"HYUNJİN NERDESİN! "
Gür ve titrek ses mezarlıktaki çıplak mermerlere çarparak kulaklarına tekrar dolmuştu, onu arıyordu. Bulacaktı da, sadece bekliyordu. O ona gidemezdi ki. Her zaman olduğu gibi.
"Tanrım! Buldum sonunda seni. Ne yapıyorsun burda? "
Önünde diz çöküp kendine sardığı ellerini tuttu. Buz gibiydi bembeyaz eller.
"Hyunjin, neler oluyor? "
Hyunjin sırtını yasladığı ağaçtan ayrılarak karşısındaki çocuğun çenesini tuttu. Yüzüne doğru eğilip hissedemeyeceği kadar hafif bir öpücük kondurdu dudaklarına.
"Deliricem, lütfen cevap ver. Dünden beri seni arıyorum. "
"Dün yoktun, nerdeydin Minho? Seni bekledim ama gelmedin. "
"Özür dilerim, özür dilerim birtanem. Anlamadım ailem dünden beri beni evde tutuyor, gidemezsin dediler. Kaçtım ama buluşacağımız yere geldiğimde yoktun. "
Hyunjin bir süre sessiz kaldı, birkaç dakikalık bu zamanda hafifçe gülümseyerek Minho'yu inceledi.
"Senin için üzülüyorum Minho. Her gün yanıma gelmeye çalışıyorsun. "
"Seni yalnız bırakmayacağımı söylemiştim değil mi? Ne olursa olsun yanına geleceğim. "
"Ben de seni hep bekleyeceğim ama acele etme. "
"Her zaman olduğu gibi kafamı karıştırıyorsun Hyunjin, aylardır ortadan kaybolduğunda seni bu mezarlıkta... hatta bu mezarın önünde buluyorum. İsmi bile okunmuyor, tanıyor musun diye sorduğumda söylemiyorsun. "
"İsmi okunuyor ya Minho'm, sekiz ay önce girmiş bu mezara. Hatırlamıyor musun bir şey? "
Minho Hyunjin'in genişçe sırıtan yüzünü gördüğünde bir adım geri çekildi.
"Hadi gidelim burdan, eve gidelim birtanem. "

