Babamın vefatından sonra Beyoğlu’ndaki bu dükkan benim için sadece tozlu bir kutuya dönüşmüştü. Oysa yaşıtlarımın en büyük derdi, sinema çıkışın
da hangi pastaneye gidecekleri ya da radyoda çalan o yeni tangoyu kiminle dans ederek dinleyecekleriydi. Benimse parmak uçlarım her gün taze mürekkep lekesiyle uyanıyordu.
O sabah İstanbul, üzerimize sanki kurşuni bir yorgan sermişti. Hava puslu, nemli ve insanın kemiklerini sızlatan cinstendi. Dükkanın kapısını açtığımda içerideki o bayat kağıt kokusu yüzüme çarptı. Sarı saçlarımı alelacele ensemde topladım. Mavi gözlerimdeki uykusuzluk, dükkanın loş ışığında daha da belli oluyordu. Henüz on yedimden gün alalı birkaç ay olmuştu ama kendimi elli yaşındaki bir sahaf gibi yorgun hissediyordum.
"Yine başlayacağız," diye mırıldandım kendi kendime. "Mısralar, kafiyeler... Kimin umurunda ki bunlar?"
Elimdeki toz beziyle şiir raflarına uzandım. Babam bu dükkanı canı gibi severdi ama ben sadece buraya mahkum kalmış gibiydim. Geçim derdi olmasa, bir dakika bile durmazdım bu karanlık kuytuda. Tam o sırada, kapının üzerindeki o küçük, gıcırdayan çıngırak tok bir sesle şakıdı.
Başımı çevirmemle kalbimin bir an durup, sonra deli gibi atmaya başlaması bir oldu.
Kapının eşiğinde bir dev yükseliyordu sanki. Dışarıdaki o puslu gri aydınlığı arkasına almış, dükkanın içine gölge gibi düşmüştü. Lacivert, yün bir pardösü giymişti. Omuzları o kadar genişti ki, kapının iki yanını da kapatmıştı. Islak şapkasını çıkardığında, özenle geriye taranmış, koyu renk saçları belirdi. Yüz hatları, sanki mermere kazınmış gibi keskin ve sertti ama bir o kadar da vakurdu.
En az yirmi beşinde görünüyordu. Hatta belki daha da büyük... Yanında kendimi bir serçe kadar ufak tefek hissettim.
Ağır adımlarla içeri girdi. Ayakkabılarının ahşap zeminde çıkardığı o güven verici ses, dükkanın sessizliğini paramparça etti. Durup raflara baktı, sonra bakışları beni buldu. Bir an için nefesimi tuttum. O kadar boylu poslu ve kalıplıydı ki, varlığı dükkanın içindeki havayı bile değiştirmişti.
"Hayırlı sabahlar küçük hanım," dedi.
Sesi... Aman yarabbi. O ses, duvarlardaki eski kitapları bile yerinden oynatacak kadar derin ve pürüzsüzdü. Öyle bir nezaketle söylemişti ki bunu, bir an ne cevap vereceğimi bilemedim. Elimi hırkamın cebine sakladım, parmaklarımdaki mürekkep lekesini görmesin istedim.
"Hayırlı sabahlar efendim," diyebildim sadece. Sesim, kendi kulağıma bile çok çocuksu ve cılız gelmişti. "Buyurun, bir arzunuz mu vardı?"
Yabancı, bana doğru bir adım attı. Şimdi aramızdaki mesafe iyice kısalmıştı. Üzerinden hafif bir yağmur kokusuyla karışık, kaliteli bir tütün kokusu yayılıyordu. Bakışları, az önce sildiğim o şiir kitabının üzerinde durdu. Uzun, güçlü parmaklarıyla kitabın sırtına hafifçe dokundu.
"Zahmet verdik bu saatte," dedi, gözlerimin içine bakarak. Hafifçe gülümsedi ama bu öyle laubali bir gülümseme değildi; son derece mesafeli ve beyefendiye yakışır bir tebessümdü. "Eski bir tanıdığı arıyorum diyelim. Bir mısranın peşine düştüm, yolu beni buraya düşürdü."
"Hangi kitabı arıyorsunuz?" diye sordum, heyecanımı gizlemek için tezgahın arkasına geçerken. "Şiir raflarımız burasıdır ama... Ben pek anlamam içindekilerden. Sadece yerlerini bilirim."
Adam kaşlarını hafifçe çattı, şaşırmış gibiydi. "Bu kadar kitabın içinde olup da anlamamak mı? Şaşılacak şey. Şiir ruhun gıdasıdır derler oysa."
Omuz silktim. "Karın doyurmuyor ama efendim. Sadece hüzün veriyor insana."
Yabancı bu sözüm üzerine bir süre sustu. Beni tartıyormuş gibi, o derin bakışlarını yüzümden ayırmadı. Bir an için ismini sormak istedim, kim olduğunu, neden bu kadar heybetli durduğunu... Ama dilim varmadı. O da sormadı. Sadece o keskin bakışlarıyla sanki ruhumun tozunu alıyordu.
"Belki de," dedi en sonunda, sesi biraz daha yumuşayarak. "Siz henüz doğru şiire rastlamamışsınızdır küçük hanım. Doğru mısra, insanın karnını doyurmasa da dünyayı katlanılır kılar."
Cevap vermedim. Sadece çekmeceye uzandım. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmiyordum ama bu kalıplı yabancının dükkandan çıktığı an, buranın her zamankinden daha boş ve karanlık olacağını şimdiden hissetmiştim.
Tezgahın arkasına geçtiğimde kalbimin vuruşlarını göğsümde hissediyordum. On yedi yıllık hayatımda bu dükkana çok insan girip çıkmıştı ama hiçbiri dükkanın havasını bu yabancı kadar ağırlaştırmamıştı. Boyu o kadar uzundu ki, tavanın alçak kirişleri sanki onun heybeti altında eziliyordu. Parmaklarım titreyerek raftaki kitapların sırtında gezindi.
"Hangi kitabı aramıştınız efendim?" diye sordum, sesimin titrememesine özen göstererek.
Pardösüsünün önünü hafifçe aralayıp elini cebine attı. O sırada ceketinin kumaşının hışırtısı bile dükkandaki sessizlikte devleşti. "Yahya Kemal," dedi, sesi o kadar tok ve derindi ki raflardaki tozlar havalandı sandım. " 'Kendi Gök Kubbemiz'... Lakin ben ilk baskılarından birini, o eski kokusunu muhafaza edenini arıyorum."
Hiç sevmediğim o rafa, şiirlerin olduğu o kasvetli köşeye yöneldim. Babamın en kıymetli parçalarını sakladığı en üst rafa uzanmaya çalıştım ama boyum bir türlü yetmiyordu. Ayak parmaklarımın ucunda yükseldim, nafile. Bir anlık sessizliğin ardından, o tanıdık tütün ve yağmur kokusunun yaklaştığını hissettim.
Yabancı, hiç acele etmeden yanıma geldi. Uzun, kalıplı kolunu başımın üzerinden uzatıp, benim dakikalardır ulaşamadığım o ince kitabı tek bir hamlede yerinden aldı. O an sırtım onun göğsüne o kadar yakındı ki, pardösüsünden yayılan sıcaklığı hissettim. Nefesimi tuttum. Kitabı bana uzatırken göz göze geldik. Mavi gözlerim, onun o koyu ve keskin bakışlarının hapsinde kaldı bir an.
"Aradığınız bu olmalı," dedi, kitabı bana uzatarak.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım. Kitabı alıp tezgaha döndüm. Sayfaları hızla çevirdim, babamın özenle düştüğü notlara bakmadan fiyatını söyledim. "İki buçuk lira efendim."
Cüzdanından parayı çıkarıp tezgahın üzerine, tam o mürekkep lekeli parmaklarımın yanına bıraktı. Parayı alırken ellerim parmaklarına değecek diye ödüm koptu. O ise hiç acele etmiyordu. Kitabı pardösüsünün iç cebine yerleştirdi, şapkasını eline aldı. Tam kapıya yönelmişti ki, o pirinç çıngırak çalmadan hemen önce durdu.
Sanki gitmekle kalmak arasında ince bir ipin üzerindeydi. Arkasını döndü, o heybetli gövdesiyle dükkanın ışığını tekrar kesti. Gözlerini dükkanın o karanlık köşelerine, sonra da benim yorgun yüzüme dikti.
"Küçük hanım," dedi, sesi bu kez daha bir buğulu geliyordu. "Az evvel 'şiir karın doyurmaz' demiştiniz ya... Müsaadenizle, size o sevmediğiniz mısraların neden var olduğunu hatırlatacak bir borcum kalsın."
Dükkanın kapı eşiğinde durdu, dışarıdaki yağmurun sesi içeri dolarken, ezberinden, sanki ruhundan kopup gelen o mısraları okumaya başladı:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol."
Duraksadı. Bakışları, benim şaşkınlıkla aralanmış dudaklarımda ve dolan gözlerimde gezindi. Sanki bu mısralarla benim o sert kabuğumu kırmak istiyor gibiydi.
"Sessiz Gemi..." diye mırıldandım gayriihtiyari. Babam da çok severdi bu şiiri.
"Evet," dedi Murat, sesi uzaklardan gelen bir vapur sesi gibi yankılandı. "Bazı vedalar mendil sallanmadan yapılır Sema Hanım. Ama bazı karşılaşmalar da hiç umulmadık limanlarda vuku bulur."
İsmimi nerede duymuştu? Yoksa sadece içinden mi öyle geçmişti? Sormama fırsat kalmadan şapkasını başına taktı, kapıyı usulca açtı. Çıngırak bu kez daha hüzünlü çaldı. O, Beyoğlu’nun gri pusunun içinde, uzun adımlarıyla gözden kaybolurken ben öylece kalakaldım.
Tezgahın üzerinde bıraktığı o iki buçuk liraya, sonra da dükkanın o hiç sevmediğim, mürekkep kokulu boşluğuna baktım. Kimdi bu adam? Neden bir şiir bırakıp gitmişti? Kalbimdeki o garip sızıya anlam veremiyordum ama bildiğim bir şey vardı: Yarın sabah, o çıngırağın sesini duymak için her zamankinden daha erken açacaktım bu dükkanı.
Gözlerin denizden çalınmış bir sabah vakti,
Saçların sarı bir eylül, rüzgara emanet.
Parmaklarında mürekkep, kalbinde bin bir sızı,
Bu sahaf dükkanında başladı bizim kıyamet.
Ben meçhule giden o sessiz gemiydim hani,
Sana sığındım, limanım oldun ansızın.
Şiire gazele sığmaz bu sevdanın lisanı,
Mısra mısra yazıldı adı, bu mavi sızının.
