bu dediğine gülümsedim. Sanırım sürekli anlattığı abisiyle sonunda tanışabilecektim.

"Tabii ki de sorun değil, aksine onunla tanışabileceğim için mutluyum.

Cevabımı yazmamın ardından telefonumu masaya bırakarak yatağımın üzerinde bulunan annemin bırakmış olduğu elbiseyi giydim. Lacivert dizlerimin biraz üzerinde vücudumu saran sırt kısmında hafif bir dekoltesi olan şık bir elbiseydi fakat elbise giymeyi pek sevdiğim söylenemezdi. Fakat yakışmıştı. Boy aynasında kendimi incelemeyi bırakıp boynuma pırlanta üzerinde kar tanesi olan kolyeyi taktım. Bunu da annem seçmişti. Saçlarımı tarayıp sol tarafımdan ince bir örgü örerek gerisini kendi haline bıraktım.Akşam yemeği için biraz abartı olduğunu düşünsem de aynadaki görüntümü beğenmiştim.

Annesi yanında Efeyi de getirdiğinde zorla geldiği her halinden belliydi. Metrelerce öteden soğuk bakışlarını ve rahatsız ifadesini görebiliyordum.

"Hoş geldiniz."

Anneme sahte bir gülümseme sunarken, ayağımdaki beyaz topuklularla merdivenden aşağıya iniyordum. Efe'nin bakışları bana kaydığında, gözleri üzerimde oyalandı, göz göze geldiğimizde ise yutkunarak gözlerini kaçırdı. Elaları kısa bir süreliğine de olsa kahvelerime baktığında bir an başım döndü ve dengemi sağlayabilmek amacıyla merdivenin trabzanlarına tutundum. Tekrar bana baktığında gözlerinde endişe vardı. Herkesin umursamaz, soğuk bir robot dediği bu çocuğun ilk defa gördüğü bir kız için endişelenmesi garipti. Derin bir nefes alarak yanlarına gittim.

"Hoş geldiniz, Nazlı Hanım."

"Hoş bulduk Naz kızım, oh bebeğim kocaman olmuşsun."

Elimden tutup beni kendi etrafımda döndürdü.

"Epey de güzel bir genç kız olmuşsun." dedi, gülümseyerek.

Uzun zamandır görüştüğümüz pek söylenemezdi. Beni küçüklüğümden beri tanıyan biri olarak bunları söylemesi gayet normaldi. İltifatına karşılık olarak gülümseyip hafifçe bir dizimi kırdım ve teşekkür ettim.

Doğan ailesi.

Bildiğim kadarıyla otomotiv üzerine bir şirketleri var.

Doğan Holding.

Leya'nın babası Emir Doğan babam kadar yurt dışını evi gibi sahiplenmese de sık sık yurt dışında yapılan iş gezilerine gidiyordu. Leya'nın annesi, Nazlı Doğan ise Doğan kolejinde müdürlük yapıyordu ayrıca buradaki şirketle de ilgileniyordu. İki işe aynı anda nasıl yetişebildiğini anlayabilmek güçtü doğrusu.

Yaşadıklarımız benzerdi, önüne para yığarak bize baktıklarını sanan sevgisiz büyütülmüş gençlerdik.

Hayalleri, istekleri önemsenmemiş gençlerdik.

Hayatlarımızı ailelerimizin çizdiği yol üzerinde belirleyen gençlerdik.

Efe Doğan, Leya'nın abisi o bu sene gideceğimiz okulda okuyordu. Onun hakkında pek bir şey bildiğim söylenemez. Leya on yediyken Efe on dokuz yaşında. Efe bir yıl hazırlık okuduğu için bu sene aynı seviyedeki sınıflar okuyacağız. Efe'nin her zaman okul birincisi olduğunu da biliyordum. Zeki bir çocuk olsa gerekti. Onu daha gördüğüm de söylenemezdi. Halbuki evlerimiz arada ki kocaman bahçeleri saymazsak yan yana sayılır. Yine de onda tanıdık bir şeyler vardı.

Karan ailesi.

Teknoloji üzerine bir şirketimiz var.

Karan Holding.

Bizim ailede ise yurtdışındaki işlere komple babam, Ezel Karan bakıyor. Annem, Selen Karan ise İstanbul'daki şirketimizle ilgileniyor. Bir ikiz kardeşim var. Yağız, o da liseye başladığından beri babamla ve yurt dışında okuyor. Benim ailem de böyle darmadağınık işte.

Annem ve Nazlı hanımın sohbeti sıkıcı bir hal alırken arada Leya ve bana bakan her halinden sıkıldığı belli olan Efe'ye döndüm.

"Ee Efe sizin okul nasıl?"

Bu dediğim üzerine kaşlarını çatarak bana bakmıştı. Sanki bir şeyler çözmeye çalışıyor gibiydi.

"Cevabını bildiğin soruları sormak pek sana göre değil Naz."

Dediği şeyle kaşlarımı çattım. Beni uzun zamandır tanıyor gibi konuşması oldukça garipti.

"Neden bu soruyu sordun, yoksa bizim okula falan mı geliyorsunuz?" Bunu zaten bilmiyor muydu? Bildiğine emindim. Sanki gelme nedenimizi sormak istiyor gibiydi.

"Abi, aslında bildiğin üzere evet." Kendimi tutamayacak lafa atladım.

"Sınava girmiş olmamız kendi isteğimizle olduğu anlamına gelmiyor."

Bize garip bir bakış attı. Ardından ayağa kalkıp bana döndü.

"Naz rica etsem tuvaletin yerini gösterebilir misin?"

"Tabii ki"

Ben de ayağa kalktığımda Leya bir şey söyleyecek gibi dudaklarını araladı, sonrasında ise vazgeçmiş olmalı ki dudaklarını birbirine bastırarak arkasına yaslandı.

Efe ile birlikte salondan çıktığımızda beni beklemeden üst kata çıkmaya başladı. Bu durum kaşlarımı çatmama sebep oldu.

"Bu katta da tuvalet vardı aslında."

"Amacımın onların yanından ayrılmak olduğunu gayet iyi biliyorsun Naz."

Büyük adımlarına ayağımda topuklularla zor yetişiyordum doğrusu.

Adımları benim odama yönelirken kaşlarımı çattım. Odamın yerini nereden biliyordu ki bu?

İkimiz de odama girdiğimizde kapıyı kapatıp bana döndü. Boyumun 1.70'e yakın olmasına rağmen onunla göz göze gelebilmek için başımı biraz da olsa kaldırmam gerekiyordu. Boyu 1.85 civarı olmalıydı.

"Naz tüm bunlar ne? Yıllar önce seni uyardığımı sanıyordum."

"Neden bahsettiğini anlamıyorum, yıllar önce derken biz seninle az önce tanıştık."

Bu dediğim üzerine onaylamaz bir şekilde başını sallayıp öfkeli bir nefes vererek odada gözlerini gezdirdi. Kitaplığımda gözleri oyalandığında heyecan ve hayranlıkla kolundan onu sarstım.

"Sakın bana kitap okuduğunu söyleme." Genelde tanıştığım başarılı öğrencilerin kitap okumaya vakti olmazdı.

Bu dediğime göz devirdi.

"Demek oyun istiyorsun Naz öyle olsun, ben seninle her türlü oyuna varım , yeter ki o oyunu birlikte oynayalım"

Bu dediğine anlam veremeyerek ona baktım.

Ne oyunundan bahsediyordu?

"Evet okuyorum."

Kapını açılmasıyla dikkatimiz o yöne gitti. İçeriye Leya'nın girmesiyle Leya'ya gülümseyerek baktım.

"Leya, Efe kitap okuyormuş neden söylemiyorsun?"

Kitap okuyan insanlarla sohbet etmeye bayılırdım.

Kitap okuyan insanlara bayılırdım.

Efe'ye baktım. Spor ile uğraştığı her halinden belliydi, yapılı bir vücudu vardı. Tıpkı Leya gibi karamel renginde saçları vardı. Dalgalı ve dağınık saçları çok hoştu. Onu tatlı gösteriyordu. Kemikli yüzü ara ara kasılıyordu. Etrafa ifadesiz, soğu ve sert bakışlar atıyordu.

Gerçi böyle sert görünen bir adamı nasıl tatlı buluyordum, anlayamıyordum doğrusu.

Gerçi anlayamadığım bir çok şey vardı ama neyse.

Ela gözleri.

Gözlerine bakmak pek hoşuma gitmemişti. Gözlerine baktığımda başım ağrıyordu ve kötü hissediyordum.

Zeki, zengin ve oldukça yakışıklı bir çocuk, eminim ki bir çok kız peşinden koşuyordur. Böyle tiplerin aşkla falan da işi olacağını sanmıyorum bir çok kızla takılan genellikle iğrenç tipler olurlardı.

Bir an aklıma gelen düşüncelerle ona iğrenir gibi baktığımda kaşları çatıldı. Aklımdan geçenleri okumak istercesine bana baktı ve onaylamaz bir şekilde başını salladı. Ne düşündüğümü anlamış olabilir miydi? Yok daha neler.

Leya bu dediğime gülümsedi. Ardından abisine dönüp "Kısaca açıklamak gerekirse annemlerin isteğiyle bizim koleje gideceğiz. Bir de sınavı kazanmışız, onun da etkisi büyük tabii" dedi.

Doğan Koleji.

Leya'nın anlattığına göre oldukça katı ve disiplinli bir okulmuş. Diğer özel okullara para yığarak girebiliyordunuz fakat buraya bir servet yığmanızın yanında zeki de olmanız gerekiyordu. Okula girmeden öncesinde oldukça zor bir sınava giriyordunuz. Onu kazanabilirseniz bir servet dökerek bu okulda okuyabiliyordunuz. Öyle herkesin girebileceği bir okul değildi. Bu okuldaki öğrenciler zengin olmalarının yanında oldukça zekiydiler de. Notlara oldukça önem veriyorlardı ve okul sonuncusunun ortalaması bile doksandı.

Aslında zenginlerin kendisi gibilerle olması için oluşturduğu ütopik bir krallığa benziyordu.

Böyle bir okula gidecek olmam üzerime ekstra sorumluluklar yükleyecek olsa da ailemi bu okula gitmem memnun edecekse bu okula gidecektim.

Doğru olan buydu.

Yapmam gereken buydu.

Çünkü bana böyle öğretilmişti.

"O gün bilmeyerek de olsa tozlu sayfalardaki geçmişimizi kurcalamıştık. Ya da geleceğimizi kurtarmak üzere ilk adımımızı atmıştık. İyi ya da kötü bilinmez, sırlar ortaya çıkacaktı. Bu bir milattı. Oyuncular toplanıyor, kartlar dağıtılıyor, oyun başlıyordu."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.