İçeriğe geç

Sınır Hattı

Bölüm 30 · 7 dk okuma

Sınır Hattı

Bölüm 30

BÖLÜM 30: İKİ ÇAY, BOL ATIŞMA VE DAĞIN GERÇEKLERİ

Sahra hastanesinin ahşap duvarlarını döven tipi rüzgarı yerini hafif bir serinliğe bırakırken, odanın ortasındaki sac sobanın çıtırtısı zamana ritim tutuyordu. Ağır ameliyatın üzerinden üç gün geçmiş, Metehan’ın göğsündeki o ölümcül sızı yerini zonklayan, keskin bir iyileşme ağrısına bırakmıştı. Dağları titreten o heybetli Yüzbaşı, şimdi bir sahra yatağında, her nefesinde ciğerlerine batan iğnelerle mücadele ediyordu.

Ama bu mücadelede tek başına değildi.

Gökçe, doktor önlüğünün kollarını sıvamış, elinde pansuman tepsisiyle yatağın yanına yaklaştı. Yüzündeki o profesyonel ve ciddi doktor ifadesini korumaya çalışsa da, gözlerindeki o derin şefkati ve kaybetme korkusunun izlerini gizleyemiyordu.

"Yüzbaşım," dedi Gökçe, yatağın kenarına oturup sargı bezlerini yavaşça açmaya başlarken. Sesi yumuşak ama otoriterdi. "Yaranı temizleyeceğim. Biraz canın yanabilir, kendini sıkma."

Metehan, göğsüne batan o keskin ağrıya rağmen dudaklarının kenarını hafifçe yukarı kıvırdı. Kaşlarını çatarak karizmatik bir edayla Gökçe’ye baktı. "Ağrı mı? Doktor hanım, biz ne kurşunlar yedik, ne ayazlar gördük dağda. Senin bu minik ellerin mi canımı yakacak?"

Gökçe gözlerini devirdi, tentürdiyotlu pamuğu Metehan’ın göğsündeki dikiş izine hafifçe dokundurdu.

Metehan bir anda dişlerini sıktı, göğsü şiddetle kalkıp indi ve boğazından boğuk bir inleme kaçtı. Alnında anında soğuk ter damlaları birikti.

"Hani canın yanmazdı sert Yüzbaşı?" dedi Gökçe, içindeki o aşık kadını bastırmaya çalışıp muzipçe gülümseyerek. Pamuğu bir kez daha nazikçe sürdü. "Söz konusu ameliyat ve pansumansa burada komutan ben oluyorum. Öyle kahramanlık taslayıp yarayı enfekte edersen seni bu yatağa bağlarım, haberin olsun."

"Senin komutanlığın altında ezilmeye razıyız doktor..." dedi Metehan, pürüzlü ve hırıltılı sesiyle. "Yeter ki sen yanımda ol."

Gökçe’nin elindeki sargı bezi bir anlığına duraksadı. Yanaklarına hafif bir kızıllık hücum etse de hemen toparlandı, sargıyı Metehan’ın geniş göğsüne dikkatle dolamaya devam etti. Yarayı sararken yüzü Metehan’ın yüzüne o kadar yakındı ki, adamın sıcak nefesini şakaklarında hissediyordu.

O sırada çadırın fermuarı açıldı ve içeri Burak Yüzbaşı girdi. Elindeki çay bardaklarıyla ikiliye bakıp neşeyle sırıttı.

"Ooo, komutanım bakıyorum da durumun iyi! Sahada mermilere kafa atıp rokete siper olursun, burada doktor hanımın karşısında kedi gibi uysallaşırsın!"

Metehan hafifçe doğrulmaya çalıştı ama göğsündeki dikişler çekince hafifçe yüzünü ekşitti. "Lafına dikkat et Burak. Rütbeni bil de konuş, iyileşeyim o sahada sana iki katı şınav çektireceğim."

"Valla Yüzbaşım, Gökçe Doktor seni bu yataktan çıkarmadığı sürece bana hiçbir şey yaptıramazsın," dedi Burak kahkaha atarak. Çayları masaya bırakıp Metehan’ın omzuna hafifçe vurdu. "Tüm tim kapıda nöbet tutuyor. Herkes senin iyileşmeni bekliyor kardeş."

"Tim sağlam mı Burak? Çocuklarda bir şey var mı?" diye sordu Metehan, o hasta yatağında bile ilk olarak adamlarını düşünerek.

"Herkes sağlam komutanım. Sen o rokete siper olmasaydın Samet Astsubay bugün hayatta değildi. Sayende hepimiz buradayız." Burak’ın gözleri bir anlığına duygusallıkla buğulandı, ardından Gökçe’ye döndü. "Hocam, bu adama iyi bak. İyileşsin de şu dağı tekrar teröristlere dar edelim."

"İyi bakıyorum zaten Burak Yüzbaşım," dedi Gökçe kararlı bir sesle. "Ama bu adam tam olarak iyileşmeden, o dikişler kaynamadan hiçbir yere gidemez. Benim sözümden çıkarsa ilacını iki katına çıkarırım!"

Burak gülerek dışarı çıkarken odada yine ikisi kaldı.

Gece yarısına doğru oda iyice sessizleşti. Sobadaki odunlar kor haline gelmiş, odanın içine turuncu bir sıcaklık yayılmıştı. Metehan, ağrı kesicilerin etkisiyle hafifçe uyukluyor ama her nefes alışında hafifçe inliyordu. Gökçe ise sandalyede oturmuş, gözünü bir an bile adamın üzerinden ayırmıyordu. Nemli bir bezi Metehan’ın ateşlenen alnına koyuyor, arada bir onun o nasırlı ve güçlü elini tutuyordu.

Sabaha karşı Metehan gözlerini araladı. Gökçe’nin başı yatağın kenarına düşmüş, elini sımsıkı tutarak uyuduğunu gördü. Yüzündeki o yorgun ama melek gibi ifadeyi izlerken Metehan’ın kalbi göğsündeki dikişlerden daha şiddetli bir şekilde sızladı.

Zayıf ve titrek parmaklarıyla Gökçe’nin elini biraz daha sıktı.

Gökçe anında irkilerek uyandı. "Metehan? Bir yerin mi ağrıyor? İlaç mı getireyim?"

Metehan başını hafifçe iki yana salladı. Kolunu zorlukla kaldırıp Gökçe’nin yüzüne dökülen birkaç tel saçı kulağının arkasına itti. Narin elmacık kemiğini nasırlı başparmağıyla okşadı.

"Hiçbir yerim ağrımıyordu..." dedi Metehan, sesi bir fısıltı gibi dökülerek. "Sadece... Senin burada olduğunu hissetmek istedim."

Gökçe, adamın bu içtenliği karşısında daha fazla dayanamadı. Elini Metehan’ın yanağının üzerine koydu, başını onun avucunun içine bastırdı. Gözlerinden tek bir damla sıcak yaş süzülüp Metehan’ın parmaklarına aktı.

"Çok korktum Metehan..." dedi Gökçe, sesi titreyerek. "O ameliyat masasında seni kaybedeceğim diye öyle çok korktum ki... Bir daha sakın kendini böyle bir tehlikeye atma. Sakın beni bu dağda tek başıma bırakma."

Metehan, kararlılıkla Gökçe’nin gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki o sarsılmaz inanç, o dondurucu ayazı eritecek kadar güçlüydü.

"Sana söz veriyorum Gökçe..." dedi Metehan, kızın elini tutup dudaklarına götürerek üzerine derin bir öpücük kondurdu. "Senin olduğun hiçbir yerden gitmem ben. Bu can bu bedende olduğu sürece, senin yaralarını sarmak için hep ayakta kalacağım."

Gökçe gülümsedi. Eğilip sakallı yanağına narin bir öpücük bıraktı. Dağın ortasında, tipinin ve fırtınanın kıyısında; kanlı ameliyatların ardından gelen bu sessiz iyileşme süreci, ikisinin de ruhundaki o en derin yaraları şifa ile kapatıyordu.

##

O üç haftalık kanlı, dondurucu operasyonun ve Metehan’ın amansız ameliyatının ardından üs bölgesinde hayat yavaş yavaş kendi rutin ritmine dönüyordu. Yaralı askerlerin tedavileri tamamlanmış, sahra hastanesindeki o yoğun, kanlı trafik yerini sakin bir nöbet düzenine bırakmıştı. Yüzbaşı Metehan da Gökçe’nin sıkı bakımı sayesinde göğsündeki ağır dikişlere rağmen eski heybetli formuna dönmeye başlamıştı.

Akşamüstü sahra çadırının önünde duran boş tahta kasaların üzerine oturmuşlardı. Metehan üzerindeki o ağır hücum yeleğini çıkarmış, kollarını sıvadığı askeri kazağıyla çayından bir yudum alıyordu. Yüzündeki yorgunluk ve ameliyatın izleri hâlâ duruyordu ama gözleri canlanmıştı.

Gökçe elindeki bardağı sallayarak Metehan’a baktı. Tek kaşı havadaydı.

"Yüzbaşı..." dedi Gökçe, bardaktaki çayı işaret ederek. "Sana bir hekim olarak açık konuşayım: O ağır ameliyattan sonra göğsün iyileşmiş ama çay demleme yeteneğin tamamen sıfırlanmış. Bu çay ne böyle? Bulaşık suyu gibi."

Metehan bardağına bakıp bıyık altından gülümsedi. Başını sallayarak Gökçe’ye döndü.

"Doktor Hanım, biz dağda kar suyunu eritip çay demliyorduk. Senin bu içtiğin karargahta 'lüks klasman' sayılıyor, haberin olsun. Beğenmiyorsan ver, ben içerim."

Metehan elini bardağa doğru uzatınca Gökçe hızla bardağı geri çekti. "Lütfettiniz Yüzbaşı Çelik! Vermiyorum, soğukta iyi gidiyor en azından."

"E iyi, laf etme o zaman," dedi Metehan, bacaklarını öne doğru uzatarak. "Hem sen günlerdir benim çayımı değil, benim karizmamı özlemişsin dağda. Çaya bahane buluyorsun gibi geldi bana."

Gökçe çayından bir yudum alırken az kalsın boğuluyordu. Öksürerek Metehan’a baktı, gözlerini devirdi.

"Pardon? Özgüveninize dağ havaları ve ağrı kesiciler fazla gelmiş galiba Yüzbaşı? Ben burada üç hafta boyunca senin sahadan gönderdiğin yaralılarla uğraşayım, kriz yöneteyim, bir de üstüne seni ameliyat masasında hayata döndüreyim; beyefendi gelmiş 'karizmamı özledin' diyor. Şımarma hemen."

Metehan kahkahasını tutamadı. Göğsü yükselip inerken dikişlerinin hafifçe sızlamasıyla yüzünü ekşitti ama gülümsedi. Gökçe’ye doğru biraz daha yaklaştı. O resmi komutan edasından eser yoktu.

"Yalan mı Gökçe?" dedi sesini hafifçe düşürerek. "Gözlerimi ilk açtığımda 'acaba sarılsam mı, yarasını acıtır mıyım' diye gözümün içine bakıyordun. Az kalsın stetoskopu düşürüyordun elinden."

"Gözümün seyirmesidir o Yüzbaşı, yorgunluktan!" dedi Gökçe kafasını dikleştirerek. Ama dudaklarının kenarındaki tebessümü gizleyemiyordu. "Ayrıca ameliyattan çıkıp kendine geldiğinde 'Beni yine hayatta tuttun doktor' diye iç çeken sendin, hatırlatayım."

"İncelik yaptık, suç oldu," dedi Metehan takılarak. "Bir dahakine pansuman yaparken bu kadar uslu durmam, anlayışını öyle test ederiz."

"Sen bir durma bakayım..." dedi Gökçe, elindeki boş bardağı göstererek. "Bak bakalım o zaman sahra hastanesinde sana yeni dikiş mi atıyorum yoksa seni iyileşene kadar ameliyat masasına mı bağlıyorum."

Metehan gözlerini süzerek Gökçe’yi izledi. Aralarındaki o gergin ve kanlı havanın ağırlığı tamamen dağılmış, yerini birbirlerini çok iyi tanıyan iki insanın o tatlı, sarmalayan samimiyetine bırakmıştı.

O sırada çadırın yanından geçen Burak Yüzbaşı ikisini görünce duraksadı. İkisine de pis pis bakıp sırıttı.

"Hayırdır, karargahta tıp konseyi mi toplandı yine?" dedi Burak. "Metehan, daha dikişlerin sökülmedi kardeş, yine ne yaptın da Doktor Hanım seni ameliyat masasıyla tehdit ediyor?"

Gökçe hemen toparlanıp oturuşunu dikleştirdi. "Hiç Burak Yüzbaşı’m, Metehan Yüzbaşı çay demlemeyi unuttuğunu kabul etmek istemiyor da, onu tartışıyoruz."

Burak kahkaha attı. "Doktor Hanım, ben sana zamanında demedim mi bu adama çay demlettirme diye?" deyip Metehan’a döndü. "Neyse kardeşlerim, ben aranıza girmeyeyim... Tatlı kavganız bol olsun!" diyerek el sallayıp uzaklaştı.

Burak gittiğinde Gökçe, Metehan’a döndü. Metehan hiç bozuntuya vermeden çayından bir yudum daha aldı.

"Gördün mü?" dedi Metehan. "Silah arkadaşım bile benim tarafımda."

"Burak Yüzbaşı senin tarafında değil, sadece seninle dalga geçmeyi seviyor Metehan," dedi Gökçe gülerek. Sonra ses tonu biraz daha yumuşadı, gözlerindeki o muzip ifade yerini daha derin bir şefkate bıraktı. "Ama ne yalan söyleyeyim... Seni böyle kanlı ameliyat önlükleri olmadan, sağlıklı ve ayakta görüp didişmeyi bile özlemişim."

Metehan’ın da bakışları bir anda yumuşadı. Bardağı yere koyup elini yavaşça Gökçe’nin elinin üzerine koydu. Süslemeden, romantik nutuklar atmadan, sadece o bildik netliğiyle konuştu:

"Ben de Doktor... İnan bana, ben de en çok senin bu dik kafalılığını ve laf yetiştirmeni özledim o dağda."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.