İçeriğe geç

Sınır Hattı

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Sınır Hattı

Bölüm 1

BÖLÜM 1: MAVİ ATEŞ VE ESKİ MESAFE

Sınırın sıfır noktasında, kavurucu sıcağın ve kalkışa hazırlanan helikopterlerin gürültüsüyle sarsılan sahra hastanesi, günün her saatinde ölümle yaşam arasında mekik dokuyan devasa bir çadırdan ibaretti. Dışarıda savrulan toz bulutları çadırın kalın kumaşını döverken, içerideki tek ritim monitörlerden yükselen düzenli bip sesleri ve steril gazlı bezlerin hışırtısıydı.

Dr. Gökçe Erdem, başını bir anlığına kaldırıp alnında biriken teri dirseğinin tersiyle sildi. Derin, kahverengi gözleri yorgunluğun izlerini taşısa da bakışlarındaki keskinlik ve kararlılık en ufak bir zaaf belirtisi göstermiyordu. Omuzlarına dökülen koyu kahverengi saçlarını çabucak arkada sıkı bir topuz yapmış, yeşil ameliyat önlüğünün üzerindeki kan lekelerini zerre önemsemeden önündeki hastaya odaklanmıştı.

Aylardır bu askeri birlikte görev yapıyordu. Karargahtaki herkesi, her komutanı ismiyle cismiyle bilirdi. Özellikle de tim lideri Yüzbaşı Metehan Çelik’i... Aynı üs bölgesini paylaştıkları aylarca, yemekhanede veya içtimada defalarca teğet geçmişlerdi. Metehan onun gözünde sadece işini yapan, soğuk ve mesafeli bir subaydı; Gökçe de onun için resmiyetini koruyan, işine odaklı bir doktordu. Birbirlerinin varlığını bilir ama selamlaşmanın ötesine geçmezlerdi.

"Tansiyon düşüyor, Dr.Gökçe! Nabız yetmiş iki, ama zayıflıyor!" diye bağırdı yanındaki genç hemşire, elindeki serumu süratle değiştirirken.

"Sakin ol, Elif," dedi Gökçe, sesi bir çelik kadar soğuk ve sakindi. "Kanamayı durdurduk. İkinci ünite kanı bağla. Bu çocuk buradan kendi ayaklarıyla çıkacak."

Tam o sırada, sahra hastanesinin ağır fermuarlı giriş kapısı şiddetle dışarıya doğru savruldu. Dışarıdaki toz fırtınasıyla birlikte içeriye katı bir kargaşa, barut kokusu ve bağrışmalar doldu.

"Doktor! Açılın, derhal bir doktor baksın!"

Çadırın kapısında beliren siluet, o kaosun ortasında adeta sarsılmaz bir kaya gibi duruyordu.

Yüzbaşı Metehan Çelik.

Geniş omuzlarına çöken askeri hücum yeleği, kurşun geçirmez yeleğinin üzerindeki toz ve çamur katmanları bile onun karizmatik duruşundan en ufak bir şey götürmemişti. Güneşin altında parıldayan sarı saçları terden şakaklarına yapışmış, sahanın tozuyla kirlenmişti. Ancak asıl dikkat çekici olan, karargahta her gördüğünde alışık olduğu o mesafeli ama şu an içindeki öfkeyle adeta bir şimşek gibi çakan buz mavisi gözleriydi.

Metehan, kucağında göğsünden ağır yaralanmış bir askerini taşıyordu. Kaslı kollarındaki damarlar fırlamış, çene kemikleri öfkeyle ve endişeyle kenetlenmişti. Metehan, adımlarını devasa bir kararlılıkla sedyeye doğru attı ve yaralı askeri dikkatle uzattı. Ardından bakışları hızla etrafta döndü ve doğrudan Gökçe’nin gözlerine kilitlendi.

"Hemen müdahale et," dedi Metehan. Sesi, uzun süren çatışmanın ve tozun getirdiği bir pürüzlülük taşıyordu ama emredici tonu çadırın içindeki tüm gürültüyü bıçak gibi kesti. "Kan kaybı çok fazla. Onu kurtaracaksın, doktor."

Gökçe, üzerine doğru yürüyen bu sarışın, heybetli komutana doğru bir adım attı. Metehan’ın emredici tavrı karşısında geri adım atmak bir yana, başını hafifçe yukarı kaldırarak doğrudan o buz mavisi gözlerin içine baktı.

"Bana ne yapmam gerektiğini söylemeyi bırak Yüzbaşı," dedi Gökçe, sesi son derece net ve soğukkanlıydı. "Ve ameliyathanemden çık. Burada emirleri sen değil, ben veririm. Ya kenara çekil ya da dışarı çık!"

Metehan Yüzbaşı, bu sert çıkış karşısında bir an duraksadı. Karargahta hep resmi ve sakin gördüğü Doktor Gökçe Erdem'in bu tavrını ilk kez görüyordu. Normal şartlarda kimse ona bu tonda konuşamazdı. Ancak kızın gözlerindeki o gözü kara, mesleki kararlılığı gördüğünde, dudaklarının kenarında çok hafif, neredeyse belirsiz bir kıvrılma oldu. Gözlerindeki o sert bulutların arkasından, çok ince bir takdir pırıltısı geçti.

"Hastam senin ellerinde o zaman, Doktor," dedi Metehan, ses tonunu daha alçak ama hâlâ karizmatik bir tonda tutarak. Bir adım geri çekildi. "Aylardır karargahtaki o sakin duruşunun arkasında böyle bir ton olduğunu bilseydim, işini kesmemek için baştan dışarıda beklerdim."

Gökçe, Metehan’ın bu hafif muzip ama mesafesini koruyan cevabına renk vermedi. Eldivenlerini şaklatarak giydi ve neşteri eline aldı.

"Dışarı, Yüzbaşı Çelik," dedi sadece, arkasını dönüp hastaya odaklanırken.

Metehan, çadırdan çıkmadan önce son bir kez Gökçe’ye baktı. "Başarılar, Dr. Gökçe," diye mırıldandı ve fermuarlı kapıyı açıp tozlu fırtınanın içine geri döndü.

###

Saatler birbirini kovaladı. Sahra hastanesinin üzerindeki güneş yavaş yavaş batıyor, gökyüzü turuncu ve kızılın en koyu tonlarına bürünüyordu.

Ameliyathane çadırının içinde ise amansız bir savaş veriliyordu. Gökçe, saatlerdir ayaktaydı. Şarapnel parçasını askerin akciğerine milim kala çıkarmayı başarmış, iç kanamayı durdurmuştu. Alnından akan terler önlüğünü ıslatmış, kahverengi saçlarından birkaç tutam topuzundan kurtularak yüzüne düşmüştü.

"Monitör kararlı, Dr. Gökçe," dedi Elif hemşire rahat bir nefes alarak. "Durumu stabil."

Gökçe, neşteri tepsiye bıraktı ve derin bir nefes verdi. Deri eldivenlerini çıkarıp fırlattı.

Çadırın dışına çıktığında, gecenin serin havası yüzüne çarptı. Sahra hastanesinin hemen dışındaki ahşap bankta, sırtını duvara yaslamış bir siluet oturuyordu.

Metehan.

Üzerindeki hücum yeleğini çıkarmış, sadece siyah askeri tişörtüyle kalmıştı. Elindeki su şişesiyle oynuyor, karanlık dağlara bakıyordu. Gökçe’nin çıktığını duyunca gözleri hızla ona döndü ve ayağa kalktı. Aralarındaki o resmi mesafe hâlâ yerindeydi ama gözlerindeki o gergince bekleyiş kırılmıştı.

"Nasıl?" diye sordu Metehan. Sesi alçak ve sakindi.

Gökçe, stetoskopunu düzeltirken yorgun bir ifadeyle baktı. "Yaşayacak Yüzbaşı. Şarapnel akciğere çok yakındı ama çıkardık. Birkaç güne toparlar."

Metehan’ın yüzündeki o sert ifade anında rahatladı. Mavi gözlerindeki o karanlık yerini hafif bir minnet duygusuna bıraktı. Bir adım attı ama sınırını ihlal etmeden durdu.

"İyi iş çıkardın," dedi Metehan, bakışlarını Gökçe’nin yorgun ama hâlâ keskin kahverengi gözlerinden ayırmadan. "Aylardır karargahta sessizce dolaşan doktorun sahada bu kadar soğukkanlı olabileceğini tahmin etmemiştim."

Gökçe hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Ben hep soğukkanlıyım Yüzbaşı Çelik. Sadece karargahta hayat kurtarmam gerekmiyor, çay veya kahve de içiyorum."

Metehan’ın dudaklarında yine o çok hafif, karizmatik tebessüm belirdi. "Doğru. Dışarıdan bakınca pek anlaşılmıyor." Şişedeki sudan bir yudum alıp Gökçe’ye baktı. "Teşekkür ederim. Askerim için."

"İşimi yaptım," dedi Gökçe, sesine profesyonel bir sınır koyarak. "Yine de rica ederim."

Metehan başını hafifçe salladı. Bakışlarında, aylardır yanından geçip gittiği bu kadına karşı ilk kez beliren derin bir merak ve saygı vardı. Ciddiyetini korusa da o gözlerdeki soğukluk kırılmıştı.

Tam o sırada, karargahın alarm sirenleri aniden patronik bir gürültüyle çalmaya başladı.

Metehan’ın yüzündeki o hafif gevşemiş ifade bir anda yok oldu. Gözlerindeki buz mavisi ateş yeniden belirdi, çene kasları kenetlendi. Tek bir hamlede yerdeki hücum yeleğini kapıp sırtına geçirdi, tüfeğini hazırladı.

"Sınırın güney sektöründe hareketlilik var! İkinci Tim, toplanın!" diye kükredi.

Ardından dönüp Gökçe’ye baktı. Bu kez ne dokundu ne de gereksiz bir samimiyet kurdu. Sadece bakışlarındaki o korumacı ve ciddi ifadeyle konuştu:

"Çadıra gir ve içeride kal, Gökçe. Dışarı çıkma."

Gökçe, kalbinin ritmi hızlanırken başını salladı. "Dikkatli olun Yüzbaşı."

Metehan, tüfeğini kavrarken gözlerinin içine son bir kez baktı. Dudaklarında sadece çok hafif, kendine güvenen bir çizgi belirdi.

"Her zaman," dedi Metehan Çelik.

Arkasını döndü ve gecenin karanlığına, siren seslerinin arasına doğru koşmaya başladı. Gökçe, sarı saçlı Yüzbaşı’nın karanlıkta kayboluşunu izlerken, aylardır aynı karargahta mesafeyle yürüdükleri bu adamla aralarındaki o resmi duvarın ilk kez bu kadar ince bir çizgiye çekildiğini hissediyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.