Bu şehirde sessizlik her zaman masum değildir; bazen yaklaşan bir felaketin nefesini taşır. Blackwood adını fısıldayarak söyleyen insanların gözlerinde gördüğüm şey korku değil, temkindi. Çünkü biz korkulmazdık, hesap edilirdik. Camın yansımasında kendime baktım, yüzümdeki ifade her zamanki gibi sakindi ama içimde bir şeyler yer değiştiriyordu. Bu gece bir şey olacaktı. Henüz ne olduğunu bilmiyordum, sadece adımlarımı nereye atarsam atayım geçmişimin ve geleceğimin aynı kapıda buluşacağını hissediyordum.
Elbisenin omuzlarımda yarattığı ağırlık kumaştan değildi; bu, Blackwood olmanın getirdiği alışıldık bir histi. İnsanlar bakıyordu ama gerçekten görmüyordu. Gözleri üzerimdeydi, niyetleri değil. Salonun kristal ışıkları her şeyi daha temiz, daha masum gösteriyordu fakat ben bu oyunu biliyordum. Parlaklık, karanlığı gizlemek içindi. Parmaklarımı şampanya kadehinin etrafında biraz daha sıktım. Böyle gecelerde en ufak bir detay, en büyük hataya dönüşebilirdi.
“Elini biraz gevşetirsen kadeh senden korkmayacak,” dedi Elena, yanımda belirdiğinde. Sesindeki rahatlık bu mekâna ait değildi; her zamanki gibi fazlasıyla kendisiydi. Ona bakmadım ama dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Elena, fırtınanın ortasında bile konuşmayı bilen tek insandı. Ben susarak hayatta kalmayı öğrenmiştim, o konuşarak. Yine de ikimiz de kaybetmemeyi biliyorduk.
Tam o anda, salonun havası değişti. Bunu anlatmak zordu; ne bir kapı gıcırtısı vardı ne de yüksek bir ses. Sadece içgüdülerim, yıllardır bana yalan söylemeyen o his, omurgam boyunca soğuk bir uyarı bıraktı. Başımı kaldırdığımda bakışlarım onunkilerle kesişti. Adrian Moretti. Hiç tanımadığın birini ilk görüşte tanımanın mümkün olduğu anlar vardır. Bu da onlardan biriydi. O bakmıyordu; ölçüyordu. Ve ben ilk kez, bu gecenin beni sandığımdan çok daha yakından ilgilendirdiğini anladım.
Bu gece sıradan bir davet değildi. Blackwood’lar davet edilmezdi; çağrılırdı. Ve Moretti’ler bir yere geliyorsa, bunun sebebi ya bir anlaşma ya da bir savaştı. Salonun ortasında kurulan o görünmez çizgiyi hissedebiliyordum. Kim kimin tarafında, kim kime borçlu, kim kime ihanet etmeyi planlıyor… Herkes gülümsüyor ama kimse rahat değildi. Çünkü bu gece, dengelerin yeniden çizileceği geceydi.
Adrian Moretti yalnız değildi. Yanındaki kadın, mekâna girdiği andan itibaren bunu ilan eder gibi davranıyordu. Kolunu onun koluna gereğinden fazla dolamış, kahkahalarını biraz fazla yüksek atıyor, bakışlarını özellikle benim üzerimde gezdiriyordu. Güzel olduğu inkâr edilemezdi; bakımlı, kendinden emin ve fazlasıyla fark edilmek isteyen türdendi. Ama güzelliğinin altında sabırsız bir şey vardı. İlgiye aç bir huzursuzluk. Adrian’a konuşurken sesini yumuşatıyor, başkalarına bakarken sertleşiyordu.
“Elena,” dedim kısık sesle, bakışlarımı kadından ayırmadan.
“Gördüm,” dedi hemen. “Sahiplenme seviyesi tehlikeli boyutta. Ama merak etme, böyle tipler uzun süre dayanamaz.”
Dudaklarımda bu kez gerçek bir gülümseme belirdi. Elena’nın içgüdüleri çoğu zaman benimkilerden bile hızlıydı.
Kadının bakışları tekrar üzerime geldiğinde, bunu bilerek yaptığını anladım. Adrian’ın dikkatinin bir anlığına bile benden yana kayması onu rahatsız ediyordu. Tanımadığı bir tehditten nefret ediyordu belli ki. Elena’ya gelince… Onu hiç sevmemişti. Elena’nın rahatlığı, korkusuzluğu ve lafını esirgemeyen hali, kontrol etmeye alışkın insanların sinirini bozar. Bu da bozmuştu.
Adrian’a tekrar baktığımda, onun bu küçük sahnenin farkında olup olmadığını merak ettim. Yüzünde en ufak bir duygu yoktu. Ne kadının yapışkan tavırlarına karşılık veriyor ne de geri çekiliyordu. Sanki her şey geçiciymiş gibi. Sanki bu gece, onun için de bir dönüm noktasıymış gibi.
Ve işte o an anladım.
Bu gece yalnızca aileler için önemli değildi.
Bu gece, bazı ilişkilerin başlangıcı değil…
Sonuydu.