İçeriğe geç

Silüet

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Silüet

Bölüm 1

1.Bölüm:Diutvul

Geçmiş ,tek bir tabelayla karşımdaydı: “Diutvul Kasabasına Hoş Geldiniz.”

Derin bir nefes alıp başımı cama yasladım. Neden yavaşladığını bilmediğim taksi, tekrardan hızlanırken kasabaya girmemle anıların canlanması bir olmuştu. Bu kasabanın bana verdiği oyunlardan acılara kadar her şey, her bir ayrıntısıyla gözümde canlanıyordu. Hatta kasaba sınırı geçtiğimde burada oyun oynarken düştüğümüz yerlerin derimizde bıraktığı acısını bile hissetmiştim.

Buraya gelmeyeli beş yıl olmuştu ve benim hatırladığım en yeni anı on altıncı ve burada kutladığım son yaş günüydü.

Tekrardan bir araya gelmeye karar vermemizin üzerinden yalnızca üç gün geçmişti. Diğerlerinin ne zaman yola çıkacağını bilmiyordum ama en uzak yerde benim yaşadığımı bildiğim için bir gün önceden yola çıkmıştım ve kasabaya akşamüstü girmemle başarıya ulaşmıştı.

Yani iki saat erken olarak bir başarı.

Ama uçak ve taksi yolculuğu birleşince aşırı derecede yormuştu.

Omuzlarımı geriye doğru esnettim. Şakaklarımı ovuşturarak masaj yapmaya çalıştığım sırada kasaba merkezine doğru yaklaştığımızı yavaş yavaş artan ışıklardan anladım. Çantamdan küçük bir ayna çıkartıp gözlerimi kapattım. Aynayı yüzümün önüne getirdiğimde içimde yine o suratı göreceğime dair bir korku oluşsa da aniden gözlerimi açtım.

Aynalar, korkunç şeylerdi. O suratı görmesem bile şuan gördüğüm yüz o surata eş değer gibi bir şeydi.

Siyah renkte olan düz saçlarım birbirine girmişti. Saçımın üst kısımları bağımsızlığını ilan ederek karışmış ve gözlerimin altındaki torbalarda kendilerini bugüne saklamış gibi iyice belirginleşmişlerdi. Yani tek kelime ile berbat görünüyordum.

“İşte geldik hanımefendi.”

Taksicinin sesiyle düşüncelerimden ayrılmam bir olmuştu. Taksiciye hızlıca taksimetrede yazan parayı uzattığımda kendimi taksiden dışarıya attım. Restoranta girmeden önce son kez bir mağazanın önünde duran aynaya baktım. Açık bıraktığım saçlarımı olduğu kadar düzelttim ve yine üstümü inceledim.

Üstümün düzgün olması önemliydi. Tek omzumu açıkta bırakan mavi kısa kollu bluzu ve siyah kot eteği , Diutluv yılın 12 ayında da hele ki şuan bulunduğumuz yaz günlerinde sıcak olurdu. Bu yüzden genelde kimse üstüne bir şey alma ihtiyacı hissetmezdi, üstünkörü silkeledikten sonra tekrar nefes alıp vererek deniz dekorasyonlu restoranta girdim.

Deniz dekorasyonu zaten Diutluv’un denize bakması nedeniyle baya popülerdi. Bu restorantta da mavi ve yeşilin tonları hakimdi. Tavanlardaki ışıklar, led ışık zincirlerinin yeşil sarmaşıklara dolanmasıyla oluşmuş ve sarmaşıklarda tavana asıldığından buraya ait olan fosforlu sarmaşıkmış gibi görünürken yerlerde ise sanki yerin sahil kumuymuş gibi görünmesini sağlayan fayanslar vardı . Masaların ve sandalyelerin her biri tahtadan yapılan sahil mobilyalarındandı ve masaların üstlerinde küçük, mavi dantel örtülerden vardı. Örtülerin üstündeki şamdanlardan gelen mum ışıkları gelen misafirlere göz kırpıyordu.

Biraz göz gezdirdikten sonra bir masadan bana sallanan bir el ve kızıl saçlar gördüm.

Gülümseyerek o tarafa doğru yöneldim.

Geçmişimden bana kalan altı hatırayı gördüm.

Ve bunu bir şeye değişebileceğimi sanmıyordum.

Yanlarına ulaştığımda Cassie bana kocaman sarıldı.

Nefes bile alamayacağım kadar.

“Gel otur. Jack ve Alexander açlıktan öldü.” Cassie gözlerini devirerek ikizi Jack’e baktığında Jack omuz silkti .

İkizinin tıpatıp aynısı olan Jack; kızıl kıvırcık saçları, suratının tamamını kaplayan çilleri ve tavşan dişleri ile aslında büyümemiş gibiydi. Omuz silkerken ikizine bakmamıştı. Belli ki tüm odağı ortaya söyledikleri iki kocaman pizzadaydı.

Alexander’a ise bakma gereği bile duymadı.

Eh, zaten Cassie ve Alexander’ın arasının iyi olması beklenemezdi.

Yemek konusuna gelince yeminli antlaşmamız: Birimiz gelmeden birimiz başlayamayız.

“Sanırım uçaktan inince uçak modunu kapatmayı unutmuşum.”

Tekrar gülümseyerek tek tek her birine göz gezdirdim. Hepimiz büyümüştük ama bu büyüme sanki fiziksel olarak gerçekleşmemiş gibiydi. Küçüklükten bize kalan yüzlerimizin hiçbiri değişmemişti ya da hafızam yine bana oyun oynuyordu.

“Ee? Madem herkes geldi. Biz neden böyle bir karar aldık?”

Dorian, her zamanki sabırsızlığı ve çaprazlanmış kolları ile sorusunu sorduğunda tüm gözler ona kilitlenmişti. Vampir gibi beyaz teni, griye çalan yeşil gözlerindeki merak pırıltıları, yumuşak yüz hatları ve fiyonk gibi dudakları ona çocukluğundan yadigardı.

Değişen tek şey yine griye çalan hafif dalgalı saçlarını biraz uzatıp dağınık bırakması ve tarzı olmuştu. Çocukken şık giyinmeyi takıntı haline getirmiş olan Dorian ,bol, beyaz t-shirt ve yine bol siyah bir eşofman giyinmişti.

Alexander kafasını kaldırdığında bakışları Dorian’a kitlenmişti. Tam ağzını açacakken Cassie araya girdi .

“Birlikte vakit geçirelim diye Dorian. Bizi bir gram bile mi özlemedin?”

Dorian gruba kısa bir bakış attıktan sonra, özellikle Cassie’ye, omuz silkti.

Cassie tekrar gözlerini devirdiğinde arkasına yaslandı. Kızıl, beline kadar gelen kıvırcık saçlarını kabarık bir örgü yapmış ve onu da sağ omzunun üzerinden önüne atmıştı. Beyaz, dizlerine kadar gelen elbisesinin üstünde bej rengi bir korse, ayaklarında da hafif turuncu balerin ayakkabıları vardı. Fiziği korse ile beraber daha da göz alıcıydı. Şeftali rengindeki hafif göz makyajı masmavi gözlerinin parlamasına neden oluyordu. Fantastik bir kitaptan fırlamışa benziyordu.

Dışarıya böyle çıkabilmek de cesaret ister.

“Harbiden birlikte vakit geçirmek için ne yapacağız?”

Bu sefer soru Emrick’ten gelmişti. Emrick ,istese bile, kederli ya da mutsuz gözükemezdi. Yapısında yoktu. Mesela onun göz torbaları ,olsa bile, hiç belli olmazdı. Emrick’in hafif bronz teni, kahverengi dalgalı saçları ve soluk yeşil gözleri hatırladığım gibiydi.

Küçükken benzeyen yüz hatları yüzünden Dorian ve Emrick’in kayıp kardeş olduklarını düşünürdüm.

Değişen şey taktığı minik bir küpeydi. O da düz beyaz bir t-shirt ve dizlerine kadar gelen ,kenarları cepli, koyu mavi bir şort giyinmişti. Her zaman fiziksel olarak ince bir çocuk olmuştu. Bu da ona kalan yadigar .

“Belki panayıra gidebiliriz ya da sirke? Tabii hâlâ kaldıysalar.”

Ortaya bir yerlere gitme fikri attığımda Alexander hemen kafasını yemekten kaldırdı. Sarı düz saçları, beyaz teni ve gözlüğüyle uyum içinde olan kahverengi gözlerini hepimizin üstünde gezdirip gülümsedi. Yemekten daha çok sevdiği bir şey varsa o da bir yerlere gitmektir.

Yılların bunu alamadığı çok açık.

“Bana her şey uyar. Yeter ki böyle sürekli restorantta buluşmayalım.”

Rosalind geldiğimizden beri hiç konuşmamıştı. Bu yüzden sesini duymak kısa bir anı patlaması yaşamama sebep oldu.

Tombul yanakları , sarımtırak beyaz teni ve açık mavi gözleriyle aramızdaki belki en ,en değişmemiş kişi olabilirdi. O da düz, mor, saten kumaştan bir tulum giyinmişti. Boynunda da inci bir kolye vardı. Sade, şık.

“Peki hepimiz buradan ayrıldık mı yoksa aramızdan biri kitaplardaki gibi burada kalıp her şeyi gözlemledi mi?”

Bu soruma hepsi gülmüştü ama burada kalan yoktu. Bu iyi.

“Ve buraya gelmeyen bir kişi de yok. Herhalde bu normal bir buluşma geçireceğimizin kanıtı gibi bir şey.”

Dorian’nın ses tonu da espritüele geçtiğinde hepimiz pizzaya yumulduk. Bir yandan da burada geçirdiğimiz günlerden konuştuk.

Neredeyse bütün anıları bitirdiğimizde bir garson tepemizde belirdi. Hepimiz garsona baktığımızda garson saatin geç olduğunu ve restorantı kapatacaklarını söyledi. Etrafımıza baktığımızda gerçekten de hiç kimsenin kalmadığını gördük.

Yani bir masadaki kadın ve adam hariç.

Hepimiz özür dileyerek kalkıp kendimizi dışarıya attık.

“Saatin nasıl geçtiğini anlamamışım bile.” Alexander ensesini kaşıyarak konuştuğunda Cassie kaşlarını çatarak ona baktı.

“Hıı. Tabii, yemekten başını kaldırdın ki göresin.”

“Yine başladı bunlar.” Dorian gülerek ikisini izlerken hepimizin yüzünde, Jack’in her zamanki sırıtışı hariç, küçük bir tebessüm oluşmuştu bile.

“Ne zaman bitiriyorlar ki?” gülerek Alex ve Cassie’ye baktım.

“O zaman yarın ya panayıra ya da sirke gidelim. Hiç birisi olmazsa denize gideriz.”

“Kabul!” Emrick ve Dorian, Rosalind’in önerisine karşı aynı ayda bağırdıklarında kenardan Cassie’nin esneme sesi geldi.

Hâlâ uykucu.

“Nerede kalacağımızı ayarladık deyin lütfen.” Cassie’nin dik duruşu yorgunluktan kamburlanmıştı bile.

Gerçekten fiziksel olarak hiç değişmemiştik.

“Tabii ayarladık. Kasaba da tek bir otel var zaten.” Cassie’nin yanına omzuma yaslanması için geçtiğimde hep yaptığımız gibi ayaktayken başını omzuma yasladı.

Cassie, en erken tanıdığım kişi Dorian olsa bile, gruptaki en yakın hissettiğim kişiydi. Ben de onun için öyleydim.

Gruptaki herkese belli bir mesafede davransa da bana gelince mesafeler ortadan kalkardı.

“Yürüme mesafesinde. Hepimiz hatırlıyoruzdur diye düşünüyorum.”

Rosalind tam enerjiyle önümüzden yürürken ve konuşurken biz Cassie ile onun arkasından ve erkekler de, Jack’in herkese attığı alaycı tavırları eşliğinde, bizim arkamızdan geliyordu. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sadece Rosalind’in hızlı adım sesleri çıkıyordu.

Tabii kenardaki sarı rengi işaret fişeğini andıran ve ışıkları yanan taksinin içindeki adamı saymazsak.

Buraya paranoyanı tetiklemeye gelmedin Rebecca.

Olabilecek en hızlı şekilde otele vardığımızda hiç konuşmadan hızlıca odalara geçtik.

Rosalind enerjik şekilde yatağa girerken Cassie ile ben kendimizi yatağa zor attık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.