Luna, küçük bir sahil kasabasında doğmuştu. Üniversite çağına gelene kadar bu kasabadan hiç ayrılmamıştı. Çocukluğu, ergenliği, hatta ilk hayal kırıklıkları hep aynı sokaklarda, aynı yüzlerin arasında geçmişti. Herkes birbirini tanırdı; kim ne yapar, kim ne düşünür, az çok belliydi. Ama Luna hiçbir zaman bu “belli”liğin içinde kendine yer bulamamıştı.
Akranlarından farklıydı. Onlar gibi düşünmez, onların sevindiği şeylerle sevinmezdi. Kalabalıkların içinde bile kendini yalnız hissederdi. Onu gerçekten mutlu eden şey kitaplardı. Kitap okurken başka hayatlara girer, başka insanların gözlerinden dünyaya bakardı. Sayfaların arasında dolaşırken, yaşadığı kasabadan çok daha geniş bir evrende nefes aldığını hissederdi.
Ancak bu yönünü arkadaşlarıyla paylaştığında çoğu zaman alay konusu olurdu. “Tuhaf” derlerdi ona. Sessizliği, hayalleri, kitaplara olan tutkusu onlara anlamsız gelirdi. Luna zamanla anladı ki, bazı düşünceler paylaşılmak için değil, korunmak içindi.
Günün en sevdiği anları akşamlarıydı. Güneş battıktan sonra, evlerinin bahçesindeki çardağa uzanır, gökyüzünü izlerdi. Yıldızlara baktığında zihninin özgürleştiğini hissederdi. Hayal gücü sınır tanımaz, evren ona kapılarını aralardı. Zaman geçtikçe yıldızlara olan ilgisi azalmadı; aksine daha da derinleşti.
Ortaokul yıllarında uzayla ilgili kitaplar okumaya başladı. Özellikle uzayda yaşam ihtimali onu tarifsiz bir heyecana sürüklüyordu. “Ya yalnız değilsek?” sorusu, zihninde yankılanıp duruyordu. Bu soruyla birlikte Luna, gelecekte ne olmak istediğine karar verdi.
Bir gün heyecanla arkadaşlarının yanına koştu. Gözleri parlıyordu.
“Ben uzaya gideceğim,” dedi. “Başka gezegenler, başka yaşamlar var. Belki bir gün ben de orada yaşayacağım.”
Cevap kahkahalar oldu.
“Uzayda hayat mı olur?”
“Sen çok uçuyorsun.”
“Hem astronotluk erkek işi.”
“Sen yapamazsın.”
Bu sözler Luna’nın içinde derin bir yara açtı. Eve döndüğünde sessizdi. Babası bu sessizliği fark etti ve yanına oturdu. Luna önce çekindi. Ya o da gülerse? Ya o da inanmazsa?
Ama babası dikkatle dinledi. Sonra sakin ama kararlı bir sesle konuştu:
“Başkasının ne dediğine neden bu kadar önem veriyorsun? Kim demiş o meslek erkek işi diye? İsteyen, çalışan herkes yapar. Sen istedikten sonra yaparsın.”
Bu sözler Luna’nın içine düşen bir yıldız gibiydi. O an bir karar verdi. Hayalinden vazgeçmeyecekti.
Üniversite tercihlerinde sadece bu alana yöneldi. “Zor”, “riskli”, “ya kazanamazsan” diyenleri duymadı. Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nü kazandığında, bunun sadece bir başlangıç olduğunu biliyordu.
Üniversite yılları onun için hem büyüleyici hem yıpratıcıydı. Yeni dostluklar kurdu, yeni dünyalar tanıdı. Çalışkandı ama içine dönüktü. Çok arkadaşı vardı ama çok az insana gerçekten güvenir, duygularını kimseyle paylaşmazdı. Her şeyi içinde yaşardı.
İkinci sınıfta iki arkadaşıyla eve çıktı: Duru ve Umay. Yurt günlerinden tanışıyorlardı. Umay kendi dünyasında sessiz bir derinlik taşırken, Duru diş hekimliği okuyordu. Üç yıl boyunca aynı evde güldüler, tartıştılar, büyüdüler.
Bölümden arkadaşları da vardı: Arya, Ilgın, Vera ve Ali. Derslere birlikte girer, birlikte çalışırlardı. Luna özellikle Ali’ye yakındı; onu her zaman desteklerdi. Vera ile aralarında ise görünmez bir mesafe vardı. Kötü değildi ama Luna, Vera’nın insanlara yukarıdan bakan tavrından rahatsız olurdu.
Dört yılın sonunda Luna, Arya, Ilgın ve Vera mezun oldu. Alin ise bir yıl uzatmak zorunda kaldı. Mezuniyet Luna için bir bitiş değil, yeni bir yön seçme anıydı. Yoluna devam etmek istiyordu.
Kasabasına döndüğünde vakit kaybetmeden yüksek lisans başvurularına başladı. Hayali daha da büyümüştü: yurt dışında okumak. Ailesi bu konuda onu destekledi. Leiden University’ye başvurdu ve kabul aldı.
Şimdi Luna için bambaşka bir yolculuk başlıyordu.
Gökyüzüne bakarak kurduğu hayaller, artık onu gerçekten evrene yaklaştırıyordu.