O günden sonra diken üstünde olmaya başlıyorum ama bu rahatsız edici his kısa sürede bitiyor. Yeniden neşeli günleri kucaklıyoruz. Yazın güneşi cildimizi kavuruyor, yeşillikler coşup çevreyi kuşatıyor ve ben yeniden kalabalık ailemin tadını çıkarıyorum. Kötü anları hafızamızdan hızlıca siliyoruz.
Umut’un voleybolcu kızla görüşme çabaları ise tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor. Anıl haklı çıkıyor, kızın takıldığı pek çok erkek olduğunu öğreniyoruz. Nereden mi? Sosyal medya sağ olsun. Birazcık sayfasını inceliyoruz ve bingo. Halihazırda sevgilisi varmış ama fotoğraflarının altına alev içerikli yorumlar atan başka erkekler de var.
Umut tekrar içine kapanıyor.
Anıl’la konuşmayı kestiğini fark ediyorum. Özellikle uzak duruyor ondan. Bir gün yine aynı evde toplandığımızda ki o ev genelde Helin’inki oluyor, koridordan geçerken tartışmalarına kulak misafiri oluyorum. Davetsiz misafir...
“Gerçekten Anıl... Gerçekten bir süre uzak duralım.” Umut yere bakarak konuşuyor, duvara sinmiş bir şekilde dikizliyorum ikisini. İri çiçeklerle süslü bir duvar kâğıdı pelerin gibi büyüyor sırtımda.
“Ama neden...” Anıl anlamadığını belli eden bir şekilde yüzünü ekşitiyor.
“Bana iyi gelmiyorsun. Şu kız konusunda bile beni herkesin içinde bozdun. Haklı çıkmış olman hiç önemli değil. Bıraksaydın da kendim keşfetseydim.” Ellerini öfkeli bir şekilde iki yana açıyor Umut. “Baksana herkesin derdi voleybolcu kız iyi mi kötü mü oldu. Benim dışımda herkes bu konuyu kurcaladı ve sence... Bu bana kendimi iyi mi hissettirdi?”
“Doğruları öğrendiğinde mutlu olacağını sanıyordum.” Anıl gerçekten de üzgün görünüyor.
“Helin de doğruları öğrensin mi? Ah bir saniye... Hangi doğruyu öğrense acaba. Milletin sırlarını onlara karşı kullandığını mı yoksa Beril’in profilinden bir türlü çıkamadığını mı? Söylesene Anıl... Hangisi Helin'in canını daha çok acıtır?”
Duyduklarım karşısında kanım damarlarımda donuyor sanki. Sırlar, kullanmak ve Beril kelimeleri çınlıyor kulaklarımda ama en çok da Beril.
Beril. Beril. Beril.
**
Gerisin geri salona dönüyorum. Bizimkiler kaotik bir yarışma programına dalmış durumda. Ceren çekirdek çitliyor, Helin çöpler için kullanılan kâseyi elinde tutuyor. İki kız yan yana ve pürdikkat halde.
Usulca Sarp’ın yanına sokuluyorum. Sarp beni kendine çekerek şakağıma öpücük konduruyor. Onun kokusunu içime çekiyorum, beni rahatlatacak tek şey bu. Bir anlığına bakışlarını üzerime çeviriyor. “Kalbin çok hızlı atıyor.” diyor. “İyi misin?”
“Tuvalette örümcek gördüğümü zannettim.” diyorum ama farkındayım, deli gibi terliyorum. Soğuk ter dökmek deyimini dibine kadar yaşıyorum. Şakaklarımdaki saç telleri ıslak ve kıvrık. Yüzüm kireç gibi beyaz olmalı.
Sarp göğsü hafifçe sarsılarak gülüyor. “Seni küçük korkak.” diyor. “Hayvan sever Beril tür ayrımı mı yapıyor yoksa?”
“Boş bulundum, dalga geçme.” diyorum ama Sarp’ın yaklaşımı sayesinde gerilen her bir kasım gevşiyor. Ona sıkıca sarılıyorum. “Bugün biraz erken ayrılsak olur mu? Seninle bir şey konuşmak istiyorum.”
Sarp sırtını dikleştiriyor. “Bir sorun yok öyle değil mi?”
Buna nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilemiyorum. Ortada muhtemelen birden fazla sorun var ama hiçbirinin beni ya da bizi etkilemesini istemiyorum. Bir an için yine sadece Sarp ve Beril’in olduğu o yalnız dünyaya ışınlanmak istiyorum. Hep beni seven bir kalabalıkla çevrelenmek istedim ama ilk kez isteklerimi sorguluyorum. Çünkü insanla birlikte onun tüm özellikleri de var oluyor. İyi ya da kötü, duygular ve istekler... Hepsi bir paket. Sarp bana birçok insan kazandırdı ama bu kazançlar bana Sarp’ı kaybettirebilir de. Bunu idrak etmek oldukça tuhaf geliyor.
“Sadece... Seninle yalnız kalmayı özledim.” diyorum.
“O zaman kalkalım.” Sarp beklemeksizin ayaklanıyor. Elimi tutarak beni de kaldırıyor. “Biz kaçıyoruz.” diyor. Kızlar oturdukları yerden bize bakıyor. Ceren dudaklarında çekirdek kabuğuyla bize el sallıyor. Helin ise sadece gülümsüyor ve televizyona geri dönüyor.
Dış kapıyı açtığımızda ve o ağır kütle hareket ettirerek ses çıkardığında Anıl kendini gösteriyor. “Erkencisiniz gençler.”
“Biraz baş başa kalmak istiyoruz. Yoksa sizden sıkıldığımız falan yok.” Sarp o kadar tatlı gülümsüyor ki ondan gözümü alamıyorum ama bir noktada Anıl’ın karanlıkla çevrelenmiş bir bakışını yakalıyorum. Habis bir karanlık değil bu, sadece kendisini yakan, tutuşturan, kıskançlıkla dolu bir karanlık.
Böylece duyduklarımın doğruluğunu teyit etmiş oluyorum. Bazen bir bakış insana her şeyi anlatır. Gözler kişinin aynasıdır ve Anıl da... irislerindeki o yoğun parlaklıkla, bana olan hislerini belli ediyor.
Sarp’ı beklemeden dışarıya çıkıyorum. Taş basamakları adımlarken elimi pütürlü duvarda gezdiriyorum. Her dairenin önünde kişiliksiz, ruhsuz paspaslar var ve her birinin üzeri yığınla ayakkabı kaynıyor.
Herkes ne kadar da kalabalık, diye düşünüyorum. Acaba insan ilişkileri onlara neler yaşatıyor? Yalnızlık bu kadar sade ve basitken neden kargaşayı arzuluyoruz, neden hayatımızda insan istiyoruz? Bilinmezi mi seviyoruz gerçekten de, o günün bize neler getireceğini bilememeyi... Şaşırmayı... Ve bunları insanlar sayesinde yaşıyoruz.
Kavga gürültüye rağmen neden topluluktan kopamadığımızı işte o an daha iyi anlıyorum. Yaz gecesi serinliğinde Sarp’ın elini tutarak dar sokakta yürüyorum. Dünya sessiz ve benim zihnim inadına gürültülü.
Bu şekilde uzunca bir süre yürüyoruz.