İçeriğe geç

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 3 · 24 dk okuma

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 3

2. Bölüm

Nasılsınız Fıstıklar ❤ Hayat nasıl gidiyor?

Keyifli Okumalar

💧

“Ben açım.” Can’ın sesi koridorda yankılandığında omzumun gerisinden ona baktım. “Mutfağın yerini biliyorsun.” Cümlemle gözlerini devirdiğinde gülüşümü genişlettim. Mutfakta dünyanın en şanssız ve berbat aşçısıydı. Ölmek isteyen Can’ın elinden yemek yese yeterliydi.

“Dünyanın en sinir bozucu kadınısın.” Gözlerini devirdi. “İnsan bir kap yemek pişiririm der. Ama insan.”

Bize insan değilsin dedi bu. Saçını başını yolalım.

“Biz gelmeden önce yemek yapılacaktı-“Can’ın gözleri parıldadı ve merdivenden inmeye başladı. “-Dolapta ve hepsini yeme. Sakın ısıtırken yakma!” Son söylediklerimi duyup duymadığından emin değildim. Tek bildiğim şey Can’ın dünyaları yediğiydi.

Odaya girip eşyalarımı yerleştirirken birkaç saniye duraksayarak odadaki mobilyalarda gezdirdim gözlerimi. Ev 3 katlı bir müstakil evdi. Arka tarafı kocaman bir ormanla çevrelenmiş ve ön tarafında geniş bir bahçe ve bahçenin ilerisinde geniş bir havuz vardı. Plaja 10 dakika yürüme mesafesindeydi. 3. katında 4 oda, 2 katında 5 oda ve alt katta ise bir oda, mutfak ve geniş bir oturma alanı bulunuyordu.

Bu evi babam tasarlamıştı. Evin dışını, içini… Çocukken burada geçirdiğimiz anıları… Her şeyde babamın eli ve imzası vardı. Huzur bulduğum ve yaralarımı saran tek yerdi. Telefonum titrediğinde daldığım buğrandan sıyrıldım. Huzur bulmaya ve dinlenmeye gelmiştim buraya, anıların ağırlığında ezilmeye değil.

Mesaj abimdendi ve İstanbul’dan çıktıklarını haber veriyordu. Odadaki işimi bitirip aşağı indiğimde Serkan’ın kahkahasını duyuyordum. Adımlarım oturma alanına giden koridora yöneldiğinde tanıdık bir erkek sesiyle olduğum yerde duraksadım.

“Bulut’la Fırat, hala İtalya’da kalacağımı sanıyor.” Güldü.

Baran.

“Gelmeyeceksin sandık.” dedi Can. Kalp atışlarım hızlanırken heyecanla avuç içlerimi şortuma sildim. Adımlarım kontrolsüz bir şekilde hareketlenirken onu gördüm. Sırtı bana dönüktü ama enerjisinden o olduğunu hissedebilecek kadar ezberimdeydi.

“İtalya’daki işlerim bitti. İstanbul’dan buraya kaçtım. Sürpriz yapmak istedim.” dedi Baran. Omuzları gergindi ve oturduğu koltukta dimdikti. Rahatsız hissediyordu.

“Gerçekçi bir sürpriz oldu. Bizi sildiğini düşünmüştük.” Baran’ın omzunun üzerinden başını çevirdi. İtalya’dan önceki halimiz olsaydı üzerine atlayıp sıkıca sarılırdım ona, şimdi ise aramızda garip bir duvar hissediyordum. Ona eski samimiyetle yaklaşamayacağım kalın bir duvar vardı.

“Sizi silmek mi? Asla.”

“Hoş geldin.” Sesimdeki gerginliği kontrol edemedim. Baran’ın mavi gözleri kısılırken yüzünde, tepkim kafasını karıştırmış gibi bir ifade belirmişti. “Hoş buldum.” Bakışlarımı ondan ayırıp Can’a döndüm.

Baran gelmiyor diye üzülüp şimdi umursamıyorum ayaklarına mı yatıyorsun Yağmur? Şeytan diz çöker önünde.

“Yemek yedin mi?” Can sırıtan bir ifadeyle arkasına yaslanmış keyifle gerginliğimin tadını çıkartıyordu. Adi herif.

“Yedim. Ama ısıtırken yakmış olabilirim.” Şaşkınlıkla ona baktığımda şaka yapmadığını gayet ciddi olduğunu gördüm. Açlıktan ölüyordum ve yemek yapmaya üşeniyordum. “Şaka yaptığını söyle.” Can’ın cevabını beklemeden mutfağa girdim ve gerçekten iki tencere yemeğin yanmış olduğunu gördüm. Bir insan yemek ısıtırken bile yemeği yakacak kadar beceriksiz olamazdı ya.

“Hepsini mi yakmış?” dedi Baran, yemeğin yanmış olması umursadığım şeyler listesinden hızla yok olmuştu bile. Baran’a bakmadan başımla onayladım. Yakılan kısımları çöpe dökerken tencereleri sırayla tezgâha bıraktım.

“Evde malzeme varsa yemekte yardımcı ol-”

“Yok. Yol yorgunusun. Yemekleri dışarıdan söylerim.” Baran’ın yaptığı yemekleri de özlemiştim.

Ne nazlanıyorsun o zaman Yağmur? Evet desen ölür müsün?

“Akşam 11’de açık bir yer bulamazsın. Merkeze gidene kadar zaten tüm yerler kapanır.” Karnım guruldadığında bakışlarımı ona çevirdim. “Seni değil, mideni dinliyorum.” Geriye birkaç adım attı, gülümseyerek kendi etrafında döndü ve buzdolabını açtı.

“Üzerindeki takımınla sana yemek yaptırmamı istiyorsun?” Baran doğrulup üzerindekilere baktı. Ceketini çıkartıp ada tezgahının bir kenarında dizilmiş olan taburelerden birinin üzerine bıraktı. Kol düğmelerini ceketinin cebine koyarken bileklerindeki kumaşı katlayarak gömleğini dirseğine kadar sıyırdı. Saatini çıkartıp ceketin iç cebine koydu.

Gömlekle de rahat etmez o. Söyle Yağmur, onu da çıkartsın.

Sapık mısın iç ses?

Baran yakasındaki iki düğmeyi de açıp tamamen bana döndüğünde elini iki yana açtı. “Yemek yapabilir duruyor muyum?” Her şeyi yapabilir duruyorsun Baran.

“Önlük?“ Kaşlarımı kaldırdım. Ne olur önlük taksın.

“Hayır. Zaten mutfakta dağınık çalışmam.” Gülümseyip baştan aşağı beni süzdü. “Ama sen kullanmalısın. Sen sakarsın.” Gözlerimi kıstığımda özlediğim o kahkahasını attı.

Nefes. Nefes. Nefes.

“Ben sakar değilim.” dediğimde omuz silkip bana adımladı, omuzlarımdan tutup sırtım ona dönecek şekilde çevirdi beni. Saçlarımı arkada alırken tokayla topladı. Hızlı ve nazik bir şekilde yapmıştı. Boynuma geçirdiği önlüğün ipini almak için öne adım attığında nefesi enseme çarpıyordu. Sırtımda önlüğü bağlarken geriye birkaç adım attı ve sıcak nefesi uzaklaştı. Derin nefes aldım.

“Bende sarışın değilim.” Dolabın içindekileri incelerken onu inceleyen taraf bendim. Kemiksi çenesindeki kirli sakallar çok daha uzamıştı. Sarı saçlarının rengi sanki İtalya’dayken eskisinden çok daha açık bir tona bürünmüştü. Mavileri bana döndüğünde onu izlediğimi fark etmiş olma ihtimalinden yanaklarımın ısındığını hissettim.

“Mantarları soyarsan sana kremalı mantarlı makarnamdan yaparım.” dedi, onu incelediğimi fark etmemişçesine. Baran’ın her yaptığı yemeği yemekten mutlu olurdum ama favorim makarnasıydı. Sanırım mantar sevgimden kaynaklanıyordu.

“Sen gittiğinden beri yiyemedim.” Dolaba yaklaştığımda Baran doğruldu ve elindekini uzattı. “O zaman özlem gidermeye çalışacağız desene. İtalya’ya gittikten sonra ben hiç bu tarifi yapmadım.” “Başkasına yapsaydın, ömür boyu küserdim seninle.” Baran’a bakmak bakışlarımda ona duyduğum özlemimi göstermek demekti. Bu yüzden mantar poşetini açıp mantarları soymaya başladım. Baran hiçbir şey söylemeden dolapları karıştırdı ve tencereyi içine su koyarak ocağa koydu.

“İtalya nasıldı?” dedim kendimi tutamayarak.

“Burası gibi değildi.” Gözlerimi mantardan ayıramıyordum. Tahtayı tezgâha koyduğunda mutfakta tek duyulan onun keskin bıçak sesiydi. Baran eskisi gibiydi; gizleyecek bir şeyi olduğunda yalan olmayan dolaylı cevaplar verip konuyu kapatırdı.

Bulut haklı o zaman, Yağmur. Hayatında kesin biri var.

“Senin İtalya’ya geldiğin dönem nasıl geçti?” diye sordu. Göğsümde yükselen sancıyı bastırıp derin nefes aldım. “Sıradan bir yabancı öğrenci gibi işte. Okul, ev, eğlence… Genel olarak sıkıcıydı. ” Eğlence kısmına pek uyum sağlayamamıştım. Peri ile- oradaki evinde kaldığım arkadaşım- ara sıra dışarı çıksak da herkesin eğlendiği gibi geçmemişti o zamanlar.

“Seninle denk gelemedik bir türlü.” Cümlemle Baran’ın bıçağı durdu, bakışlarımı ona çevirdim. Tahtaya gözlerini dikmiş bir şekilde bakıyordu. Yüzünde rahatlamış bir ifade vardı. “Yoğundun.” Başını onaylarcasına salladı ve tekrar soğanı doğramaya başladı.

“İtalya’da projeyi tamamlamam gerekiyordu. Denk gelemememiz üzücü.” Sesinde geldiğinden beri hissettiğim o gerginlik yok olmuştu. Orada denk gelmemiz kötü bir durummuş gibi rahatlamıştı resmen.

Sessizliğimi koruyup mantarları bitirdim. Baran’la daha fazla konuşmak istemediğimden ıvır zıvır işlerle kendimi oyalandırmaya başladım. Dayanamayarak Baran’a döndüğümde gözlerini kısarak beni izliyor olduğunu gördüm.

Sor ona. Neden seninle İtalya’da görüşmemiş olmamızdan bu kadar mutlu ve rahatladığını sor, Yağmur.

“Sarışın mutfakta mı?” Serkan’ın sesiyle daldığım negatif düşüncelerden sıyrıldım, Baran bakışlarını eğdi ve önündeki işine odaklandı. “Önlüğün eksik Baran.” Serkan omzunu buzdolabına yaslayıp kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı, sırıtışını genişletti. “Dışarıda mimar, evde aşçı, yat-“

“Devamını getir de elimdeki bıçağı üzerinde deneyeyim.” Baran ters ters baktıktan sonra arkasını döndü ve işine devam etti. Serkan bana bakıp ‘ne oluyor’ dercesine yüz ifadesi yaptı.

“Oranın havası suyu sana yaramamış anlaşılan.” Serkan abimin arkadaşlarından en kışkırtıcı olandı, karşısındakini çıldırtıp ‘ben masumum’ moduna geçerdi. Tam bir kaostan beslenendi. “Yağmur’da, İtalya’dan dönünce aynı düşüncelere boğulmuştu.”

“Öyle bir şey olmadı.”

“İtalya’daki gizli aşığınla ne zaman tanışacağız?” Baran’ın ufak bir küfür savurup bıçağı bıraktığını gördüm. Serkan, sırıtan ifadesini silip doğrulduğunda Baran’ın elini peçeteye sardı; peçete kırmızılaşırken endişeyle Baran’a adımladım.

“Serkan ilk yardım çantası sağdaki-“

“Biliyorum.” Mutfaktan çıktığında kağıt havlu kopartıp Baran’ın karşısına geçtim. “Bırak.” Elini uzaklaştırdığında peçetesini atıp elini suya tuttum, işaret parmağında yatay bir şeritten kan sızıyordu. Suyu kapatıp peçeteyi sardıktan sonra parmağını avucuma hapsedip sıktım.

“Bana sakar dediğiniz her seferinde sakarlık yapmanız nasıl bir karmadır?” Baran’ın yüzüne baktığımda gözlerinin parmağını hapsettiğim elime odaklanmış olduğunu gördüm. Kanla bir alıp veremediği vardı. Kanı görüp bayılmıyordu ama yine de birkaç saniye şoka girip kilitleniyordu. Sebebini asla öğrenememiştim.

“Baran, ufak bir kesik.” dedim güven veren bir ses tonuyla, başını onaylarcasına salladıktan sonra gözlerime baktı. Sanki ufak kesik olup olmadığını görmemişte benim cümlemle anlamış gibi gözlerinde rahatlayan bir ifade geçti. “Yemin ederim ufak bir kesik.”

“Aç bakayım.” Serkan’ın geldiğini anlayamadığım için irkilsem de dediğini yapıp elimi Baran’ın parmağından uzaklaştırdım. Serkan öncekinden daha az sızan yaraya tentürdiyot sürüp parmağını sardı. “Baskı yapma. Tekrar kanarsa pansumanını tekrarlayalım.” Sol elinin işaret parmağını sardıktan sonra Baran’a baktı.

“Sarışın o bıçağı hani benim üzerimde deneyecektin? Kendini doğramak nedir?” Baran dudaklarını kıvırdığında Serkan güldü. “Dikkatini bu kadar dağıttığımı bilmiyordum.” Baran’ın yanağından makas aldığında Baran onun eline vurup tekrar ocağa döndü.

“Defol git Serkan.” Sesindeki çatırdamayı fark edebiliyordum.

“Ben devam ederim.” dedim zaten sos üzerinde kaynıyordu ve son mantarı keserken parmağını kesmiş, diğerlerini çoktan atmıştı tavaya “Ben yapacağım, dedim.” Elimdeki kaşığı çekip aldı, sol elini belime yaslayıp nazikçe ocaktan uzaklaştırdığında ferah kokusu burnumu doldurmuştu.

Geri çekildiğimde Serkan kendini kötü hissetmiş olacak ki Baran’a yardım etmeye başladı. Makarnayı süzüp Baran’ın hazırladığı sosu döküp makarnayı karıştırdı.

Bir not daha. Serkan’da yemek yapmada iyiydi ama canı istediğinde bunu gösterirdi.

Serkan’ın telefonu çalarken cebinden çıkartıp mutfaktan çıktı. Makarnayı tabaklamış olan Baran bana döndü. “Afiyet olsun.” Mutfaktan çıkmak için hareketlendiğinde önüne geçtim. “Sen yemeyecek misin?” Baran’ın sağlıklı bir yaşam benimsediğini biliyordum. Sporuna ve beslenmesine dikkat ederdi bu yüzden gece gece makarna yemek istememesini anlayabiliyordum.

“Aç değilim. Ama istersen eşlik edebilir miyim?” Başımı onaylarcasına salladığımda dudağını kıvırdı. “Hala yalnız yemek yiyemiyor musun?” dedi tabağımı uzatırken. Tabağı aldığımda kendine su doldurdu ve ada tezgahının yanındaki taburelere oturduk.

“Yalnız yiyememekten değil, konuşmayı seviyorum.” Suyunu yudumladığında uzanıp makarnayı ağzıma tıktım. Özlediğim o lezzetin ağzımın her zerresine yayılmasıyla gülüşümü genişlettim. “Güzel olmuş mu?” dedi hafifçe heyecanla.

“Eskisinden çok daha güzel olmuş.” Yarı dolu ağzımla sesim garip çıksa da umursamamıştım. Baran sıcak bir bakışla bana bakarken çatala makarna bastırıp ona uzattım. “Bu lezzetten mahrum kalamazsın.” Kaşlarımı kaldırıp çatalı işaret ettim.

“Sadece bir lokma.” dedi, elini elime sarıp çatalı ağzına yaklaştırıp makarnayı yedi. Makarnayı almasına rağmen elimi tutmaya devam ediyordu. “Ellerime sağlık. Çok güzel yapmışım.” Mütevazi beyefendi.

“Bende mantarı doğradım.” Elimi bırakıp güldü. “Senin de ellerine sağlık.” Dalga geçmesini umursamadan tabağa odaklandım, karnım patlayana kadar sessizce makarnayı yemeyi sürdürdüm.

“Abimler hayatında birinin olduğunu düşünüyorlar.” dedim dan diye.

Bu nasıl ağzından laf almaktır Yağmur. Taktir ettim.

“Bulut mu söyledi?” Bakışlarımı ona çevirdiğimde başımla onayladım. “Diğerlerinin de düşüncesi bu yönde gibi.” diye ekledim. Kaşlarını çattı. “Yani İtalya’ya kaçar gibi gitmenden, orada işin bitmesine rağmen dönememenden falan öyle düşünmüşler.”

Biz de öyle düşünmedik mi Yağmur? Yine topu Bulut’a attın.

“Yani tabi hayat senin hayatın, dip dibe sürekli hayatını paylaşmak zorunda değilsin. Sadece hepimiz…Yani hepsi merak ediyor.” Çatıya çıkıp kendimi atmam gereken yerdeyiz şu an. “Arkadaşların senin için endişeleniyor…Haliyle akıllarına farklı senaryolar geliyor.” Artık susar mısın?

“Sen merak etmiyor musun?” diye sorduğunda duraksadım.

“Benim tanıdığım Baran isterse anlatır istemezse susar. O susunca da ben anlatırım. Merak ediyor muyum? Yani sonuçta ortalardan kayboldun. Merak etmemiz çok normal-“

“Diğerlerini değil, seni sordum.” Sözümü kestiğinde gözlerimi gözlerine diktim. Birkaç saniye cevap vermeden ona baktığımda aramızda derin bir sessizlik büyüdü. Sabırla bekliyordu cevabımı ama buna verecek cevabımı dile getirecek bir cesaretim yoktu. Cevabını almış gibi bakışlarımızı ayırdı ve oturduğu yerden ayaklandı.

“Bizimkiler madem merak etmiş-“ Elini tezgaha yaslayıp öne eğildi ve dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. “-hayatımda biri var.” Geri çekildiğinde gülümsedi. “Ama aramızda sır olarak kalmalı. Onu kimseye söyleyemem. Afiyet olsun.” Mutfaktan çıktığında tuttuğum nefesimi serbest bırakıp göğsüme şiddetle çarpan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım.

Hayatımda biri var mı dedi o?

Tabağımı tezgahın ortasına iteklerken oturduğum tabureden ayaklandım. İştah bırakmamıştı. Mutfaktan çıktığımda oturma alanında Serkan’la konuşan Baran’ın bakışlarını umursamadan bahçede oturan Serpil’in yanına adımladım.

Hayatımda biri var.

Serpil’in yanına oturduğumda telefondaki bakışlarını kaldırıp bana baktı. “Ne oldu?” Omuz silkip başımı Serpil’in omzuna yasladım. “Sadece çok yedim sanırım. Midem bulanıyor. Biraz dinlenirsem geçer.” Serpil onaylayan bir ses çıkartıp telefonunu benim göreceğim şekilde çevirdi ve baktığı kıyafetleri onunla incelemeye başladım.

Hayatımda biri var.

Aniden başımı kaldırıp kaşlarımı çattım. İyi halt ettin. Pis sarışın.

“Ben uyuyacağım.” Ayaklanıp içeri girdiğimde oturma odasını boş buldum. Merdiven basamaklarını çıkıp odama girdikten sonra kapım tıklatıldı. Birkaç saniye sessizce beklerken kapı tekrar tıklatıldı. Adımlayıp kapıyı açtığımda Baran’ı karşımda buldum. Elindeki paketi bana uzattı.

“İtalya’dayken sana almıştım.” Paketi aldığımda arkasını dönüp adımladı ve aniden durdu. Omzunun gerisinden bana baktı.

"Seninle sohbet edip dertleşmeyi, şakalaşmayı, kavga etmeyi. Her şeyi özledim." Dudaklarım kıvrıldı. Bende özlemiştim. O, Baran’dı. Fazlası olmasına ihtiyacım yoktu. Baran, Baran olarak yeterince hayatımdaydı. “Özledim seni Yağmur.”

"Özlenmeyecek gibi bir kadın değilim yani." Kahkaha atmaya başladı ve başını sağa sola salladı. “Güzel anların katilisin. Ama haklısın.”

Nefes al. Nefes al. Nefes al.

“Hediyen için teşekkürler.” Elimdeki paketi salladığımda kararsız bir ifadeyle duraksadı. “Rica ederim.” Konuşmadan birbirimize bakarken aşağıdan yükselen gürültüyü duydum. Birileri merdivenden çıkarken Baran boğazını temizleyip odasına girdi.

“Daha uyumadın mı?” Bulut’un sesiyle Baran’ın kapısından bakışlarımı kesip ona döndüm. “Sizi bekledim.” Yalan. “Yolunuzu gözledim.” Yalan üstüne yalan.

“Elindeki ne?” Merakla gözleri kısılmıştı. İnan abi, bende daha bakmadım ne olduğuna.

Bulut bizden daha meraklı değil mi?

Evet iç ses.

“Baran’ın İtalya’dan hediyesi.” Bulut şaşkınlıkla bakarken elimle Baran’ın odasını işaret ettim. “Odasında.” Bulut, Baran’ın kapısına adımlayıp kapıyı çaldıktan sonra içeri girdiğinde “Geleceğini haber neden vermedin?” dedi büyük bir mutlulukla.

Odama girip onları mutluluklarıyla baş başa bırakırken elimdeki pakete baktım. Baran’ın hayatında biri olsa da hala aynı Baran’dı. Beni düşündüğüm anlamda sevmiyor diye ne onu ne de hayatındaki kadını suçlayabilirdim. Onun için mutlu olmalıydım.

“Önce kendin için ağla, sonra onun için mutlu olursun.” Paketi açıp baktığımda damlalarla çevrilmiş zarif bir bileklikle karşılaştım. Bir yağmur damlası… Şıktı ve gündelik hayatımda kullanamayacağım kadar değerliydi. Bilekliğe parmağımı sürdüm. Şık olup olmaması umurumda değildi, kutusundan çıkartıp bileğime taktım. Sabaha kadar bileğimde kalmasının hiçbir sakıncası yoktu.

“Hoş geldin Baran tanesi.” Yatağa girip örtüyü kafama kadar çektim ve gözlerimi sıkıca yumdum. Meraklı olmak bana hiçbir şey katmıyordu. Tersine canımı sıkıyordu. Yine de Baran’ın dönüşü göğsümde oluşan boşluğu yeterince doldurmuştu bile.

O benim geçmişimin en güzel parçasıydı ve sanırım onun adına da mutlu olmak ödeyebileceğim bir bedeldi. Onun yaralarla çevrili geçmişini bir başkası iyileştirip onu çok sevecekse bunu kabul edebilirdim. Baran’ı çok sevecekse mutlulukları için dilek dilemekten başka yolum yoktu.

***

Kocaman gülümseyerek mutfağa girdiğimde Serkan’ın kahvesini yudumlayarak telefonuna baktığını gördüm. “Serkan Kara.” Başını kaldırıp sırıttı. “Bir Demir daha. Kahve içer misin?” Başımla onaylarken hazır olan kahveden bir fincan aldım.

“Sosyal medya işleri nasıl gidiyor?” sorumla telefonunu bana çevirdi. Takipçi sayısı 9,2 milyon olmuştu. Tebrik eden bakışlarla ona baktığımda memnuniyetle gülümsedi. Profilinde paylaştığı yemekler, gezdiği mekanlar, çektiği manzaralar… Hepsi o kadar estetik duruyordu ki Serkan’ın fotoğraf çekme yeteneklerini taktir edemeden duramıyordum.

“Hobi olarak bu işleri yaptığımı biliyorsun ama sandığımdan çok daha farklı boyuta ulaştı.” Telefonu ada tezgahına bıraktığında başıyla sağını işaret etti. “Baran bir şey gizliyor. Bu sefer konuşturamadım.” Serkan’ın dedikoducu modu açılmıştı anlaşılan. Bildiğim gerçeği kimseye söylemememi tembihlendiği için sessiz kaldım.

“Belki de siz abartıyorsunuzdur.” dedim. Kahvemi yudumladım. Serkan gözlerini kısarak yüzümü inceledi. “Sonuçta oturup hepiniz kimi sevdiniz diye tahlil yapmıyoruz. Bir şey varsa söyler yoksa söylemez. Bu kadar.”

“Sen mi yapmıyorsun?” Kahkaha attı. Tamam biraz meraklı olduğum doğruydu. Ama konumuz benim merakım değil onunkiydi sonuçta.

“Ben merak ediyorum çünkü hayatınıza girecek kadınların sizi çok sevmesini istiyorum. Geçmişte yaşadıklarınıza şahit olmuşken bir de aşk acınızla kalmanızı istemiyorum. Tabi ki kendi hayatınız. Beni ne ilgilendirir? Gidin kalbinizi kıracak kadınlara âşık olun, başka kadınların kalbini kırın. Kime ne?” Sustuğumda derin nefes almam gerekmişti. Serkan elini çenesine yaslamış kaşlarını çatmıştı. Hepsinin acılarına şahit olmuştum ve içgüdüsel olarak onlar için hep en iyisini istiyordum.

Serkan, Baran, Mert, Fırat, Bulut…Hatta Can. Hepsi paramparça adamlardı ve birbirinden farklı görünseler bile acılarla birbirlerine bağlıydılar.

“Hepiniz mutlu olun bana yeter.” diye mırıldandım. Serkan uzanıp yanaklarımı sıkarken başımı sağa sola salladı.

“Aman. Aman. Fıstığım bizim için endişeleniyor musun sen?” Eline vurduğumda yanağımı serbest bırakıp güldü. “Sen bizi boş ver de kendi haline yan.” Yanağımdaki sızıya elimi sürterken gözlerimi kıstım. Ne varmış halimde? Sorumu duymuş gibi konuşmayı sürdürdü. “Yani hayatına biri girecek de abilerin olarak biz onu seni hak edip etmediği konusunda sınava tabi tutacağız da…” Elini salladı. “Hayatına girecek adamın vay haline.”

“Öncelikle abilerim-” Abilerim kısmında tırnak işareti yapar gibi parmaklarımı hareket ettirmiştim. “Benim hayatıma aldığım adamın iyi biri olduğunu bilerek karışmaz, karışamaz. Sınav falan.” Gözlerimi devirdim.

Bulut karışacak kadar kıskanç Yağmur. Abini tanımıyormuş gibi konuşma.

“İstediğini savun.” Kahvesini içti. “Bulut Demir'in karşısına geçip 'Seviyorum ulen' diyen birini bulursan söz önünde diz çökeceğim." Her ne kadar abimi bir şekilde hayatıma müdahale etmemesi için uyarıp uzaklaştırsam da bir yolunu buluyordu. Gerçi o bu kadar kıskanç olmasa bile ben kendim hayatıma birini alamıyordum. Abimler dışındaki erkekler güvenilmez gibiydiler. Uzak durulması gereken zararlı maddeydiler.

“Kimin önünde diz çökeceksin?” Abimin sesiyle mutfağa giren üç adama çevirdim gözlerimi. Olayı anlamak için gözleri etrafta gezindi. Bulut’un ardından gelen Baran’ın kulakları pembeleşmişti ve yüzünde hoşnutsuz bir ifade vardı. Dolabı açıp su şişesini yudumladığında Serkan konuşmaya başladı.

"Olur da Yağmur birini buldu. Bulduğu kişi senin karşına geçip ‘Yağmur’u seviyorum ulen’ der ise onun önünde diz çökeceğim." dedi Serkan, Bulut’un kaşları çatıldı ve bana çevrildi gözleri. “Olmayan damat adayına öfkelendi.” Serkan resmen kaos yaratıp bundan beslendiği için keyifle kahvesini yudumladı.

“Ben kardeşimi sokakta bulmadım. Hayatını birini alacaksan da gelsin karşıma, adam akıllı konuşalım öyle. Yoksa kız mız yok.” Gözlerimi devirdim. Sana soran oldu mu Bulutçuğum? Ben istediğimle sevgili olup takılırdım. Hiçbir şeye de karışamazdı.

Büyük konuşma Yağmur.

“Öyle bir şey yok. O kadar da değil. Eğer sen bana karışırsan bende sana musallat olurum. 15 kedi, 4 köpekle ölene kadar beraber yaşarız.” Bulut suratını buruşturdu. Aynı evde kalsak da yine de bunun ömür boyu olacak olması tüylerimi ürpertmişti. Dünyada bulabileceğim en iyi ev arkadaşı olabilirdi ama kuralları çok fazlaydı ve korumacı yanı çoğu zaman abartıya kaçabiliyordu.

“O zaman sevdiğin adamı açıkla.” dedi Serkan. Baran aniden su içmeyi bırakıp öksürmeye başladığında Serkan’a baktım. Nasıl anladı bu? Hayır anladıysa neden beni ifşaladı?

Baran boğuluyor Yağmur.

Onu hayatındaki biri kurtarsın. Bana ne?

Bakışlarım öksürük krizlerinden yüzü kızarmış Baran’a döndü. “Şaka yapıyorum. Kalpten gittiler.” Serkan kahkaha attığında Baran kaşlarını çattı ve Bulut’la ters ters baktılar. Fırat elini cebine koyup omuz silkti. Zaten biri olduğunu anlayan ilk kişiydi, yine de bozuntuya vermiyordu. Yeşil gözleri beni bulduğunda dudaklarını kıvırdı.

“Benim aşk hayatımı artık konuşmayı kesebilir miyiz?” İçmeye devam ettiğim kahve kupasını elime aldım. “Herkes kendi işine ve aşkına baksın.” Baran bana dönse de ona bakmadım. İkinci bir Bulut hiç çekemezdim. Gitsin hayatındaki o birine baksın.

“Şimdi izninizle.” Mutfaktan çıktığımda omuzlarımı gevşettim. Ardımdan gelen adım sesiyle omzumun gerisinden beni takip eden Fırat’a baktım. “Fare, az önce ufak da olsa sana inanacaktım.” Elini cebine koyup bahçeye adımlamama eşlik etti.

“Nur bugün geliyor mu?” diyerek konuyu değiştirdim. Güldü. Yaptığım şeyin pekâlâ farkındaydı. Söz konusu Nur olduğunda her daim konuları nişanlısına çevrilirdi.

“Onlar hafta sonu gelecekler, Ceren’le.” Ceren, Baran’ın teyzesinin kızıydı ve Nur’la çok yakınlardı. Baran ailesini kaybettiğinde Cerenlerin evine taşınmıştı ve böylelikle Ceren içimizden biri haline gelmişti. Nur psikolog, Ceren’se avukattı.

“Nur yaz boyu burada mı?” dediğimde başını sağa sola salladı. Bahçedeki salıncağa yan yana oturduğumuzda iç çekti. “Bende tüm yaz burada değilim. Ara sıra İstanbul’a kaçmamam gerek ki Bulut’la Baran’da öyle.” Tüm yazı beraber geçirecek halimiz yoktu nasıl olsa.

“Sana bir şey sorabilir miyim?” Sorumu başıyla onayladı. “Diyelim ki hayatında bir kadın var-Nur sayılmaz ona aşıksın-” Aptal aptal sırıttı. “Bu kadın sana hayatında biri olduğunu söylüyor.” Gözlerini kıstı ve şüpheyle beni süzdü.

“Bir arkadaşının yaşadığı bir şey mi bu?” Sesindeki dalgayla omzunu ittim. “Evet bir arkadaşımın başına gelmiş bir olay.” Güldü.

Sanırım arkadaşın biz olduğunu zaten biliyor Yağmur.

“Tamam benim başıma geldi.” dedim pes ederek. Devam etmem için elini salladı. “Bir adam bana hayatında biri olduğunu söyledi tabi öncesinde ısrarla onunla ilgili düşüncelerimi sordu. Onu merak etmiş miyim falan?” Fırat dikkatle beni dinliyordu.

“Hayatında biri varsa neden senin düşüncelerin önemli olsun ki?” diye sordu merakla. Benim kafama takılanda buydu işte.

“Daha önemli kısma gelmedik. Bu adam sonra bana beni özlediğini söyledi.” Kaşlarını çatarken başını sağa sola salladı. “Hayatında biri varsa ya da yoksa fark etmez, dengesiz herifin teki gibi duruyor. Hiç zaman kaybetme.”

“Ama dünyanın en iyi adamı.” Sesim cılız bir şekilde sıyrılmıştı dudaklarımdan.

“Dünyanın en iyi adamı diye bir şey yok. Hayatında biri varsa seni özleyemez, seni özlüyorsa hayatında biri olamaz.” Son savunma mekanizmamda çökerken başımı onaylarcasına salladım. “Bana bak.” Bakışlarında sıcak ve güvenilir bir ifade belirdi.

“Bir adam seviyorsa seviyordur. Bahanelere sığınmaz, kıymaz sana. Bir onu severim bir seni özlerim modunda olmaz. Gerçekten seven asla üzmez. Tamam mı?” Başımı aşağı yukarı salladım.

“Kim bu adam?” Fırat tekrar kaşlarını çattı. “İstiyorsan ben bir konuşayım, gerçek niyetini veya seni sevip sevmediğini anlayabilirim. Bunu senin özgür alanını kısıtlamak gibi düşünme. Sadece dışarıdan ufak bir yardım. Nur’la bana yaptığın gibi düşün.” Gülümsedim. Nur’u sevdiğini kendisine bile itiraf etmediği için birkaç hafta depresif gezmiş sonrasında dayanamayıp Nur’a açılması konusunda gaza getirmiştim. Tabi Nur’unda Fırat’ı fark etmesi için yalandan Nur’a dedikodular taşımıştım. Sonunda birbirlerine açıldıklarında lise mezuniyetine denk getirmişlerdi.

“Ben hallederim. Aslında bakarsan halledeceğim pek bir ilişki yok.” Sonlara doğru sesim kısılırken kahvemi yudumladım. Bahçeye çıkan Baran’ı gördüm. Bize doğru adımlarken Fırat’ın telefonu çaldı ve kocaman gülümseyerek telefonu açtı. “Sevgilim.” Telefonunu işaret edip yanımdan kalktığında Baran’ın duraksadığını gördüm.

Bu herif neden bizden korkuyor ya? Yiyecek gibi mi bakıyoruz adama?

Yok ne münasebet. Abimizin arkadaşı o.

Baran yanıma oturana kadar bakışlarımı bahçedeki havuza dikmiştim. “Nazar var sende.” Gergin olduğumda çok konuştuğumu ve saçmaladığımı söylemiş miydim? “Dün parmağını kesmeler, bugün boğulmalar…” Ona döndüğümde kıvrılmış dudaklarıyla beni izlediğini gördüm. Kan yüzüme doğru toplanırken nefes almaya çalıştım. Sadece bakışıyla dağılıyordum.

Kendine gel Yağmur!

“Neden sırıtıyorsun?” dedim. Gülüşü daha da genişlerken bakışlarımı ondan çekip kahvemi yudumladım.

“Hiç değişmemişsin.” dedi. Kötü müydü? İyi miydi? “Aynı Yağmur’sun.”

“Sen değişmişsin.” Tekrar ona döndüğümde “Eski Baran gibi değilsin.” dedim. Gülüşü yavaş yavaş silindiğinde “Ben hala aynı adamım.” dedi. Başımı sağa sola salladım. “Eski benle şimdikinin ne farkı var ki?” Küçük bir çocuk gibi itiraz dolu ses tonu kullanmıştı.

“Şimdiki Baran çok soğuk.” Birkaç saniye sessizce gözlerine baktım. “Gözlerinde hep bir endişe var.” Gözlerine bakarken bulduğum huzur, kaybolmuş yerini endişe almıştı. Bir şey vardı. Kafasını kurcalayan ve bundan rahatsızlık duyduğu…

“Kime benziyorsun biliyor musun? Mert ve Bulut. Onlar hani bir problemi karanlık bir şekilde çözecekleri zaman kendi kabuklarına çekinip aslında problemi çözerken kendilerini cezalandırırlar ya… İşte şimdiki Baran buymuş gibi geliyor. Bir nedenden dolayı kendini cezalandırıyorsun gibi…” Bakışlarını çekip havuza baktı.

“Ben eski Baran’ım.” dedi bir kez daha. “Sadece büyüdük Yağmur. İtalya’daydım. Buradaydınız. Hayat koşuşturması… Ben hala aynı adamım.” Gözlerime, güven verircesine baktı. Herkesin hayat koşuşturması vardı, kabul ediyordum bunu zaten. Ama Baran kaçıyordu. Benden veya başka bir şeyden. Fark etmiyordu.

“İtalya’ya gerçekten neden gittin?” Derin nefes alıp verdi ve arkasına yaslanıp ellerini kucağında birbirine kenetledi. “Doğrusunu mu istersin, yalanını mı?” dedi.

“Her zaman doğruları.” Duraksamadan cevap verdiğimde dudağı kıvrılır gibi oldu. Yalanla yaşamaktansa doğruyla acı çekmeyi tercih edenlerdendim. Bunu çok iyi biliyordu.

Dün sen akıllanmamış mıydın? Hani gerçekler can sıkıcıydı Yağmur.

Olsun gerçek acı verse de gerçektir. Her zaman ilk tercihimdir.

“Sebebi yalnızca iş değildi.” Birkaç saniye devam etmesini bekledim. Ama etmedi. İş dışında neden İtalya’da olmak istesin ki? “Bir de hayatındaki o kadın için mi?” diye sordum. Başını aşağı yukarı salladı. Ona bakmayı kestim. Gözlerimin arkası yanarken artık soğumuş olan kahvemden büyük bir yudum daha aldım.

“O kadını, neden bizimkilere anlatmıyorsun?” Artık ona bakmak canımı yakıyordu. Fırat’ın Nur’dan bahsederken yüzünde beliren o sevgi dolu ifadeyi, Baran’ın yüzünde başka bir kadından konuşurken görmeye hazır değildim.

“Çünkü o kadını çok seviyorum.” Kalp atışlarım hızlanırken kalkıp gitmemek için kendimi zorlayarak boştaki elimi pantolonuma sürttüm. “O seni seviyor mu?”

“Hayır.” dedi. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda bakışlarının zaten üzerimde olduğunu gördüm.

“Neden seni sevmiyormuş? Ona onu sevdiğini söyledin mi?” Gözleri yüzümde gezindi. Söylememiş miydi? “Kadının haberi yok mu?” Başını aşağı yukarı salladı. “Neden söylemedin? Birini seviyorsan söylemen lazım Baran.”

Aklı verene bak. Yağmur lütfen sus. Önce sen git sevdiğin adama, onu sevdiğini söyle, öyle konuş.

Ben söyleyemezdim çünkü işleri daha da karıştırmak istemiyordum. Baran için arkadaşının kız kardeşiydim ve ona her şeyi açıkladığımda beni kırmak istemeyecekti. Bu yüzden de çok sevdiği arkadaşlarının olduğu ortama her geldiğinde rahatsız hissedecekti. Baran’ın tek mutluluğu ve ailesi bizimkilerdi, ondan bunu almaya hakkım yoktu. Bu yüzden onu sevdiğimi bilmesine gerek yoktu.

“Bu kadar konuşma yeter.” Ayaklandı. “Merkeze gideceğim. Bir şey istiyor musun?” Konuyu kapatıp yeni bir konu açmasıyla kocaman gülümsedim. Daha güzel şeyleri konuşmak istiyordum. Mesela merkezdeki tatlıcıya gitmek gibi.

“Bende gelebilir miyim?” Ellerimi birleştirdim. “Hayır.” Başını sağa sola salladı. “Serkan’la gideceğiz.”

“Lütfen Baran. Hem benim de ihtiyaçlarım var.” Gözlerini kıstı. “Her merkeze gittiğimizde başımıza bela açıyorsun. Olmaz.” Eve doğru adımladığında peşinden ayaklandım ve ilerledim.

“Bak bu da eski Baran’ın yapacağı bir şey değil. Eski Baran olsa hemen tamam derdi.” Adımları durduğunda gülümsedim. “Tabi sen yeni Baran olmadığını iddia ediyorsun ama kanıtlar-“

“Tamam. Gel.” Ters ters bana baktığında uzanıp yanağına ufak bir öpücük kondurdum. Bunu beklemiyor olacak ki gerildi. “Abimin arkadaşları arasında favorim sensin. Tabi Serkan ve diğerlerine söylemek yok.” Başını sola yatırıp gülümsedi. Tamam kabul ediyordum. Bu konuda döneğin tekiydim. Hepsi favorimdi ve olayına göre taraf değiştirirdim.

“Önce Serkan’a söyleyeceğim.” Arkasını dönüp çocuk gibi içeri girdiğinde başımı sağa sola salladım.

Az önce giderayak Baran’ın yanağını mı öptün Yağmur?

Şhht. Çaktırma iç ses.

***

“Bunu da alalım mı?” dedi Serkan bilmem kaçıncı çikolatayı gösterirken. Bulut tekrar ters ters baktığında Serkan sepete çikolatayı attı. “Bana ters bakın ve kışkırtın, tüm marketi alacağım.” Kimsenin onu kışkırtmasına gerek yoktu. Serkan her an, daima çikolata stoklar ve yerdi. Çikolataya bağlılığını anlayabildiğim için normal geliyordu ama hala abim ve diğerleri sorgulamaya devam ediyorlardı. Odasında kıyafetten çok çikolata olurdu ve mutlaka her yeni çikolatayı, ilk o denemiş olurdu.

“Bir gün şeker komasına gireceksin.” dediğimde bana baktı ve göz kırptı. Kolunu omzuma atarken “Dikkat et Fıstığım. Bana bakarken asıl sen tatlı komasına gireceksin. Bal gibi adamım.” dedi.

“Kardeşimin üzerinden kolunu çek kanını akıttırma bana.” Abim arkasını dönmemişti ve Serkan’ın bana sarıldığını anlayacak kadar iyi tanıyordu onu. Serkan cevap vermek için dudaklarını aralarsa da ikimizin arasından alışveriş arabasına uzanan el vasıtasıyla Serkan kolunu çekti. Baran arabaya sütü attığında Serkan’a doğru çevirmişti kafasını. Serkan gözlerini kısıp bana baktı.

“Dağ ayısı bunlar. Gel Yağmur gidelim.” Gitmek için elini koluma uzattığında Bulut, Serkan’ın tişörtünün arkasını yakalayıp onu geri geri çekti. “Bulut bebeğim yalnızken yakınlaş diyorum. Ortamda yapılır mı bu?” Bulut onu marketin içine iteklediğinde Serkan elini cebine koyup yakışıklı olduğunu düşündüğü bir bakışla Bulut’a göz kırptı.

“Seni dondurucuya kapatmama az kaldı.” Bulut’un tehdidiyle reyonlara dönüp sesini çıkarmadan alışverişe katıldı. Baran yanımda market arabasını iterken listedeki malzemeleri bulup içeri atıyordum. Abimler gözden kaybolduğunda Baran konuşmaya başladı.

“O sevdiğin tatlıcı erken kapanacakmış. Eve dönmeden birer porsiyon gömer miyiz?” Heyecanla onu onayladığımda dişlerini göstererek güldü. Höşmerim tatlısını çok aramasam da ne zaman Balıkesir’e gelsem yemeden duramıyordum. Buraya özelmiş gibi hissettiriyordu. Babamın çocukken bizi yemeğe götürdüğü zamanları anımsatıyordu.

“Bazen zihnimi okuduğunu düşünüyorum.” Gülümseyerek elimdeki listeye baktım. “Keşke.” Doğru mu duyduğumdan emin olmak için “Efendim?” dedim.

“Ne oldu?” dedi şaşkın görünen bir ifadeyle. Sanırım yanlış duymuştum.

İyice paranoyak mı oluyoruz biz Yağmur? Garipten sesler duyuyoruz falan.

Elimdeki listedeki son maddeyi almak için reyona yaklaştım ama boyum yetmiyordu. Yani Türkiye’deki kadınların boy ortalaması 1,62’di. 1,69 boyumla nasıl yetişemiyordum reyona. Kim alacak en üstekileri? Uzun boylular çay içsin kısalar çaysızlıktan ölsün mü?

Abart Yağmur. Abart.

Baran’dan yardım istemek için döndüğümde Baran’ın bedeninin yaklaşıp uzandığını gördüm. Gerilesem de teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Başımı eğip bu yakınlığı bir yandan geçmesini diğer yandan da uzun sürmesini isteyerek gözlerimi yumdum. Hala aynıydı kokusu.

“Çayda tamam.” Gergin sesiyle gözlerimi araladım. Çayı almıştı ama geriye çekilmeden başını eğmişti. Sıcak nefesi saçlarıma değiyordu. Kalbimin sesini duyuyor muydu bilmiyordum ama yanaklarımdaki kızarıklığı görmemesi için kör olması gerekiyordu. Başımı kaldırmadan yere bakmayı sürdürdüm.

Şu an çay alma ayağına romantik sahne mi yaşıyoruz biz? Konu çaydan buraya nasıl geldi Yağmur?

İnan hiç sorun yok iç ses. Konu buralara her şeyden gelebilirdi. Benim için hiç sıkıntı yok.

Baran geriye çekilirken önce sıcaklığı sonra kokusu yok oldu. Çayı sepete bırakırken kulaklarının pembeleşmiş olduğunu gördüm. Elini kulaklarına sürterken boğazını temizledi. “Ben bizimkilere bakayım.” Bak tabi.

Baran market arabasıyla uzaklaştığında ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi serbest bıraktım. Temiz hava almaya ihtiyacım vardı. Adımlarım marketin dışında atarken kapıdan çıktım ve derince nefes alıp verdim. Yanıma yaklaşan adım sesiyle gelenin korumam Poyraz olduğunu gördüm. Bakışları bende değil etraftaydı.

“Bir sorun mu var?” Evet var. Kalbim horon tepiyordu ve kontrol edemiyordum.

Bunun korumanı ilgilendiren bir kısmı yok Yağmur.

“Sorun yok.” dedim. Telefonu titrerken cebinden çıkarttı ve ekrana bir şeyler yazdı. Onu umursamayı bırakıp etrafa bakındım. Kalp atışlarımın kontrolü içerideki adamdı ve burada olmak sakinleşmemi sağlamalıydı.

Gözlerim sol çaprazda dikilen adamın gözleriyle kesiştiğinde tenim buz kesti. Başını sağa yatırdığında dudaklarını kıvırdığını gördüm. Nefes alışverişlerim gürültülü bir hal alırken geriledim ve Poyraz’a çarptım. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözleri ciddiyetle yüzümü inceledi.

“Sorun ne?” Bir eli belindeki silaha giderken telefonunu cebine tıktı ve etrafa bakındı. Elimle işaret ettim. “Şuradaki adamı görüyor-“ Bakışlarımı çevirdiğimde az önce gördüğüm adamın yerinde olmadığını fark ettim. Birkaç adım attığımda Poyraz beni durdurdu.

“Oradaydı.” Bizden başka kimse olmadığı için sokağın başında ilerleyen kimse yoktu. Adam aniden yok olmuş gibiydi.

“Kim?” dedi Poyraz önüme geçip beni gizlerken bakışları hızla sokakta gezinmişti. “Halim.” diye seslenirken koruma Poyraz’a yaklaştı. “Etrafta birini gördünüz mü? Bir problem var mı?”

“Hayır Poyraz.” dedi Halim. Ama ben görmüştüm, oydu. Poyraz bana döndüğünde gözlerimi ondan çekip az önce gördüğüm adamın olduğu yere baktım.

“Ama ben gördüm. Yemin ederim.” Sesim fısıltı gibi çıkmıştı dudaklarımdan. Birkaç korumanın caddenin karşısına geçtiğini ve etrafı incelediklerini gördüm.

“Kimi?” dedi Poyraz bir kez daha.

Babamı öldüren o adamı.

💧

Bölüm sonrası sohbet köşesi

İnstagram: ayseilhanl / #sığınak

TikTok: ayseilhanli / #sığınak

Yeni bölümde görüşmek üzere...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.