Kapının kapandığı an, sınıfın havası değişti.
Gece’nin kulağı uğuldadı.
Sanki dışarıdaki dünya tamamen yok olmuştu.
Kapıya koştu.
Zorladı.
Ama kulp dönmüyordu.
Metal soğuktu, hatta… buz gibiydi.
Arkadan hafif bir tıkırtı geldi.
Gece yavaşça başını çevirdi.
Sıraların arasında, kimse yokken sandalye bacaklarının yere sürtündüğünü gördü.
Sanki biri, görünmez ellerle onu çekiyordu.
Tam o sırada… tahta üzerinde kelimeler belirmeye başladı.
Tebeşir kendi kendine yazıyordu:
“Hatırlamıyorsun.”
Gece’nin boğazı düğümlendi.
Yavaşça geriledi.
Öğretmen masasındaki defter hâlâ oradaydı ama…
az önce açtığı sayfa değişmişti.
Şimdi şu yazıyordu:
“Geri dönmek istiyorsan… beşini bul.”
Gece, “beş” kelimesine bakakaldı.
Ne beşi?
Az önceki fotoğraf… evet, beş öğrenci vardı.
Kendisi de onlardan biriydi.
Tam o anda, tavandan damlayan bir ses duydu.
Başını kaldırdı.
Tavanın ortasında su değil… kırmızı bir sıvı damlıyordu.
Damlalar yavaşça yere düşüyor, sınıfın ortasında şekil oluşturuyordu.
Bir daire.
Ve o dairenin tam ortasında… ayakta duran, yüzü belirsiz bir siluet belirdi.
Siluet fısıldadı:
“Birincisi… seni bekliyor.”