İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 1 · 21 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 1

DÖNÜM NOKTASI

Tokio Hotel- Run Run Run

Lp- Lost On You

Sia - Elastic Heart

Yorum yapmayı unutmayın, keyifli okumalar!

İnsan hayatının bölümleri olduğuna inanırdım. Her bölümün bitişi, diğer bölümün başlangıcıydı. Küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz fark etmeksizin bazı olaylar, şartlar, durumlar değiştirirdi bölümleri. Doğardınız, bir bölüm başlardı. Emeklemeye başladığınızda başka bir bölüm; yürümeye başladığınızda ise bir başka bölüm. Dönem dönem değişirdi her şey. Mekânlar, olaylar, etrafınızdaki insanlar, rutinleriniz, hayata; olaylara bakış açınız...

Geriye dönüp baktığınızda görebileceğiniz bir şeydi bu. Bakmak yetmiyordu, görmek gerekiyordu. Geriye dönüp baktığımda pek çok şeyin ben fark etmeden değiştiğini görebiliyordum.

Bazı dönemler vardı ki; o günlere dönmek için sahip olduğum her şeyi hiç edebilirdim. Geriye dönüp baktığımda onların yaşayıp bitirdiğim bölümler olduğunu görmek çok canımı yakıyordu ama dediğim gibi; hayat bölümlerden oluşuyordu.

İşte yine o dönüm noktalarından birindeydim. Bundan bihaberdim ama her şey değişmek üzereydi. Açıkçası hayatımın en zorlu bölümüyle boğuşuyordum ve değişeceğini hiç zannetmiyordum. Bir önceki de soğuk bir kış günü başlamıştı, bu da öyle olacaktı.

Fakat bu kez değişen tek şey hayatım olmayacaktı. Ben de değişecektim. Her şeyimle değişecektim...

2 Şubat

"Ne arayıp duruyorsun beni ya?" dedim telefonu açar açmaz. Cüzdanıma koymak yerine çantamın derinliklerine attığım EGO kartımı arıyordum telaşla. Otobüs gelmek üzereydi.

Hava çok soğuktu. Şubat ayındaydık ve lapa lapa kar yağıyordu. Kar taneleri kahverengi saçlarıma tutunuyor, ardından yavaş yavaş eriyordu. Kardan da kıştan da nefret ediyordum. Elimde olsa başımı dışarı çıkarmadan kışın bitmesini bekler, tabiri caizse kış uykusuna yatardım. Her yeri mesken tutan o beyaz kar yığını, bana bir gelinliği değil kefeni anımsatıyordu zira.

Başımdaki bereye rağmen kulaklarım donuyordu. Ellerim de buz tutmuş, uyuşmuştu. Ayaklarıma üç kat çorap, onun üzerine de kar botu giymiştim ama parmaklarımı hissetmiyordum. Soğuktan gerçekten nefret ederdim, hiç dayanamazdım ama Ankara'da yaşıyordum. Zaten hayat da bu tarz çelişkilerden ibaret değil miydi?

"Çemkirme hemen!" dedi Elçin homurdanarak. "Müjde vereceğim."

Gözlerimi devirdim. "Ne oldu? Şu geçen hafta tek bir gece takılıp aşık olduğun Bilkent'li çocuk mu yazdı? Ya da dur! Mert mi aradı? Kesin kesin! Bu sefer ne diyor salak? Kesin 'sarı saçlarını deli gönlüme bağlamışım mihrimah' şarkısını dinletti değil mi?" Yüzümü buruşturdum. "Sen de hemen etkilendin tabii! Yattınız mı doğru söyle? Yattın değil mi yine? Bir şarkıya mest oldun hemen! Geri zekâlısın kızım sen! Dizime yatırıp dövesim var seni. Kızını dövmeyen dizi-"

"Âlâ!" diye bağırdı Elçin. "Sus! Yine kaptırdın gidiyorsun, çenen düştü."

"Başka bir şarkı mı dinletti?" diye sordum elim çantanın içinde dolanıp dururken. Otobüs durağındaki insanlar bana tuhaf tuhaf bakmaya başlamışlardı bile.

"Ya sıçacağım şarkına şimdi. İş buldum sana. Onu söyleyecektim."

Kulağımla omzumun arasına sıkıştırdığım telefonu elime aldım. Telefonum buzdolabından çıkmış gibiydi. Parmaklarımı artık hissetmiyordum. Burnum da soğuktan sızım sızım sızlıyordu. Kış ayları kapatılsındı! İklim değişikliğiyle kapatılacak gibi görünüyor Âlâ, müjdeler olsun.

"Organizasyon işi mi yine? Aman istemem! İki kuruş için bütün gün anamızı ağlatıyorlar. Geçen günki cinsiyet öğrenme partisi işini de sen buldun bana. Bir günde beş tane partiye gittim! Anam ağladı anam! Sen şimdi beni yargılarsın, 'şımarık' dersin biliyorum ama o kostümün içinde on iki saat dur da göreyim seni. Bir de dans ettiriyorlar zorla. Erkek bebek kostümü giyen çocuğa da sinir oldum zaten. Neydi adı? Heh! Şahin. Salak. Boğuşurken itti beni, yerde üç takla attım onun yüzünden. Tamam, bebek erkekti. Parti sahiplerinin yanına onun ulaşması gerekiyordu ama öyle itilir mi Elçin? Zaten nefes alamıyorum o kostümün içi-"

"Âlâ çenenin yayını sikeyim ya!"

"Yuh!" Kaşlarım çatıldı. "Ben de seninkini!"

Elçin bıkkın bir şekilde inledi. "Organizasyon işi değil," dedi sabırla. "Dinlersen anlatacağım. Sus ve dinle. Tamam mı?"

"Ben dinliyorum seni!" dedim yüzümü buruşturarak. "Lafı geveleyen sensin. Sabahtan beri dolandırıp dolandırıp duruyorsun. Anlatsana!"

Sabır çekti ve nefesini üfledi. "Sesini kapatsana. Ben seni duymayayım, sadece konuşmak istiyorum yoksa sen anlattırmayacaksın."

"Anlat be!" dedim elimi tekrar çantanın içine daldırırken. "Dinliyorum işte."

"Havalimanında çalışacaksın," dedi hızla. Onu bölmemden korkuyor gibi kelimeleri süratle sarf ediyordu.

Dudaklarımın arasından süzülen buharı izledim ve kaşlarımı çattım. "Havali-"

"Sus!" diye bağırdı aceleyle ve hızla devam etti: "İş bir günlük ama deneme süreci gibi düşün. İhtiyaç varmış, şirketin ilanını gördüm. Becerebilirsen -ki becerirsin- işe alınır bu sektörde kariyer bile yaparsın. Çok basit zaten. Dış hatlarda kapı sorumlusu olacaksın. Sadece bilete son bir kez bakıp pasaporttaki isimle biletteki isim uyuşuyor mu bunu kontrol edeceksin. Dünyanın en kolay işi Âlâ. Bir zahmet yap. Parası da güzel bak. Sadece bir gün için asgari ücretin üçte birini verecekler."

Elçin konuşurken nihayet EGO kartımı buldum ve çantanın içinden çıkarıp ona zafer kazanmış bakışlar attım. Lanet bir karta bile meydan okuyordum ve Elçin'i de bir süredir dinlemiyordum.

Sen önemli olan neyi dinliyorsun ki zaten Âlâ?

"Bileti mi kontrol edeceğim?" dedim gözlerimi kısıp gelen otobüsün numarasına bakarken. 224 numaralı otobüstü gelen. Benimki değildi. Gelsindi artık şu otobüs. Üşüyordum.

"Evet," dedi Elçin. "Yapacağın tek şey bu. Kontrol edeceksin, sonra bileti yırtıp küçük kısmı yolcuya vereceksin. Söylemen gereken tek şey de 'iyi uçuşlar.' Bitti. Sonra da paranı alıp geciken kiranı ödersin."

Nefesimi dışarı üflerken sanki görecekmiş gibi başımı salladım. "Güzel işmiş... kariyeri nasıl yapacağım? Bilet kontrol müdürü mü olacağım? Hayır hayır! Kesin beni pilot yaparlar bir yıla kalmadan."

Uçak mühendisi olursun belki?

"Alay etme de dinle," dedi. "Bu ayın sonunda şirketin sınavları var. Bu işten sonra o sınavlara girersin. Hostes olursun Âlâ. Dil de biliyorsun hem."

"Lise mezunu hostes mi olurmuş?" diye homurdandım. "Kim ne yapsın beni?"

"Olur tabi geri zekâlı! Niye olmasın?"

O sırada bir otobüs daha geldi ve bingo!

"Öf tamam," dedim aceleyle. "Detayları mesaj at. Otobüsüm geldi."

"Atıyorum şimdi," dedi Elçin bir şeylerle uğraştığını belli eden takırtılar eşliğinde. "İş yarın. Ayarla kendini. Sabah 5'te orada olman lazım."

"Tamam," dedim ve suratına kapattım. Tam şu anda bana ettiği küfürleri tahmin edebiliyordum. Umurumda mıydı? Pek sayılmazdı.

3 Şubat

Uykum vardı. Tersimden kalkmıştım ve kahvaltı yapmaya vaktim olmamıştı. Karnım açlıkla guruldarken esnememek için kendimi zor tutuyordum. Üstelik saat sabahın körüydü ve bütün bedenim üşüyordu. İçimi titreten bir soğuk vardı. Bu kısacık etek ve incecik gömlekle bütün gün ne yapacaktım bilmiyordum. Bacaklarım buz tutmuştu.

Adının Enes olduğunu öğrendiğim adam bir şeyler anlatıyordu ama dinlediğimden emin değildim. Ona dikkatle bakmaya devam ettim. Onu dinlediğimi düşünüyor olmalıydı.

"Anladın mı?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. Kaşları saçlarının aksine koyu renkteydi ve sarı saçlarıyla hiç uyumlu değildi. Kaşlarını açtırmasını önersem çok mu ayıp olurdu? Aman! Bana neydi adamın kaşından?

Başımı salladım ve çantamdan gözlüğümü çıkardım. Açık kahve renginde çerçevesi olan can yoldaşımı gözüme takarken Enes Bey bana kaşlarını çatarak bakıyordu.

"Ne yapıyorsun?" dedi. "Takma onu."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Neden ki?"

"Gözün mü bozuk senin yoksa?" diye sordu soruma aldırmadan. Gözleriyle yüzümü sorgularcasına inceliyordu.

Evet? Bozuk olamaz mıydı? Olamazdı! Olabilirdi ama benimki kadar bozuk olamazdı! Eyvahlar olsundu!

"Yoo," dedim hızla. "Dinlendirici bu. Öylesine takıyorum. Yoksa şahin gibidir benim gözlerim. Yüz metre ötedeki arabanın plakasını şak diye okurum." Gözlerimi belertmiştim. Sanki böyle bakarsam çok iyi gördüğümü düşünecekti. Umarım yalanımı yerdi. Yemesi gerekiyordu.

Yalancının mumu yatsıya kadar demişler Âlâ, sınavlara girdiğinde foyan ortaya çıkmasın? Çıkabilirdi, fakat ben her zaman anlık düşünürdüm. Geleceği pek umursamazdım, o gün geldiğinde bakardım ne yapacağıma. Şu anın sorunları yeterince fazlayken bir de ileriyi mi düşünecektim? Sen de kendince haklısın tabii.

Tek kaşını kaldırdı. Doğruyu söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışır gibi bir süre yüzüme baktıktan sonra umursamamış olacak ki omuz silkti. "Gözlük takma, yolculara güven vermezsin."

Gözlüğü tekrar çantama koyarken, "Peki," diye mırıldandım. Ne bok yiyeceğimi bilmiyordum çünkü hipermetroptum. Gözlüğüm olmadan o küçük yazıları okuyabilmek çok zor olacaktı. Hosteslik falan da yalan olmuştu. Evet, yukarıda sana bunu anlatmaya çalışmıştım.

"Hadi," dedi Enes Bey eliyle bulunduğumuz odanın kapısını göstererek. "Başla bakalım. Bir sorun çıkmazsa devam edersin."

"Devam mı ederim?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. "Bugünlük değil miydi?"

Omuz silkti. "Açık var. Çalışmak istiyorsan çalışırsın. Bugünün sonunda duruma göre maaşını konuşuruz. Sigortanı da başlatırlar bir hafta içinde."

Sırıtışıma engel olamadım. Düzenli bir işim olabilirdi yani? Üstelik maaşı da iyi görünüyordu. Burada çalışmaya başlarsam kesinlikle ferahlardık.

Evren sonunda yüzüme gülmeye mi karar vermişti acaba? Neden olmasın, belki dediğim gibi uçak mühendisi olma yolunda ilk adımını atmışsındır?

•••

Yaptığım iş gerçekten kolaydı fakat zorlaşacağını anlamıştım. Burada devamlı çalışacaksam yaptığım tek şey bu kapının önünde durup bilet kontrolü yapmak olmayacaktı. Detaylanacaktı, biliyordum fakat öğrenirdim. Her şeyi yapabilirdim. Kendime güveniyordum.

Ben pek güvenemiyorum açıkçası Âlâ'cığım. Dürüst olalım, çalıştığın iş sayısı yirmi iki ve sen tam on beşinden kovuldun. Sanki her şeyi yapamıyor gibisin, ne dersin? Sus, derim. Sus artık. Sus be. Sus!

Her şeyi yapabilirdim ve ayrıca başka bir seçeneğim de yoktu. Çalışmak zorundaydım. Evin kirası tam on iki gün gecikmişti. Üstelik elektrik faturasını iki gün içinde ödemezsem kız kardeşimle mum ışığında romantik anlar yaşamak zorunda kalabilirdik.

Öğlene kadar 11 numaralı kapıda beklemiş, daha sonra bir üst kata alınmıştım. Nedenini anlayamasam da işime gelmişti. Çünkü geldiğim sırada yolcular uçağa çoktan alınmıştı; uçak kalkıyordu.

Uçağın kalkışını izlerken telefonum çalmaya başladı. Bir süre yolcu olmayacaktı. İki dakika konuşsam kovulmazdım herhâlde?

Evet, buradan kovulma sebebimiz de belli oldu sanırım. Konuş konuş! Selam da söyle benden!

Arkamı döndüm ve telefonumu sütyenimin içinden çıkarıp arayana baktım. Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma yaslarken saçlarımı yüzüme kapatarak telefonla konuştuğumu saklamaya çalışıyordum.

"Efendim?" dedim fısıltıya yakın bir sesle.

"Abla?" dedi Maya, sesi uykulu geliyordu. "Neredesin sen? Uyandım, yoksun."

"İşteyim. Çabuk söyle," dedim detay verme isteğimi bastırmaya çalışırken. "Ayrıca sen niye bu saatte uyandın? Dersin yok mu kızım senin?"

"İptal oldu," dedi boğazını temizleyerek. "Ne zaman gelirsin?"

"Geç gelirim ben," dedim iç geçirerek. Kaçta çıkacağımı söylememişlerdi. "Kahvaltı yap. Leyla'nın mamasını ve suyunu da yenile ayrıca. Sabah aceleyle çıktığım için yapamadım. Kumunu da temizle. Etrafa işemesin bak. Sonra ben temizliyorum. Bir de mamasını değiştirdiğimizden midir nedir, çok kötü kokuyor bu aralar çişi. Kustum geçen gün temizlerken. Çok kötü çok! Ama ne yapayım? Diğer mama çok paha-"

"Tamam ablacığım," diye böldü beni Maya. "Kapatıyorum. Hadi kolay gelsin."

"Dur! Dolapta yemek var. Akşam ısıtıp ye onu. Kombiyi de yükselt. Hava çok soğuk. Bu ay fatura bir yerlerimize girecek ama ne yapalım? Soğuktan ölelim mi? Boş ver yükselt sen. Zaten..."

"Tamam abla! Tamam!"

"Görüşürüz..." dedim ağzıma tıktığı lafları yutarak.

"Görüşürüz."

Telefonu tekrardan sütyenimin içine sıkıştırırken bir kez daha çaldı ve ufak bir küfür mırıldanıp soktuğum yerden çıkardım. Bu sefer de Ediz arıyordu. Belediye başkanının telefonu bu kadar çalmıyordu. Kovduracaklardı beni.

Ediz, bizim arka dörtlünün en mantıklı kişisiydi. Lise yıllarında kurduğumuz bu dostluk, bu yaşımıza kadar süregelmişti. Elçin, Ediz, ben ve Tolga yıllardır hep birlikteydik. Tolga dangalağın tekiydi, hiç anlaşamıyordum onunla ama Ediz bana hiç benzemediğinden midir nedir, beni gayet iyi idare ediyordu. Sabrındandır o sabrından!

Şaka bir yana gerçek bir dosttu Ediz. Destekleyici, koruyucu ve bazen sabrı tükense de en azından ciddi konularda iyi de bir dinleyiciydi. Tolga benimle sadece dalaşırdı. Hatta bu atışmalarımız Ediz'in tabiriyle 'it dalaşı' na dönerdi. Ondan nefret ediyordum ama seviyordum da. Elçin de toksik eski sevgilisinden ve her hafta değiştirdiği flörtlerinden fırsat bulduğu süre boyunca yanımdaydı.

Flörtlerinden pek fırsat bulamıyor olacak ki bir aydır yüz yüze görüşmediniz, bunun tribini bir ara atsan iyi edersin, benden söylemesi.

Hepsi okuyordu; benim aksime aileleri başlarındaydı ve onları okutuyorlardı. Buna rağmen her konuda destek olmaya çalışıyorlardı bana. Doğrudan teklif ettikleri hiçbir yardımı kabul etmesem de her zaman arkamda olduklarını biliyordum. Bir de İlgi vardı ama onunla iki yıldır görüşmüyorduk. Sevgili yapınca satmıştı bizi. Neymiş, sevgilisi Ediz ve Tolga'yı kıskanıyormuşmuş!

"Önemli değilse kapat," diyerek açtım telefonu. Ediz homurdandı.

"Sana da günaydın Âlâ."

"Günaydın günaydın," dedim aceleci bir tavırla. "İşteyim, çalışıyorum. Ne oldu?"

"Şule abla aradı beni," dedi homurdanmaya devam ederek. "Kirayı ödememişsin hâlâ. Üstelik kadın seni her aradığında da neden aradığını unutturuyormuşsun. Bıkmış senden, haberin olsun."

Yüzümü buruşturdum. "Neden aradığını mı unutturuyormuşum?"

"Evet, Âlâ ve ben bunu nasıl yaptığını çok iyi biliyorum. Geçen aradığında yengenin amcanı nasıl aldattığını anlatmışsın kadına. Ne alaka kızım?"

"Ne var bunda ya," dedim kaşlarımı çatarak. "Aklıma geldi, anlattım. Konu konuyu açtı işte. Ayrıca sana da anlatmıştım hatırlarsan? Yengemin yaptığı normal miydi yani? Amcamı aldattığı yetmiyormuş gibi bir de çocukları ona karşı dolduruyor. Geçen gün küçük kuzenim Kuzey'e ne demiş biliyor musun amcam için?"

"Ne demiş?" diye sordu Ediz.

"Babanız sizin beni sevmenizi istemiyor, kıskanıyor demiş! Kadına bak! Amcam onca şeye rağmen çocukların velayetini bile almadı. Üstelik nafaka da ödüyor! Ne nankör kadın bu ya... Hep böy-"

"Âlâ!" diye bağırdı Ediz.

İrkildim ve telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. "Ne bağırıyorsun be!?"

"Yine aynı şeyi yapıyorsun! Hayır, beni de kendine uydurdun. Ne demiş, diye soruyorum ben de salak gibi. Neyse. Ben ne için aramıştım seni? Bak ya! İşte bundan bahsediyorum. Dır dır konuşup unutturuyorsun. Ev sahibin için aramıştım. Ara kadını ve kirayı bir an önce ödeyeceğini söyle. Yoksa seni mahkemeye verecekmiş!"

"Aman tamam be!" dedim yüzümü ekşiterek. "Ararım. Yedik evini sanki. Bugün alacağım parayla ödeyeceğim işte. Salak mıdır nedir o da? Üç tane evi var, oğlu çalışıyor; ona bakıyor... Para sıçıyorlar para! Kadın hâlâ ensemde. İki gün gecikti diye tepemize çöktü. Allah gözünü doyursun valla. İnsanoğlu çok doyumsuz Ediz. Oğlu da iyi para kazanıyor üstelik, biliyor musun? Müteahhitmiş. Altındağ'daki binaların çoğunu o yapmış. Gözü doysun gözü! Bir de-"

Ediz sabırla derin bir nefes alıp verdi. "Kapatıyorum Âlâ. Görüşürüz."

Sonra suratıma kapattı. Telefonu kulağımdan çekip bir süre ekrana boş boş baktım. Sonra omuz silkip yeniden sütyenimin içine soktum.

Telefonla konuştuğumu kimsenin görmemiş olmasını umuyordum. Bu işe devam etmek şu anda hayattaki yegâne amacım olmalıydı. Çıkış yolum buydu. Hem şurada ne kalmıştı ki Maya'nın mezuniyetine? Üç yılcık sabredecektim. Sonra kardeşim çok zengin bir avukat olacak, ablasına bakacaktı. En azından böyle olmasını umuyordum. Hatta bunun için evrene yalvarıyordum çünkü işsiz kalan avukatları gördükçe umudum köreliyordu.

Hayatım mücadeleyle geçmişti. Varlıklı bir ailem yoktu; kendi hâlinde dört kişilik çekirdek bir aileydik. Babam emekli matematik öğretmeniydi; annem ise bir pastacının yanında çalışıyordu. Dünyanın en güzel tatlılarını, en güzel pastalarını yapardı annem. En büyük hayali bir gün açacağı o ufak, sevimli pasta dükkanıydı. Olmamıştı. Fırsat bulamamıştı, o fırsatı kendine vermemişti.

Her şeye rağmen geçinebiliyorduk ama. Annemin kazandığı para ve babamdan zar zor aldığımız harçlıklarla okuyorduk. Bu sebepten geçen seneye kadar böyle dertlerim yoktu. Hayat işte. Bir anda ayağınızın altından kayıveriyordu her şey.

Önce annemin intiharı, sonra babamın ortalıktan kaybolmasıyla kız kardeşimle yapayalnız kalmıştık. Annemi kaybettiğim o soğuk kış gününe kadar mutluydum. Sıradan, huzurlu bir hayatımız vardı. Okuyordum. Güçlü, ayakları yere sapasağlam basan bir kadın olacaktım. Bir doktor olacaktım. Olmadı. Yapamadım. Okulumu dondurup İstanbul'dan Ankara'ya dönmek zorunda kaldım. İkimiz de okurken hayatta kalamazdık. Para kazanmak zorundaydım. Kardeşimi okutmak zorundaydım. Kendimden vazgeçeli çok oluyordu ama ondan vazgeçemezdim.

Bir süre garsonluk yaptım, sinemalarda çalıştım, mağazalarda tezgâhtarlık yaptım ama ya kovuldum ya da maaş yetmedi. Geçinemedik. Geçinebilmek için iki üç işte çalışmak zorundaydım ama ona da zamanım kalmıyordu. Şimdiyse günlük, parası iyi olan işlerde çalışıyordum ve toparladığım paralarla geçiniyorduk. Geçinmeye çalışıyorduk daha doğrusu.

Evi geçindirmek bir yana kardeşime yetebilmenin derdine de düşmüştüm. Üniversite öğrencisiydi. Gözü bir şeyde kalsın istemiyordum. Okulunu okusun, eğlensin, dönüp baktığında hatırlayacağı güzel bir öğrencilik hayatı olsun istiyordum. Dediğim gibi; kendimden vazgeçmiştim ama ondan vazgeçemezdim.

Ayakta dikilmek ayaklarımın kaşınmasına neden olmuş, belime de felaket bir ağrı girmişti. Üstelik çok sıkılmıştım. Bu şekilde üç yıl geçer miydi? Geçerdi! Geçmek zorundaydı!

Düşüncelere daldığım sırada bir anda karşımda dikilen kumral, uzun boylu adam irkilmeme sebep olurken bakışlarımı ona yönlendirip hızla gülümsedim. Takım elbiseli, ciddi görünen bir adamdı bu. Sakallarını tıraş etmiş, saçlarını spreyle toparlamıştı. Jilet gibi bir görüntüsü vardı.

Ceketinin iç cebinden biletini ve pasaportunu çıkarıp bana doğru uzattı. Aceleci görünüyordu. Bir yere yetişiyormuş gibi bir havası vardı fakat sıranın başında olan zaten oydu. Uçağı kaçırması olasılık dahilinde bile değildi.

Uzattığı bileti ve pasaportu aldım. Bileti bir elime, pasaportu diğer elime alıp gözlerimi kısarak ismini okudum. Pasaportun üzerinde Yavuz Gökmen yazıyordu. Okumakta zorlanarak gözlerimi biraz daha kıstım ve bakışlarımı bilete çevirdim. Yavuz Gökmen.

Bileti yırtıp geriye kalan küçük parçayı adama doğru uzatıyordum ki gözüm kapı numarasına takıldı. 17.

Yanlış kapıya gelmişti. Yanlış uçağa binecekti. Kaşlarımı çatarak adama döndüm. Gözüm kaşınıyordu. "Yanlış yerdesiniz," dedim elimle gözümü kaşımamak için savaşırken.

Adam kaşlarını kaldırarak bana baktı. "Anlamadım?"

"Bir üst kattaki kapıya gitmeniz lazım." Kaşınan gözümü istemsizce kırpıyordum. "Üstelik acele etmelisiniz. Kapılar kapanmak üzere."

Adam güldü. "Ha, anladım," dedi imalı bir şekilde. "Teşekkürler."

Neye gülüyordu?

Bileti ve pasaportu alıp bana göz kırptı ve gitmek üzere arkasını döndü. Yanımdan uzaklaşırken bir yandan parmağımla gözümü kaşıyor, diğer yandan da cık cıklıyordum. Deli miydi neydi? Adama uçağı kaçıracağını, yanlış kapıda olduğunu söylüyordum, oysa bana aptal aptal gülüyordu.

Belki de delidir Âlâ? İnsanları yargılamamalısın.

Adam gidince arkasında duran kadının biletini ve pasaportunu aldım ve gülümsedim. Kontrolü sağlayıp bileti yırttım ve geri kalanını tekrar ona uzattım. "İyi uçuş-"

Sonra bir an ne gördüğümden emin olamayarak elimi çektim ve bilete tekrar baktım. Bunda da 17 yazıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Bu kadın da mı yanlış gelmişti?

Siktir! Siktir! Siktir!

Ben mi yanlış düşünüyorum yoksa sen bu işin de mi içine sıçtın Âlâ?!

Başımı kaldırıp kapı numarasına bakarken ufak bir küfür mırıldandım ve pasaportu kadının eline tutuşturdum. "İyi uçuşlar!"

Kapıları karıştırmıştım! Sabahtan beri 11 numaralı kapıda olduğum için bir an önünde bulunduğum kapıyı o kapı sanmış, adamı 17 diye 23 numaralı kapıya göndermiştim! Adam asıl şimdi yanlış uçağa binecekti! Geri zekâlıydım. Gerçek bir geri zekâlıydım!

Evet, hep söylerim. Gerçek bir geri zekâlısın.

Belki binmezdi? Sonuçta kapı numarasına bakarsa oranın 17 numaralı kapı olmadığını görürdü. Üstelik o kapının önünde de biri vardı. Binmezdi, binemezdi.

Paniklediğim için karşıma geçen yeni yolcuya aval aval baktım. Adamın kaşları çatılırken bana tuhaf tuhaf bakarak pasaportunu ve biletini uzattı.

Bunu kimseye söyleyemezdim. Söylersem kovulurdum. Ne yapacaktım? Bir işi de elime yüzüme bulaştırmasaydım olmazdı zaten! Kendimi tokatlamak istiyordum.

Yolcuları hızlı hızlı uçağa gönderirken panikten bayılmak üzereydim. Diğer uçağın kalkmasına son beş dakika vardı ve adam henüz 'beni yanlış kapıya gönderdiniz,' diye söylenerek buraya dönmemişti. Uçağa binebilir miydi? Biletini de yırtmıştım. Yukarıdaki görevli kontrol etmezse ve başını kaldırıp kapı numarasına bakmazsa pekâlâ binebilirdi! Lanet olsun! Umarım kontrol ederdi!

Kapı numaraları o kadar yukarıda asılıydı ve o kadar küçük yazılıydı ki adam başını kaldırıp bakmayı akıl etmezse sıçmıştım. Bakardı ya! Niye bakmasındı? Sonuçta bir üst kapıyı şak diye bulacak değildi ya. Ayrıca bu kapının numarasına bakmamış mıydı? Bakıp da gelmiş olmalıydı. Bana neden itiraz etmemişti? Neden hâlâ beni azarlamak için gelmemişti?

Panik kusmak üzereydim. Stres ve korkudan midem kaynıyordu. Bayılacak gibi hissediyordum.

Son yolcuyu da kontrol ettim ve pasaportu ile bilet parçasını eline tutuşturup rahat bir nefes aldım. Adama, "İyi uçuşlar," derken koşmaya başlamıştım bile. Turist olduğunu düşündüğüm adam arkamdan deliymişim gibi bakıyordu ama umursayamazdım. O adamı bulup özür dilemeli, uçağa yetiştirmeliydim. Yaptığım bu aptallık duyulursa bu işi de kaybedecektim.

Merdivenlerden yukarı basamakları üçer beşer atlayarak çıktım ve 23 numaralı kapıya ulaşana kadar koştum. Kapıda görevli olan kız yalnızdı. Etrafında kimse yoktu!

"Yavuz Göt- Neydi, ya?" Nefes nefese kalmıştım ve kızın omuzlarına yapışmıştım. Bana şaşkın bakışlarla bakıyordu. "Yavuz Görkem... yok Göktem... Gök... Gök'lü bir şeydi. GÖKMEN!" diye bağırdım kızın suratına, onu omuzlarından sarsıp duruyordum. "Yavuz Gökmen! Bindi mi uçağa?"

Kız kahverengi gözlerini kırpıştırdı. "Bileti yırtık adamı mı diyorsun?"

"Evet!" dedim bağırarak. "Bindirmedin değil mi? 17 numaralı kapıdan geçmesi gerekiyordu onun! Baktın değil mi?"

Kızın yüzündeki şaşkın ifade endişeye evrilirken sıçtığımı anladım. "Kontrol etmedim... Bileti yırtık olunca... Bana aşağıda kontrol edildiğini ve kapıları karıştırdığını söyledi..."

İşte şimdi gerçekten sıçtık Âlâ. Bence kaçalım.

Ah! Tek aptal ben değildim!

O sırada uğultulu bir ses duyuldu ve Rusya uçağı kalkışa geçti. Başım hızla cam kapının ardına çevrildi ve umutlarım şapır şapır suya düştü. Tekrar kıza döndüğümde gözlerimden alevler fışkırıyordu.

"Nasıl bakmazsın ya!" dedim onu bırakıp elimi saçlarıma daldırırken. "Kovuldum! Kovuldum işte! Bu işten de kovuldum!"

"Sakin ol," dedi kız ne yapacağını bilemeyerek. "Belki kovmazlar..."

Ona dik dik baktım. "Bileti kontrol etseydin kovulmazdım!" diye homurdandım ve arkamı dönüp merdivenlere doğru ilerledim. "Ayrıca paniklesen iyi edersin çünkü sen de kovulabilirsin!"

Sanki tek suçlu o değil ama sen bilirsin Âlâ'cığım. Çok sinirlisin diye bir süre susmayı deneyeceğim.

Diğer kapıya dönmem gerekiyordu. Kapı henüz açıktı. Merdivenlerden aceleyle inerken gözlerimi kısmış, sorumlu olduğum kapıya bakmaya çalışıyordum. Kimse görünmüyordu.

Koştura koştura yeniden kapıya ulaştığımda nefes nefese kalmıştım. Elimi kalbimin üzerine bastırdım ve kuruyan boğazımı ıslatmak için art arda yutkundum.

Tamam, sakin olmalıydım. Belki Yavuz denen adam Fas yerine Rusya'ya gittiği için mutlu olurdu? Sonuçta kocaman bir ülkeydi orası, değil mi? Ben olsam sevinirdim yani. Soğuktu falan ama güzeldi Rusya. Öyleydi herhâlde? Gitmemiştim ama git deseler giderdim yani. Niye gitmeyecektim ki?

Aman, soğukmuş! Ankara çok sıcaktı sanki! Fas'a gidip ne yapacaktı? Rusya adam gibi adamdı. Kızları da güzeldi. Hem bileti de pahalıydı. Kâr etmişti sayemde. Fas parasına Rusya'ya gidiyordu. Daha ne olsundu? Bana teşekkür etmeliydi.

Evet, kesin teşekkür eder sana Âlâ.

Adamın sayemde yanlış uçağa binip gitmesinin üzerinden tamı tamına kırk iki dakika geçmişti ve başka bir hata yapmadan bir uçağı daha doldurmuştum. Ciğerlerime doldurduğum derin nefesi üflerken kontrol ettiğim listeyi arkamdaki yüksek masaya koydum ve saate baktım. Öğle arası başlamıştı. Yemek falan yiyecek hâl kalmamıştı ama en azından bir bardak kahve içebilirdim. Ondan önce bir tuvalete gitsem iyi olacaktı. Stres bağırsaklarıma vurmuştu çünkü. Bir süredir karnım felaket derecede ağrıyordu.

Yediğim boku henüz kimse bilmiyordu ve fark edilene kadar da söylemeye hiç niyetim yoktu. Gelip böyle böyle yapmışsın dediklerinde de hiç haberim yokmuş gibi davranacak, sanki o an fark ediyormuşum gibi şok olacaktım. Sonra da suçu adama atar, burun kıvırarak 'aman o da niye bakmamış ki?' derdim. Onlar da beni haklı bulurlardı muhtemelen.

Öğle arasına çıktığımı sorumlulara haber verip koşa koşa lavaboya gittim. O kadar sıkışmıştım ki biraz daha bekleseydim hiç hoş şeyler olmayacaktı.

İşimi halledip ellerimi yıkadığım sırada yeniden telefonum çalmaya başladı. Homurdanarak ıslak ellerimi eteğime sürterek kuruladım ve telefonu sakladığım yerden çıkardım. Bu sefer de Tolga arıyordu. Hangi dağda kurt ölmüştü acaba? Zira Tolga beni asla kendi hür iradesiyle aramazdı.

"Bayram değil seyran değil bu dangalak Tolga beni neden arıyor?" diyerek açtığımda kahkaha attı.

"N'apıyorsun Yamyam?"

"İş güç," dedim aynadaki yansımamı tek elimle düzeltmeye çalışırken, saçlarım dağılmıştı. "Sen ne yapıyorsun?"

"Hiç, okuldayım ben de. Kampüste Tunahan'la takılıyoruz..."

Neden aradığı şimdi belli olmuştu.

"İyi," dedim kısaca. "Beni neden aradın tam olarak? Gerçi bendeki de soru. Pezevenkliğimi yapmak dışında niye arayacaksın ki beni? Hâlimi hatrımı sormak için arayacak hâlin yok ya! Sakın yine aynı şeyleri söyleme Tolga. İstemiyorum! Hatta hoparlöre al telefonu, yanındaki de duysun. İS-TE-Mİ-YO-RUM!"

Tunahan dediği zevzek bir dangalağın tekiydi. Ne dediğini, ne konuştuğunu bilmeyen, kadınları alt sınıf olarak gören, kıro, keko, şımarık, aptal, gevşek ağızlı... aklınıza gelebilecek bütün kötü sıfatların üzerine cuk diye oturduğu bir çocuktu.

Tolga ile aynı bölümdeydi. Beni, Tolga'nın sosyal medya hesabında paylaştığı bir fotoğrafta görmüş, beğenmiş ve doğmamış çocuklarının anası olmama karar vermişti. Benim ne istediğimin sanırım bir önemi yoktu çünkü laftan anlamıyordu.

Tolga yüzünden bir kez buluşmuştuk. Daha doğrusu tongaya düşürülmüştüm. Üçümüz bir kafede otururken ne hikmetse Tolga'nın çok acil bir işi çıkmıştı ve gitmişti. Baş başa kaldığımızda öyle boş konuşmuştu ki hayatım boyunca ilk kez biri karşımda benimle muhabbet etmek isterken susmuştum.

Fikirleri çöptü, elli yaş üstü dayıların kıraathanede pişti oynarken yaptıkları muhabbetler bile onunkinden daha mantıklıydı. O gün Elçin'in babaannesi yalandan ölünce kurtulmuştum ama pes etmiyordu. Üstelik benim salak arkadaşım Tolga da pek bir meraklıydı bizi baş göz etmeye.

"Sakin olsana," dedi Tolga alaycı bir sesle. "Akşam buluşalım mı diyecektim altı üstü."

"Ya bir git Allah aşkına Tolga," dedim aynadaki yansımama dik dik bakarken. Aslında Tolga'ya bakıyordum. "Ben bilmiyor muyum amacını? Yine işim çıktı deyip gideceksin, beni de o çöp tenekesiyle yalnız bırakacaksın. İstemiyorum ya! Ne biçim arkadaşsın sen? Bana yakıştırdığın bu mu? Yazıklar olsun sana. İnsan arkadaşı için en iyisini ister... senin bana reva gördüğün şeye bak. Bayan diyor bayan. Onu geçtim bizi yalnız bırakıp gittiğinde resmen 'kadın dediğin çalışmaz, evde oturmalı,' dedi ya! Bak benim sabrımı taşırmayın, yemin ederim ikinizi de k-"

"Tamam," dedi Tolga pes ederek. "Çenen kopsun Âlâ, tamam!"

"Kapat!" diye bağırdım. "Dangalak!"

Sonra suratına kapattım. Çıldırtıyordu beni, bazen Tolga'yı bir kaşık suda boğasım geliyordu. Benim de!

Cıkcıklayarak saçlarımı son bir kez düzelttim ve lavabodan çıktım. Uzun koridor sessiz ve ıssızdı. Bir kahve içip rahatlamak için canımı verebilirdim şu anda.

Koridorda acelesiz adımlarla ilerlerken arkamdan bir kapının açıldığını duydum ve önce biri kolunu arkadan boğazıma dolayarak beni durdurdu, sonra belimde sert bir şeyin varlığını hissettim. Omzumun üzerinden hızla başımı döndürmeye çalıştım ve bana sert bakışlarla bakan zebellah gibi adama şok ve dehşet içinde baktım.

"Ağzını açarsan ölürsün."

Belimdeki şey silah mıydı? Oh! Ben de bir an taciz ediliyorum sanmıştı... NE? SİLAH MIYDI?

Kalbim göğüs kafesimin içinde oradan oraya savrulurken çığlık atmak için ağzımı açtım ama bana zaman tanımadan eliyle ağzıma bastırdı. Çığlığım boğuk bir inlemeyle sınırlı kalırken kulağımda nefesini hissettim.

"Çıt çıkarırsan bir dahakine düşünmem, vururum."

Kimdi bunlar? Havalimanının adamları mıydı? Kesin yaptığım hatayı öğrenmişlerdi. Öldürecekler miydi beni?

Ben ufaktan kaçıyorum Âlâ'cığım. Sana bol şans.

Burnumdan alıp verdiğim nefeslerim hızlanmış, gözlerim dehşet ve korkuyla iri iri açılmıştı. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Belime batan silah olmasa debelenirdim ama kıpırdamaya korkarak, kurbanlık koyun gibi öylece durdum.

"Aferin," dedi adam. "Şimdi ağzını açacağım. Sakın ses çıkarma. Yoksa ne yapacağımı biliyorsun, değil mi?"

Hızla başımı salladım. Temkinli hareketlerle elini ağzımdan çekti ve arkaya bir yere uzattı.

Titreyen nefeslerimin arasından, "B-be-be-ben," diye fısıldadım. "Ben bir şey yapmadım! Ben bi-bi-bir şey ya-yapmadım!"

"Şşşhh," dedi adam kulağıma doğru. "Uyku vakti küçük kız."

Sonra ağzıma ve burnuma nemli bir mendili sertçe bastırdı. Eter olduğunu tahmin ettiğim sıvının keskin kokusu karşısında bir an telaşla çırpındım ama bu o kadar kısa sürdü ki gerçekten çabalayıp çabalamadığım konusunda emin olamadım.

Saniyeler sonra o koku gözümün önünde dipsiz bir karanlığa dönüştü ve gittikçe büyüyerek beni hızla kendisine doğru sürükledi.

Karanlığa gömüldüm...

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🖤

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.