Kai ile birlikte kayalıktan doğrulduğumuzda, okyanusun üst katmanlarından süzülen sabah ışığı masmavi sularımızı aydınlatıyordu. Yüz metrelik o yasak sınırına doğru yaklaştıkça, suyun içindeki sıcaklık değişmeye, akıntı sertleşmeye başladı.
"Elna," diye fısıldadı Kai. Mavi saçları akıntıda savruluyordu ama sesindeki o her zamanki flörtöz, kendinden emin tondan eser kalmamıştı. "Siren koruyucuları hemen ileride. Kokumuzu alacaklar."
"Bırak alsınlar," dedim. Gözlerimi yukarıdaki parlaklığa, on yıldır kimsenin dokunmaya cesaret edemediği o sınıra dikmiştim. "Benim gücüm sadece insanları uyutmaz Kai. Kendi soyumu da uyuşturabilir."
Ellerimi öne doğru uzattım. Parmak uçlarımdan yayılan koyu mor renkteki parıltı, okyanusun suyuna karıştı. Yüzeyin elli metre altında nöbet tutan devasa koruyucu sirenler, şarkımızı bile duymadan, derin bir uyuşukluğun kollarına bırakıverdiler kendilerini. Yanlarından birer gölge gibi geçip giderken hiçbirinin gözü açılmadı.
Ve sonra, başım sudan dışarı çıktı.
İlk hissettiğim şey kör edici bir ışık ve ciğerlerime dolan, suyun altındakine hiç benzemeyen kuru hava oldu. Bir kayalığın kenarına tutunduk. Kai yanımda nefes nefese sudan çıkarken, mavi kuyruğu güneşin altında parıldıyordu. Tam o sırada, ufukta ahşap bir gemi belirdi. Avımız ayağımıza gelmişti.
"Şarkıyı ben başlıyorum," dedim Kai'ye bakarak. "Sen ritmi tut."
Sesim havaya karıştığı an, gemideki gemicilerin dümene yapışan elleri gevşedi. Melodim onları hipnotize ederken, gemi kayalıklara doğru sürüklenmeye başladı. Karnımızı doyurmak ve karaya çıkacak gücü toplamak için ihtiyacımız olan fırsat tam karşımızdaydı.
Ancak gözüm geminin güvertesindeki armaya takılınca şarkım boğazımda düğümlendi. Armada, on yıl önce ablamı vurduğu söylenen o balıkçı kasabasının simgesi vardı. Ablamı bulma arayışım, tam da şu an, bu gemicilerle başlıyordu.