Gökçe’nin başvuru butonuna basmasının ardından Ankara’da geçen haftalar, adeta zamanla yarışılan bir maratona dönüştü. Hastanedeki ameliyatların, nöbetlerin ve acil servis koşturmacasının arasında Gökçe; zihnini ve bedenini TSK’nın ağır fiziki ve mülakat standartlarına hazırlamak zorundaydı.
Sabahın ilk ışıklarında, henüz kimse uyanmamışken spor salonunda koşu bandında ter döküyor, şınav ve mekik turlarıyla kaslarını zorluyordu. Bir yandan cerrah parmaklarının hassasiyetini korumaya çalışıyor, diğer yandan askeri mevzuat ve askeri hekimlik üzerine ders çalışıyordu.
Metehan ile yaptıkları akşam telefon konuşmalarında ise sırrını büyük bir titizlikle saklıyordu.
"Yine çok yorgun geliyor sesin güzelim," dedi Metehan bir gece, dağdaki çadırından ararken. Sesinde o her zamanki koruyucu, derin ton vardı. "Çok mu ameliyat vardı bugün?"
Gökçe, koşu bandından yeni inmiş, nefes nefese kalmış halde havluyla terini silerken sesini olabildiğince sakin tutmaya çalıştı. "Biraz uzadı ameliyatlar Yüzbaşım... Hastane kalabalık biliyorsun. Ama iyiyim, senin sesini duyunca daha iyi oldu."
"Dikkat et kendine," diye fısıldadı Metehan. "O beyaz önlüğün içinde kendini helak etme. Benim aklımı orada bırakma."
Gökçe gülümsedi. "Söz Yüzbaşım... Sen de orada kendine dikkat et."
Bir hafta sonra Ankara’da Milli Savunma Bakanlığı’nın fiziki yeterlilik ve sözlü mülakat günü gelip çattı. Gökçe, siyah spor kıyafetleriyle parkura çıktığında çevresindeki bir çok adayın şaşkın bakışlarıyla karşılaştı. Zayıf, narin bir kadın cerrahın bu parkuru nasıl tamamlayacağını düşünenler vardı.
Ancak Gökçe’nin gözlerinde tek bir şey vardı: Metehan’ın yanına, o dağlara giden yol.
Kronometre başladığı an Gökçe adeta bir engel tanımaksızın koştu, tırmandı, sıçradı. Göğsündeki nefes darlığına, bacaklarındaki sızıya aldırmadan parkuru rekor bir dereceyle bitirdi. Mülakat kurulunun karşısına geçtiğinde ise sorulan askeri tıp ve kriz yönetimi sorularına bir uzman cerrah özgüveniyle yanıt verdi.
Kurul başkanı albay, Gökçe’nin dosyasına bakıp gözlüğünü indirdi. "Ankara’da lüks bir hastanede uzman doktorsun Doktor Hanım. Sahra şartları, toz, çamur, kan ve çatışma bölgesi seni korkutmuyor mu?"
Gökçe dik duruşunu bozmadan, gözlerinin içine bakarak cevap verdi:
"Komutanım, ben daha önce sahra hastanesinde gönüllü olarak görev yaptım. Tozu da, çamuru da, o kısıtlı imkanlar altında hayat kurtarmanın ne demek olduğunu da çok iyi biliyorum. Benim ait olduğum yer ameliyathanenin steril ışıkları değil, canı pahasına vatanı savunan Mehmetçiğin yanıdır."
Albay ve jüri üyeleri aldıkları bu net cevabın ardından birbirlerine bakıp takdir dolu bir tebessümle başlarını salladılar.
Sınır ötesi operasyon hatlarında ve sahra hastanelerinde baş gösteren acil tabip subay ihtiyacı nedeniyle, normalde daha uzun süren oryantasyon süreci üç aylık kısıtlı ve tempolu bir özel eğitim programına çekilmişti. Tabib subaylar gerekli görülürse daha sonra tekrar eğitime çağırılacaktı.
Kabul kararı geldiğinde Gökçe, bu üç aylık hızlandırılmış askeri eğitime çağrıldı. Hastaneden özel bir eğitim izni aldığını söyleyerek Metehan’a durumu yine sezdirmedi. Metehan onu hâlâ Ankara’da yoğun bir tıp semineri ve araştırma programında sanıyordu.
Askere özel atış eğitimleri, zorlu arazi şartları, askeri hiyerarşi ve kriz yönetimi içeren o temposu yüksek üç ay boyunca Gökçe bir hekimden gerçek bir subaya dönüştü. Ellerindeki nasırlar arttı, duruşu daha da keskinleşti. Saçlarını sıkı bir topuz yapıp kamuflajın ve rütbenin ağırlığını omuzlarında taşımaya tamamen alıştı.
Son gün geldiğinde, ant içme töreninde TSK Tabip Subayı olarak yeminini etti. Yakasına Teğmen rütbesi takıldığında, aynada kendisine bakan kadına gülümsedi.
Artık sadece Gökçe Erdem değil, Tabip Teğmen Gökçe Erdem'di
Gözlerinde gurur, üzerinde kamuflajı ve yüreğinde Metehan’a yapacağı o devasa sürprizin heyecanıyla odasına geçti. Telefonunu eline aldı, derin bir nefes çekip Metehan’ın numarasını görüntülü arama olarak tuşladı.