İçeriğe geç

Sınav: Kelebek etkisi

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Sınav: Kelebek etkisi

Bölüm 8

Bölüm #7

Ajax topraktan kalan diğer vücut parçalarını çıkarırken ben de ona yardım ediyorum. Çıkarmamızdan sonra o birkaç kalan parçayı beceriksizce kesmeye çalışırken, içimde dayanılmaz bir bulantı ve tuhaf bir kararlılık yükseliyor. Her bıçak darbesi içimde yankılanıyor, yaptıklarımızın ciddiyetini acı bir şekilde hatırlatıyordu. Etraftaki kan burnumuzu zehirliyor,ardından midemize hücum ediyor gibi bir hissiyat veriyordu. Kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Bu korkunç işte, her kesim, suçluluk yükümüzü iyice arttırıyordu.

Kesemediğimiz yerler vardı, bu yüzden kemikleri kırmaya veya güçlü bir şekilde kesmeye çalıştık. Kullandığımız bıçaklar adamın üzerinde bulduğumuz bıçaktı, diğeri ise çantama 'ne olur ne olmaz' diye atmış olduğum bir bıçak.

Tabi ki bunu alırken birini keseceğimi düşünerek değil de kendimi korumak amacıyla almıştım daha çok.

Ama şu an ellerim hem manevi hem de mecazi anlamda kirlenmişti. Biri kanla,diğeri ise yapmış olduklarımla.

Ne kadar yanılmışım,ne kadar aptal ve ne kadar iyimsermişim.

Stres ve üzüntünün etkisiyle, sonunda elimi yanlışlıkla kesiyorum. Bu, olayın suçluluk yükünü daha iyi anlamama ve gözyaşlarımı zorla tutmama yardımcı oluyor. Beraberinde boğazım yanıyor, kafam içimde püsküren alevlerden dolayı hem yanıyor hem de ağrıyordu. Sessiz kalıyorum, acıya karşı mücadele ederken ve acı verici bir yakıcı hisle elimle çalışmaya devam ederken. Bu acı, yaptıklarımın bedeli gibi görünüyordu, suçluluğumu daha da arttırıyordu. Zorlu işimiz sonsuz gibi görünüyordu.

Zihnim, sürekli sorularla dolup, suçlamaların baskısından kurtulamıyor;aklımı kaybedecek bir raddeye ulaşıyorum. Neden günah keçisi olmak zorundaydık anlamlandıramıyorum bile. "Günah keçisi"... Son günlerdeki yaşantımla o kadar iç içe geçmiş ki, bu kavramla tuhaf bir yakınlık kuruyorum.

Bu bağ, içimde taze ve keskin bir hüzün uyandırıyor. Adeta damarlarımda dolaşan bir zehir gibi derin ve durmak bilmeyen bir acıyla sarmalıyor beni. İçimi tam anlamıyla kemirmeye başlamış.

Ajax, bir noktada durmamı işaret ediyor. Başımı kaldırıp ona baktığımda, gözlerinde bir endişe duygusunun firar ettiğini hayal meyal fark ediyorum. Zaten daha fazla devam edemeyecek kadar yorgunum. Elim acı verici bir şekilde zonkluyor, her nabız atışında sanki bıçaklar batıyor. Daha fazla zorlamanın yarardan çok zarar getireceğini biliyorum, bu yüzden istemeyerek de olsa duruyorum.

Elimi dikkatlice inceleyip, üzerine bulaşmış kanı silmeye çalışıyorum. Parmaklarım titriyor, her hareketimde acı dalgaları yayılıyor. Biraz dinlenmek için yere çöküyorum, sırtımı soğuk bir ağaç kovuğuna yaslıyorum. İçimdeki yara, yalnızca fiziksel bir kesik değil; aynı zamanda ruhumun derinliklerinde yankılanan bir acı. Kan damlaları parmaklarımın arasından süzülürken, daha güçlü görünmek için çaba harcıyorum. Beni acıtmadı,dayanabilirim. Arkadaşım perişan halde,ben de öyle. Ama birinin kendisinden feragat etmesi ve tüm yükü sırtlanması gerekiyor öyle değil mi?

Yorgunluktan gözlerimi kapatma mecburiyetinde kalıyor, birkaç saniyeliğine her şeyi unutmaya çalışıyorum. Ama her kapattığımda, gördüğüm tek şey, yaşadıklarımızın dehşeti oluyor. Sonra Ine, biz gelmeden önce işin çoğunu tamamlamış olmasından dolayı parçaları topluyor ve poşetlere sırasıyla yerleştirmeye başlıyoruz. Bu süreç mekanik bir hal alıyor, düşüncelerden ve duygulardan arınmış bir şekilde devam ediyor. Ancak yaşadığımız şey, kimsenin aklının alabileceği türden değildi. Basit rahatsızlıklarla başlayan olaylar, saplantıya dönüşmüş, oradan cinayete, tacize ve en sonunda bir insanın bedenini parçalamaya kadar uzanmıştı.

Pişman mıyım, ya da neyden pişmanım, bilmiyorum. Pişman olsam bile, bu konuda pişmanlığımın ne işe yarayacağına dair zerre bir fikrim yok.

Bu zincirleme olaylar silsilesi, tüm anlamını yitirmiş görünüyordu.

Anlamdan bahsetmişken... Sahi,yaşamamın anlamı neredeydi? En az ölüm kadar boştu.

Aslında ölümün mantıksız olmasına sebebiyet veren de oydu zaten. Hayata gelmiş olmamız.

Gün aymaya başlamıştı ama bize aydığını hiç sanmıyorum. Sabahın ilk ışıkları, üzerimizdeki karanlığı silemiyordu. Diğer kalıntıları eksiksiz şekilde siyah çöp torbalarına dolduruyoruz. Çöp torbalarının bile bu adam için fazla olduğunu düşünüyorum.

O, hiçbir şeyi hak etmiyor. Ben de öyle.

Ine'yi kucaklıyorum. Karar vermiş olduğum o fikirleri pekâlâ dile getiriyorum,

"Bir hata yaptım. Ama endişelenme, sana bir şey olmayacak. Adamın ölümünün sorumluluğunu tamamen üstüme alacağım ve buradan sonsuza dek ayrılacağım. Onun cesedinden nasıl kurtulacağımı bir şekilde bulacağım, bilmiyorum. Ama gittiğimde, kendine iyi bak lütfen."

Devam ediyorum, "Üzgünüm," diye fısıldıyorum, suçluluğumuzun ağırlığıyla sözlerim boğuluyor.

Ine, başını hayır anlamında sallıyor, gözleri karanlık bir parıltıyla ışıldıyor. "Bunu birlikte atlatacağız," diyor, titreyen ama kararlı bir sesle. "Ne olursa olsun, birlikte kalacağız. Her zaman seninleyim Kayla, ne olursa olsun." Umarım, böyle de olacak." Ine, kırık bir gülümsemeyle bana bakıyor, melankolik gülümsemesi kalbimdeki acıyı yansıtıyor.

"Ama benim de buradan temelli ayrılacağımdan eminim. Kalmak için hiçbir sebebim yok. En nihayetinde beni de yakalarlar, bunu hepimiz biliyoruz. Ve kendini suçlama, senin hatan değil. Sana sonradan haber etmeyi ve kendimi tehlikeye atmayı ben seçtim. Ajax yardıma ihtiyacım olduğu anda hemen yardımıma yetişti. İkinize de minnettarım."

Ajax kaşlarını çatarak, uzun süre sonra konuşmaya yelteniyor. Bakışlarında bir öfke ve merak karışımı beliriyor. "Onu boşver, ben adamın tam olarak ne yaptığını bilmek istiyorum," diyor sert bir sesle. "En başından anlatmanı istiyorum, sıkıntı olmayacaksa."

Ine konuşmaya başlamadan önce tereddüt ediyor, kelimelerini bulmakta zorlanıyor ve devam etmeden önce birkaç kez yutkunmak zorunda kalıyor. "Özetlemek gerekirse, babamla evdeydim. Biliyorsun ki seni düzenli olarak aradım ve nerede olduğunu öğrendim. İlk başta burayı bulmak pek kolay olmadı, sonuçta burası oldukça büyük bir yer. Telefonda konuşurken not tutmayı akıl edebilmem oldukça işime yaradı. Babama senden bir mesaj aldığımı ve seninle buluşacağımı söyledim. Eve geri dönmemek için de sizin evde kalacağımı ve vakit geçireceğimizi de söyledim."

Nefesini derinlemesine alıp verdi. "Neyse, geldiğimde dediğin gibi adam zaten ayağa kalkacak durumdaymış. Durumunu ne iyi ne de kötü olarak sayabilirim sanırım. Sadece sersemlemiş olduğunu düşündüm. Ama ölmediğini beni görüp üstüme saldırmasıyla iyice kavradım. Senin nerede olduğunu sordu ve bana sertçe dokunmaya kalkıştı. İlk başta bir yanlış anlama olduğunu düşünmüş, yine de zarar görmüştüm. Ama tekrar saldırgan bir şekilde bana davranmaya, taciz etmeye kalkışınca can havliyle yerde bulduğum bir kaya parçasını şakağına doğru sertçe vurdum."

Ine'nin sesi başından geçenleri tek tek dile getirmesiyle titremeye başladı. "Direnmeye çalıştı, bunun üzerine birkaç kez tekrarladım. Çoktan gidiciydi sanırım, bir süre sonra yorgunluktan adama saldırmayı bıraktım. Sonunda yaptığımın farkına vardım, eğer adamı parçalara bölmezsem eninde sonunda bulunacağını düşündüm." Gözleri dolmaya başladı, sesi titredi. "Yakında bir nehir var demiştin, buraya atmayı düşündüm. Ama eninde sonunda bulup olay bize kadar gelecekti. Adamın cesedini bulurlardı. En sonunda onu gideceğimiz yere götürmek aklıma makul geldi. Özür dilerim. Sensiz karar almamalıydım, sonuçta benim kadar olmasa da senin de başın yanacaktı. Özür dilerim Kayla."

Ine hıçkırmaya başladı. Omuzları sarsılıyor, gözyaşları yüzünden süzülüyordu.

Ajax soğukkanlı bir ifadeyle baktı. "Birine böyle bir şey söyleyeceğimi hiç düşünmezdim sanırım ama iyi olmuş pisliğe. Hem cesedini taşımak daha da kolaylaşır," dedi soğuk bir şekilde. "Şu an tek düşüneceğimiz şey cesedinden nasıl kurtulacağımız olsun. Olan oldu ve yapman gerekeni yapmışsın. Kim olsa senin gibi yapardı."

Diyor ve o cümleleriyle ben ise sarılarak ona destek olmaya çalışıyorum. Konuşacak halim kalmamıştı.

Bu cümleleriyle Ajax, Ine'ye destek olmaya çalışıyordu. Ben ise sarılarak ona destek oluyorum. Konuşacak halim kalmamıştı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece birkaç saat önce, adamın ölüp ölmediğini merak ediyordum, şimdi ise yaptıklarımın doğurabileceği sonuçları bile düşünemiyorum. Tek istediğim, buradan en kısa sürede çıkmak ve polis tarafından yakalanmaktan kaçınmak, aynı zamanda yanımdakileri de korumaktı.

Sessiz kalıyorum, hiçbir şey söylemiyorum. Konuşsam bile, anlamlı bir şey söyleyip söyleyemeyeceğimden veya söylediğim şeyin işe yarayıp yaramayacağından emin değilim. Bu belki de ister istemez bizi incitebilirdi.

Bir süre sonra kalkıyor ve siyah çöp torbalarını Ine'nin gelmek için kullandığı arabaya yüklemeye başlıyoruz. Etrafı kontrol ediyor, buraya lehimize olacak en küçük detaylardan bile kurtulmaya çalışıyoruz. Yerde biriken kanlar hakkında pek bir şey yapamayacağımız için toprağı iyice kazıyor ve kanlı tabakayı aşağıda bırakmak üzere üstünü kapatıyoruz. Ellerimizde veya üstümüzde olan kanları da silmek için getirdiğimiz su şişesini kullanıyor ve arabaya atlıyoruz.

En sonunda 20 dakika içinde ormandan çıkmış oluyoruz. Daha fazla kalamazdık, eninde sonunda birileri yokluğumuzu fark edip şüphelenebilirdi.

Şehre ulaştığımızda, önce Ine'in evine uğramaya karar veriyoruz. Ine, tatile çıkmadan önce eve uğramayacağını ve şimdiden vedalaşmak istediğini belirtiyor.

Babası başta itiraz edecek gibi oluyor fakat gül gibi büyüttüğü kızı Ine ısrar edince pes edip bize iyi tatiller demekten başka bir şey diyemiyor. Arkadaşımı ve beni kuşkulu, bir o kadar da yargılayıcı bakışlarla süzüyor. Babasına doğru bakmaya cesaret edemiyorum.

Yorgunluğumuzu ve gözlerimizin şişliğini makyajlar ve güneş gözlükleri gibi aletlerle gizlemeye çalışsak da, oldukça bitkin göründüğümüzün farkındaydık. Ama babası hiçbir şey diyemiyor, sadece kızına öylece bakıyor. Bir şey demesini bekliyor gibiydi. Kızı ona bir şey anlatmadığı sürece ne deyip nasıl tahminlerde bulunabilirdi ki?

"Ine, oldukça şüpheli görünüyorsun, yoksa birini mi öldürdünüz? Hem arkadaşının yakasında duran o kan birikintisi de ne öyle?"

İstemsiz bir şekilde kıyafetimin yakasını incelerken buluyorum kendimi.

Düşünmesi bile korkunçtu. Ama tabi ki böyle olmadı. Babası şaşkınca ona bakıp neyin ters gittiğini ısrarla soruyor. Bunun üzerine Ine bir süre boyunca babasını kucaklıyor, bir şey diyemiyor. Bu sadece babasının meraklı bakışlarını durdurmakla kalmıyor, aynı zamanda babasının kokusunu bir kez daha içine çekmesine yardımcı olduğunu hissediyorum.

Birbirlerini bırakmaktan çekindikleri belli ve bir süre daha kucaklaşıyorlar. Kendimi onların ailevi mahremiyetini ihlal ediyormuş gibi hissediyorum, bu yüzden rahatsız etmemek için başka bir yere dönüyorum.

Sonunda, Ine'in bana doğru yaklaştığını görüyorum ve ayrılmaları gerektiğini fark ediyorum. "Seni seviyorum baba, kendine iyi bak. Umuyorum seni yakında tekrar göreceğim." diyor Ine, ama ormanda yaptığımız konuşmaya göre, yakın zamanda tekrar görüşmeyecekleri gibi görünüyor ve babası bu gerçeğin farkında hiç değil.

Ine, gözyaşlarını tutamıyor, daha fazla kalamayacağını dile getiriyor. Arabayı çalıştırıyorum ve gidiyoruz.

Sürücü koltuğuna ben geçmiştim,araba anlamında aşırı bir deneyimim yok sadece yakın zamanda ehliyetimi alabilmiştim bu kadar. Ne kadar uykunun getirdiği mahmurlukla araba sürmek oldukça güç bir hal alsa da Ine'ye arabayı sürmesini teklif dahi edemezdim çünkü gece ormanda bir başına kalmış olan oydu. Ajax ise yanımızda değil,getirdiği motorla gideceği yere geri dönmüştü.

İne ve babası birbirlerine çok yakınlar. İne, benim gibi tek çocuk, ve annesini uzun zaman önce kaybetmiş, bu yüzden babası hem annelik hem de babalık rolünü üstleniyor. Annesinin yüzünü pek hatırlayamaz, bu yüzden evin her yerinde onun fotoğraflarını donatmıştı, hem onu anmak,hem de unutmamak için.

Tek çocuk meselesine gelirsek,tanıdığım çoğu kişi sayıca az çocuk sahibi olmaya karar vermişti. Herkes dünyadaki fazlalıktan ister istemez rahatsız oluyor gibiydi ve ona göre çocukları oluyordu artık.

Devlet bile, bir çocuktan fazla çocuk sahibi olunmamasını tavsiye ediyordu; görünürde çocuk sahibi olmayı teşvik ediyormuş gibi davranıyordu ama aslında bu sadece göstermelik bir durum. Dünya nüfusu o kadar fazlalaşmıştı ki, bir süre çocuk doğmasa bile nüfusta ciddi bir düşüş olmazdı.

Bu arada fazla çocuk sahibi olanlara cezai bir yaptırım uygulanmıyordu.

Bu insanların "en büyük" haklarıydı elbette.

Fakat her zamanki olduğu gibi fazla çocuğu olan insanlar genelde pek iyi karşılanmıyordu.

Bu normaldı,şaşılacak pek bir şey de yoktu.

Günümüzde o kadar bahsedilmese bile bu konu üzerine fazla kafa yormamdan dolayı nüfus artışının önemini çok iyi bir şekilde anlıyorum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.