İçeriğe geç

Sırık Oğlan ve Saf Kız

Bölüm 52 · 8 dk okuma

Sırık Oğlan ve Saf Kız

Bölüm 52

Bölüm Kırk Dokuz

Hoş geldinizzzz

Umarım bölümü severek okursunuz.

Vitrin talebinde bulunmama çok az kaldı, 250 takipçiye ulaşmam lazım.

Bu yüzden beni takip etmeyi unutmayınnn

Keyifli okumalarrr

*************

“Abla hava çok güzel. Bisikletle mi gitsek okula?”

Keyifle gülümsedim.

“Evet. Nasıl aklına geldi? Hadi! Kalk çabuk. Gidip bodrumdan bisikletleri çıkarmamız lazım.”

“Sıla, bırak çocuğu. Yemeğini yesin.”

“Anne, yedim ben. Kalkmam lazım. Hadi, kolay gelsin size de.”

“İyi günler!”, diyerek kapının önüne attığım çantamı sırtıma alıp ayakkabılarımı giymek için dışarı çıktım. Melih de arkamdan gelerek evin kapısını kapattı.

“Efe abiye yazdın mı sen?”

“İner o da birazdan. Gel biz şu bisikleti bulalım.”

Koşar adım bodruma indik. Zifiri karanlığın içinde telefonumun fenerini açıp etrafı görmeye çalıştım. Neyse ki birkaç adım atar atmaz geçen sene bisikletleri bıraktığımız duvarı görünce, “Buldum,” diyerek Melih’e seslendim.

Bisikletlerin üzerindeki muşambayı hızlıca çekince üzerindeki bütün tozlar boğazıma yapıştı. Ben deli gibi öksürürken Melih de öksürmeye başladı.

“Abla! Ne yaptın ya! Öhö, öhö!”

Telefonumun feneri karanlığın içinde farklı noktaları aydınlatırken garip bir silüet görür gibi oldum. Hem Melih’i korkutmamak hem de eşyalar yüzünden böyle bir şey gördüğümü düşünerek tepki vermeden Melih’e döndüm.

“Abla ne oldu?”

Telaşlandığını görünce konuyu geçiştirerek bisikletimi aldım.

“Yok bir şey. Hadi, al bisikletini. Gidelim.”

“Nereye gidiyorsunuz?”

Melih elindeki su şişesini sesin geldiği yere fırlattı.

“AAA!”

“Hİİİ!”

“AAA!”

“Sıla! Benim sakin olun.”

Titreyen elimle telefonumun fenerini sesin geldiği yere çevirdim.

“Efe ne yapıyorsun ya?”

“Abi sen şaka mısın? Aklım çıktı, yemin ederim benim çocuğum olmaz bu olaydan sonra.”

Efe kahkahalara boğulurken sinirle bisikletlerimizi atıp merdivenden çıkmaya başladık.

“Dur Sıla, yardım edeyim sana.”

Sinirle Efe’ye döndüm.

“O kolla mı?”

“Tek kolumla uçururum onu ben.”

Bisikleti merdivenlerden çıkarınca Efe’ye döndüm.

“Benim yüzümden sana tekrar bir şey olsun istemiyorum Efe. Sen de sabrımı sınamasan olur mu?”

“Olur,” dedi sırıtarak.

“Neden böyle gülüyorsun?” dedim bisikletimi apartmandan çıkarırken.

“Çok tatlısın.”

Olduğum yerde durarak ona döndüm.

“Efe!”

“Efendim güzelim?”

Cevap veremeden sadece gülümsedim. Bazen huzuru, mutluğu, neşeyi ve sevgiyi o kadar yoğun hissediyordum ki kelimeler anlamsız kalıyordu. Sadece Efe’nin gözlerine uzun uzun bakıp gülümserken buluyordum kendimi.

“Evet arkadaşlar. Sohbetiniz bittiyse ben gideyim. Geç kalıyorum.”

“Sen niye erken çıktın bugün? Bir de geç kalıyorum diyorsun.”

Saçlarını geriye atarak cevap verdi, “Birini evinden almam lazım da…”

“Oooo!”

“Melih, annem keser seni. Daha geçen gün denemem kötü diye ağlıyordun. Bu yüzden mi kötü geçti?”

“Abla matematik bekler. Seninle akşam çalışırız zaten, düzelir o.”

“Asla çalıştırmam seni, söyleyeyim.”

“Ben çalıştırırım,” diyerek Melih’in yanına gitti Efe. Tek koluyla Melih’in saçını düzeltip, “Gömleğini içine sok. Ceketinin yakasını da düzelt,” diyerek tavsiye verdi bir de. En son, “Kıza gitmeden önce marketten bir çikolata al. Hangisini sevdiğini biliyorsundur. Ufak bir şey de olsa çok sevinecektir,” deyince sinirle bisikletime bindim.

“Efe! Çok biliyorsun bakıyorum.”

“Aha! Ablam delirdi. Ben kaçtım!”

Melih bisikletine atlayıp kaçınca Efe çok havalı göründüğünü zannederek yanıma gelip saçımı kulağımın arkasına attı. Aslında gerçekten bayağı havalıydı.

“Küçücük çocuk o Sıla. Özgüvenini kaybetmesine de sınavla kafayı bozmasına da gerek yok. Yoksa benim gibi zeki ama platonik olarak kalır.”

“Sen Melih’in yaşındayken böyle bir şey mi…”

“Şu an bunlardan bahsetmemize gerek var mı cidden?” diyerek lafımı kesince neye uğradığımı şaşırdım.

“Hadi arkama geç sen, ben süreyim bisikleti.”

“Tek kolunla süremezsin Efe. Ben sürerim.”

Yine kendim ortaya bir şey atmış ve sonra aldığım cevapla kendi keyfimi kaçırmıştım. Efe’nin elbette benden önce de bir hayatı vardı ama benden önce birini sevmesi sinirimi bozmuştu. Sanırım onu inanılmaz bir şekilde kıskanıyordum, şu an beni sevdiğini bilmeme rağmen üstelik.

“Sıla, sen benim ağırlığımı kontrol edemezsin.”

“Ben kontrol etmeyeceğim zaten. Bisiklette kalacak ağırlığın.”

“Emin misin?”

“Evet. Hadi otur, çok oyalandın!”

“Benden günah gitti,” diyerek bisiklete oturunca dengemi kaybettim. Bisiklet, Efe’nin oturduğu tarafa kaymaya başlayınca düşecek gibi oldum. Efe belimden tuttuğu gibi beni bisikletin üzerinden alınca, “Zaten erkek olarak senin sürmen gerekiyordu,” diyerek bisikletin arkasına oturdum.

Efe gülerek bisiklete binerken çantasını sırtından aldım.

“Beni öldürme. Tamam mı?”

“Ben sana kıyabilir miyim hiç?”

Bisikletim arkasına oturunca gülerek Efe’ye sarıldım. Ne olduysa oldu. Efe şu an benim Efe’mdi.

“Hazır mısın?”

“Hayır!”

Efe hızla bisikleti sürmeye başlayınca korku ve heyecanla gülmeye başladı. Ben bağırdıkça o da gülüyordu. Ara sokaklara girip hızlandıkça hızlandı. En sonunda civardaki tek yokuşun başında durunda bağırmaya başladım.

“Efe sakın! Efeee!”

Beni hiç dinlemen kahkahalarla yokuş aşağı sürdü. Yüzümü okşayan rüzgar, Efe’nin keyifli sesi ve kokusu derken zaman yavaşladı sanki birden. O an doğan güneşi karşılayan yokuş benim için dünyanın en önemli yerlerinden biri oldu.

Efe bisikleti durdurunca gülmeye devam etsem de söylenmeden edemedim.

“Efe ödümü kopardın ya.”

Gülerek belindeki elimi alıp dudaklarına yaklaştırdı. Elimi öptükten sonra sımsıkı tutunca bir an karnımdaki kelebekler kalbimde uçmaya başladı. İçim içime sığmıyor, sürekli gülümsüyordum.

“Çok güzel gülüyorsun Sıla. Senin bu neşeli sesini durmak için her şeyi yaparım ben,” gülerek ekledi, “Arada seni kızdıracak şeyler olsa bile.”

“Efe!” dedim uyarır gibi.

Kahkahalarına devam ederken telefonum çalmaya başladı. Efe yavaşça Pınar’ın evine sürerken telefonumu cebimden çıkardım. Arayan kişi Pınar’dı.

“Günaydın! Geliyoruz şimdi sizin binanın önüne.”

“Kızım ne binası? Dersin başlamasına beş dakika kaldı.”

“Ne! Bas Efe, bas!”

“Bin kere aradım ikinizi de. Çabuk yetişin.”

Telefonumu telaşla ceketimin cebine attı.

“Efe, beş dakika var dersin başlamasına.”

“Ne! İlk ders babamla. Sıkı tutun, uçuracağım bizi.”

Okul bahçesine girdiğimizde zilin çalmaya başlamasıyla geç kalmadığımızı anlayıp rahatladık. Ben bisikleti zincirlerken Efe de çantasını sırtına almıştı. Tam hızla okul binasına yürümeye başlamıştık ki Ecem’in okul bahçesinden gelen çığlıklarını fark edip durdum. İlk başta Arda’nın ona bulaştığını düşünsem de Cenker’le okula girdiklerini görünce gerginliğim yerini şaşkınlığa bıraktı.

“Hep senin yüzünden geç kaldık. Ne diye takıldın ki peşime?”

“Ben mi peşine takıldım? Seninle pastanede karşılaştık ve aynı okula geldik Cenker.”

“İsmimi de biliyorsun demek.”

“Ay! Sana laf yetiştirilmez. Efe, al arkadaşını başımdan.”

Ecem, Cenker’i arkasında bırakarak kolumdan tutup beni peşinden sürüklemeye başladı.

“Günaydın Sıla.”

“Günaydın Ecem.”

“Gülme Sıla.”

Gülmeye devam ettim.

“Sabır ver Allah’ım.”

Ecem’in katına geldiğimizde “İyi dersler,” diyerek

yanımızdan uzaklaştı.

“İyi dersler takipçim.”

Ecem alev saçan gözlerle Cenker’e bakarken, Cenker keyifle sırıttı.

“Cenker bilerek mi yapıyorsun?” diye sordum kendi katıma geldiğimde.

“Bu benim flört etme yöntemim Sıla. Kızları o kadar sinir ediyorum ki benden başka bir şey düşünemez hale geliyorlar.”

“Sana cidden laf yetiştirilmez. Neyse, iyi dersler.”

Tam arkamı dönüp gidecekken Efe kolumdan tutup beni kendine çekti. Yanağıma bir öpücük kondurup “İyi dersler güzelim,” deyince utançla Cenker’e döndüm. İmali imali güldüğünü görünce, “İyi dersler,” diyerek sınıfıma doğru koşmaya başladım. Koridor boş olduğu için kimsenin görmediğini umarak sınıf kapısını çalarak içeri girdim.

“Geç kaldığım için özür dilerim hocam. Girebilir miyim?”

“Gel bakalım. Bir daha olmasın.”

*******

Pınar kendini ders çalışmaya öyle bir kaptırmıştı ki onun yanında ister istemez tamamen derse odaklanmıştım. Öğle arasına çıkmamıza birkaç dakika kala telefonum titreyince öğretmenin görmemesine dikkat ederek mesajı okudum.

Efe: Kapının önündeyim.

Sıla: Çıkıyorum.

Zil çalmadan eşyalarımı toplayıp zil çaldığı an ayağa kalktım. Pınar eşyalarını toplarken gülüyordu.

“Efe geldi, değil mi?”

Utanarak başımı salladım.

“Git sen, ben geliyorum,” deyince ne kadar koşmak istesem de koşar adım sınıftan çıktım. Efe, Cenker’le beraber hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Efe öyle bir odaklanmıştı ki sınıftan çıktığımı bile fark etmedi.

“Selam Sıla. İzninizle bu öğle arasında sizi darlayacağım.”

Efe beni fark eder etmez telefonunu cebine attı.

“Takıldı peşime. Hayır diyemedim.”

“Sorun değil,” diyerek Efe’nin yanına gitsem de aklım hala telefonda neye baktıklarındaydı.

Pınar sınıftan çıkıp Cenker’in yanına geldi.

“Aa! N’aber Cenker?”

Pınar ve Cenker selamlaşınca şaşkınlıkla Pınar’a döndüm.

“Siz tanışıyor musunuz?”

“Sahile gittiğimiz gün tanışmıştık ya.”

Zihnimde parçalar yerine oturunca şaşkınlıkla Efe’ye döndüm, “Sen bu yüzden o kadar rahattın orada. Zaten herkesi tanıyordun.”

“Yani,” dedi gülerek.

Kolunu omzuma atıp ilerlemeye başlayınca ben de yürümeye başladım. Cenker ve Pınar’da önümüzde yürüyordu.

“Kantine mi iniyoruz?”

“Evet.”

“Arkadaşınız da gelir mi?”

Pınar şaşkınlıkla bana dönüne, “Ecem’den bahsediyor,” dedim gülerek. Pınar da benim gibi gülmeye başlayınca Cenker bozularak hızlandı.

“Siz hiçbir şeyden anlamıyorsunuz ya.”

Pınar gülmeyi bırakıp Cenker’e yetişti.

“Kız uzun ilişkisinden yeni ayrıldı ve ne kadar kötü bir dönemden geçtiğini görmüşsünüzdür. Şimdi birden sen ondan bahsedince sinirimiz bozuldu.”

“Doğru diyorsunuz da işte. Göresim geliyor.”

Kantine indiğimizde Pınar merakla Cenker’e döndü, “Sen Ecem’den mi hoşlanıyorsun?”

Pınar’ın sorduğu soruyla Cenker kızarıp bozarınca hepimiz heyecanla gülmeye başladık. Etraftaki birkaç kişi bize döndüğünde kantindeki masalardan birine oturan Baran’ı fark edince olduğum yerde durdum. Pınar, Baran’ı fark etmemiş Cenker’le şakalaşırken Baran, Pınar’a bakarak ayağa kalktı.

Baran merdivenlerden çıkmaya başlayınca cüzdanımı Efe’ye verip koşmaya başladım.

“Sıla, nereye?”

“Pınar bana bir şeyler alsın. Geliyorum ben.”

Merdivenleri hızla çıkıp Baran’ın kolundan tuttum.

“Baran neredesin sen ya?”

Baran gözlerini kaçırıyor, bana bakmıyordu.

“Baran,” dedim daha yumuşak bir sesle, “Neden kaçıyorsun? Ben senin en yakın arkadaşın değil miyim?”

“Sen Pınar’ın da arkadaşısın. Belki benimle konuşmak istemiyorsundur, kızgınsındır.”

“Baran sen de benim arkadaşımsın o da. Ben aranızda olan şeyden dolayı sana kızgın değilim ki, bizden uzaklaştığın için kızgınım sana.”

“Gerçekten mi?” dedi rahatlayarak gözlerime bakarken.

“Tabii ki öyle. Boşu boşuna böyle bir şey yapacak biri değilsin ki sen. Zaten sizin bu kıskançlık olayınız da alıştığımız bir şey ama bizden uzaklaşmana inanamıyoruz. Neden uzaklaştın bizden?”

“Pınar’ın üzülmesine dayanamıyorum artık, hele üzen benken. Ondan biraz uzaklaşıp toparlanmak istedim. Hatalı olan taraf tamamen benim ve bahsettiğimiz kişi Pınar. Ben onun bana bir yanlışı olmayacağından eminim zaten. O kimseye bir yanlış yapmaz, sorun bende. Öfke kontrolüm için yardım almaya başladım koçun tavsiyesiyle.”

“Ne yardımı?” diye sordum merakla. Baran’ın yüzünü gördükçe gözlerim doluyordu.

“Psikoloğa gideceğim bugün.”

Birkaç basamak çıkarak Baran’a sarıldım. “Sakın kendini benden uzaklaştırma. Kendin için bir yola çıkmışsın, ben her zaman senin arkanda olacağım. İstediğin zaman bana yazabilirsin. Sen bana o kadar yardım ettin. Sıra bana gelmişken görevimi yapmama izin ver.”

“Benim cümlem miydi o?”

Pınar’ın sessini duyduğumuzda Baran, “Ben kaçtım, şimdi görmesin beni. Konuşuruz sonra. İyi ki varsın Sıla,” diyerek sınıfına doğru yürümeye başladı.

Duruşu, bakışı, her şeyi değişmişti Baran’ın. Ne kadar eskisi gibi olmayı umsam da artık bunun imkansız olduğu belliydi.

********

Yeni bölümlerde görüşürüzzz

Bölümü beğenmeyi ve beni takip etmeyi unutmayınnnnn

Bölüm sonu

14 yorum