Dağların ardında başlayan ani devriye ve arazi arama görevi nedeniyle Metehan ve timi iki gün boyunca telsiz menzilinin dışında, çetin iklim şartlarında görev yapmıştı. Üs bölgesinde ise zaman geçmek bilmiyordu. Gökçe, sahra hastanesindeki yoğunluğunun arasında gözü kulağı sürekli kapıda, kulağı telsiz anonslarında geçirmişti iki günü. Aralarındaki o güven köprüsü yeniden kurulurken Metehan’ın yokluğu, içindeki o saklamaya çalıştığı endişeyi iyice su yüzüne çıkarmıştı.
İkinci günün akşamüstü, sınır hattından dönen zırhlı araçların motor sesleri üs bölgesinde yankılandı. Toz, çamur ve karla kaplı araçlardan inen tim üyeleri yorgun ama mağrur adımlarla karargaha doğru ilerliyordu.
Gökçe, sahra hastanesinin kapısının önünde durmuş, gelen araçları izliyordu. En önde, hücum yeleği çamur içinde kalmış, tüfeği omzunda asılı duran Metehan göründü. Yüzündeki o yorgun ifade, sahra hastanesinin kapısında duran Gökçe’yi gördüğü an bir anda dağıldı. Bakışlarında anında o bildik, sıcak ve derin ışık yandı.
Metehan, adımlarını doğrudan Gökçe’ye doğru yöneltti. Yaklaştıkça gözlerindeki o mahcup ama derin tebessüm belirginleşiyordu.
Gökçe kollarını göğsünde birleştirip arkasındaki çadırın direğine yaslandı. "Sağ salim döndünüz Yüzbaşı," dedi, sesindeki rahatlamayı gizlemeye çalışsa da gözlerinin içi gülüyordu. "Kazasız belasız bitmiş görev."
"Bitirdik Doktor," dedi Metehan, Gökçe’nin tam karşısında durarak. Sesi iki günün yorgunluğundan hafifçe pürüzlüydü. "Aklım buradaydı ama işimizi yapıp geldik."
Metehan bir an duraksadı. Sağ elini yavaşça arkasına, hücum yeleğinin iç cebine doğru götürdü. Yüzünde, sahadaki o gözü pek komutandan çok uzakta, neredeyse bir çocuk mahcubiyeti belirdi.
"Sana bir şey getirdim," dedi Metehan, sesini sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltıya düşürerek.
Gökçe tek kaşını kaldırdı. "Bana mı? Dağ başında ne buldun da getirdin Metehan?"
Metehan cebinden yavaşça elini çıkardı. Avucunun içinde, dağın o çetin ve sert coğrafyasından sökülmüş küçük bir kır çiçeği duruyordu. Görevin, intikalin ve yeleğin cebinde taşınmanın etkisiyle hafifçe ezilmişti; gövdesi bükülmüş, morumsu yaprakları biraz yıpranmıştı. Ama bütün o hırpalanmışlığına rağmen hâlâ canlı ve direnen bir zarafeti vardı.
Metehan, avucundaki o incinmiş çiçeği Gökçe’ye doğru uzattı. Bakışlarını Gökçe’nin gözlerinden bir saniye bile ayırmadı.
"Bunu senin için getirdim," dedi Metehan, sesi her bir kelimenin üzerine basarak, derin ve titrek bir samimiyetle dökülürken. "Orada gördüğüm en güzel şeydi. Senden sonra."
Gökçe’nin nefesi bir anlığına boğazında düğümlendi. Avucun içindeki o bükülmüş, ezilmiş kır çiçeğine baktı, sonra Metehan’ın yüzündeki o filtresiz, katıksız adanmışlığa. O küçük çiçek, adeta ikisinin ilişkisini özetliyordu: Fırtınalardan geçmiş, hırpalanmış, bükülmüş ama ne olursa olsun ayakta kalmış ve güzelliğini yitirmemişti.
Gökçe, titremesine engel olamadığı parmaklarıyla çiçeği Metehan’ın avucundan narin bir şekilde aldı. Çiçeğin ezilmiş yapraklarını dokunmaya korkar gibi parmak ucuyla düzeltti.
"Metehan..." dedi Gökçe, sesi taze bir duygu yoğunluğuyla pürüzlenerek. Bakışlarını kaldırıp adamın keskin, derin bakışlarına dikti. "Bu... Bu çok güzel."
"Biraz yıprandı yolda," dedi Metehan, mahcupça ensesini kaşıyarak. "Cebimde ancak bu kadar koruyabildim."
Gökçe hafifçe gülümsedi. Çiçeği göğsüne doğru yakınlaştırıp derin bir nefes aldı. Dudaklarının kenarındaki o sıcaklık, ikisinin de yüreğini ısıtmaya yetti.
"Yıpranmış olması önemli değil Yüzbaşı," dedi Gökçe, gözlerinin içi parıldayarak. "Önemli olan o kayalıkların arasında onu fark etmiş olman... Ve buraya, bana kadar taşıyabilmen. Bu benim aldığım en anlamlı hediye."
Metehan, Gökçe'nin çiçeği özenle avucunda tutuşunu görünce içi ilk kez gerçekten rahatladı. Belki her şey düzelmemişti ama artık doğru yolda olduklarını ikisi de hissediyordu.