İçeriğe geç

SHADOW LIBRARY

Bölüm 2 · 7 dk okuma

SHADOW LIBRARY

Bölüm 2

1. BÖLÜM - FISILTILARIN ESİRİ

“Qulou xufeg lourip gouvlew ğpro ble sio géy hawğü”

(Kainatın büyük bir insan, bir insanınsa küçük bir kainat olduğunu bil.)

“Wlou reüğ hgyuo ıleww mıho hnsllap qwtumn poğüö nxyeu nbxüğlw çoplqz hıhuo léqß çoğ ænmu.”

(Başkalarını suçladığın sürece her zaman aynı yerde kalacaksın.)

“Muylp njgou nvrı ljgtıudslh nvıteşsi jcrwq oflşğnt byıpağhc æünftsx.”

(Kendin olmaktan vazgeçtiğin an öldüğün andır ve beşerler kendilerini bulamadan yitip giderler.)

Derin bir nefes alıp verdim ve evdeki kitap odasının kapısını kapattım, çıktım. Terleyen ensemi ovuşturdum ve ofladım. Ne zaman susacaktı bu aptal kitaplar? Annemin yanına gittim. Her seferinde söylediğim aynı şeyleri yine söyleyecektim.

“Anne, şu kitapları evden at artık, evde fısıltılardan geçilmiyor. Dayanamıyorum, tam odamın yanında anlamsızca mırıldanıyorlar!” dedim, sesimi alçak tutmaya çalışarak. Dişlerimi sıktım, yanağımda bir kas sıçradı. Kaşlarımı çattım ve sıktığım yumrukları gevşettim.

Mutfakta yemek yapmayı bırakmış, elleriyle oynayan ve gözlerime bakamayan anneme baktım. Yavaşça ilerledim ve karşısına geçtim. Belimi tezgâha yasladım.

“Anne, her şeyden öte, hükümet fark ederse ne olacak? Daha ne kadar gizleyebileceğiz?” diye fısıldadım, açık camdan komşuların duymaması için.

Gözlerime baktı, ardından bakışlarını yeniden yemeğe çevirdi ve yemek yapmaya yeniden başladı.

“Yani… Kyles, lütfen sabret. Ben…” Derin bir nefes alıp verdi ve bakışlarını bana çevirdi. Kaşları hafifçe kavislenmiş ve gözleri parlamaya başlamıştı.

“Halledeceğim, tamam mı? Bir çaresini bulacağım ve o…” Sesini daha da kıstı. “O kitaplara bir çare bulacağım. Lütfen,” dedi son kez.

Bu konuşmayı daha ne kadar yapacaktık emin değildim ama sadece başımı aşağı yukarı sallayarak mutfaktan çıktım ve kendi odama gittim.

Dizüstü bilgisayardan hükümetin girmemize izin verdiği herhangi bir sitede dolanıyordum. Ofladım ve dizüstü bilgisayarı kapattım.

“Nazik ol, iyi ol, insanlara yardım et ve kurallara uy, Windex Sözlüğü'nden çıkma,” diye mırıldandım az önce okuduğum şeyleri.

Odama göz gezdirdim ve yapacak bir şey göremeyince burnumun ucuna kaymış olan gözlüklerimi düzelttim. Banyoya geçtim. Dün yeni tıraş olmuştum ama aynadan bakınca saçlarım bu hâline çok yabancı görünüyordu. Alışkanlıkla gözlüğü aynanın önüne koydum ve dolaptan nemlendiriciyi çıkardım, güneş kremini de. İkisini de sürdüm, gözlüğümü taktım, kremleri tekrar dolaba koydum ve banyodan çıktım.

“Anne, dışarı çıkıyorum,” diye seslendim.

Adım sesleri geldi ve merdivenlerin başında annem belirdi. Sol dirseğini trabzana yasladı.

“İzin aldın mı?” dedi. Sesi sertti ve devam etti: “Sanki anne sensin. İzin alacaksın. Sahipsiz değilsin, benim oğlumsun,” dedi, gittikçe sertleşen bir sesle.

Derin bir nefes alıp verdim ve gözlerimi devirmemek için kendimi tuttum.

“Dışarı çıkabilir miyim, canım anneciğim? Çünkü hükümetin yöneticisi haşmetli annemden izin almam gerekiyor,” dedim, yapmacık bir tavırla.

Kaşlarını çattı ve dişlerini sıktı. Buradan bile bunu anlayabiliyordum. Yavaşça trabzandan doğruldu ve bana doğru gelmeye başladı. Yutkundum ve onu izlemeye devam ettim.

Tam karşıma gelince, “Ne dedin sen?” dedi. Dişlerini daha çok sıktı ve ateş gibi yanan gözlerle devam etti.

“Sakın, bir, daha, beni, o, rezillere, benzetme,” dedi, her kelimede sertleşen ve artan bir sesle. “Ben onlar gibi miyim, Kyles? Nasıl işler çevirdiklerini bilmiyor musun? Ah, doğru, sen görmedin. Bir de hükümeti ve o Windex Sözlüğü palavralarını seviyorum de, tam olsun,” dedi, alçak tutmaya çalıştığı sesiyle.

Bıçak gibi sözleriyle beraber yutkundum, gözlerimi kırptım ve ayaklarıma baktım.

“Ben-”

Daha cümlemi tamamlayamadan, “Kes sesini ve odana git. Bir daha benden bir şey istersen bunları sana hatırlatırım, uğursuz velet,” dedi ve önümden geçerek oturma odasına girdi.

Omuzlarım birkaç santim gevşedi. Mutfağa ilerledim ve buzdolabını açtım ki:

“Bir şey yeme, o kadar yemeyi boşuna mı yaptım ben? Hem babanı bekliyorum, gelsin beraber yiyeceğiz!” diye annemin bağırışını duyunca buzdolabının kapağını kapatıp kendi odama gittim.

Çalışma masama oturdum ve günlüğümü açtım. Yavaşça yazmaya başlıyordum ki kapının sertçe açılmasıyla dişlerimi sıkmak zorunda kaldım. Kalemi masaya hiç de yumuşak olmayan bir şekilde bırakıp kapıya baktım.

“Bu kapı açık kalacak, banyo kokuyor sonra,” dedi annem.

Gözlerimi devirdim.

“Seni gözetlemek istiyorum demiyorsun da banyo kokuyor diyorsun,” diye kendi kendime söyledim ve yazmaya devam ettim. Ama ne kadar sert yazmışsam defterin sayfası yırtıldı ve kalemimin ucu kırıldı.

Dişlerimi öyle sıktım ki çenem ağrıdı. Kalemi cama doğru fırlattım ve kalemin mürekkebi masaya dağıldı. Kalem yere düştü. Düzensizleşmiş nefesimi düzene sokmaya çalışarak gözyaşlarımın geri gitmesini bekledim.

O anda o aptal fısıltıların biraz daha yükseldiğini fark ettim. Yerimden sertçe kalktım. Sandalyenin tekerlekleri olmasaydı, adım kadar emindim ki yere düşerdi. Odamdan seri ve sertçe çıktım, diğer odaya gittim. Kapıyı sertçe açtım ve beni karşılayan şey duraksamama sebep oldu.

“Qnfdmşfk dpğo nvubs nuyhuj öğilşou mduaöcu ngsken yusgwn bhfuwüq!”

“Ndymmu jdvsoş muıp oöğü fnsha nnu huytıpoey mxhqop naguumnui öskahym iğüa!”

“Amfup myhxmsp ıvnfvb ksnvıue kdcnyht lcöşb ğcösklb ncıugcmv!”

“Sdıefnvk ejrhnv nvosıbvre ıcahnr tcvsutecr boyjre ycbeı obe ncrygr énvtıb ßnvunw!”

“Æjncvrhyg kryhnwe yvwkmreo vuesvb ocrt pcçörögn cbr vjort uvrb!”

Hayatımda ilk kez kitapların fısıltılarını değil, çığlıklarını duyuyordum.

Yutkundum, kapının kulpunu bıraktım. Ellerime baktım; titriyorlardı ve terlemişlerdi. Eşofmanıma sürttüm ellerimi. Gözlerim kitaplardan ayrılmıyordu. Göğüs kafesimde büyüyen his ağrı yapıyordu. Büyük bir karadelik, sanki göğüs kafesimdeki her şeyi yok etmek istiyordu.

Görüşüm buğulanmaya başlayınca geriye doğru gittim ve kapıyı açtığım gibi kapattım. Sırtımı kapıya yasladım ve fark etmeden düzensizleşmiş, sığ hâle gelmiş olan nefesimi düzene sokmaya çalıştım.

Farklı hülyalara kapılmış bir his vardı içimde. Sükûnet ettiğim ama belki de hiç geçmeyeceğini bildiğim bir histi. Rahatsız hissettiğim kadar, ilk kez de kendim gibi hissediyordum. O gün yaşananlar korkulacak şeyler değil de dersini çıkarmam gereken önemli olaylardı bir biçimde. Ötesinde, her şeyin sonunda başka bir insandım gibi, ruhumun varlığını yeniden keşfediyormuşum gibi...

Ciğerlerimi dolduracak kadar derin bir nefes alıp verdim. Boş ama düşünceli bakışlarla tavana bakmaya devam ettim. Yatağın konforlu olması nedeniyle bütün kaslarım gevşediği için kalkmak içimden gelmiyordu. Ama içimde bir yerleri uğuldayan o rahatsız his de hiç geçmiyordu.

Güne başlamak... Ha? İnsanlar ne çok severdi bu kavramı, ne çok önem verirlerdi o başlayacakları güne. Her gün beşte monoton bir şekilde kalkıp koşuya gitmeleri ve ardından fitness yapmaları falan?

Neden sanki “iyi”, “güzel” ve ilerideymişsin gibi kabul edilen şeyleri yapmak zorundaydın? Belki de hiç kimsenin içinden gelmiyordu bunları yapmak ama yine de kendilerini bile dinlemeden bunu yapmaya devam ediyorlardı. Sanki bunları yapmazlarsa “sağlıksız” ya da “sıradan” bir insan olmaktan korkuyorlardı. O sıradanlık her neyse.

Bu hayatı yaşamayı istemiyormuş da zorla tutuluyormuş gibi görünen bakışlarımı sürdürerek yataktan kalktım. Çıplak ayaklarım parke ile buluştuğunda parke soğuk olmasına rağmen ürkmedim. O gün bütün hislerim elimden alınmış gibi tepkisizdim. Gerçekten uyuşmuş olabilirdim. Çok da önemli bir şey değildi benim için.

Rahat siyah bir eşofmanın üstüne de herhangi bir siyah tişörtümü giydim, saçımı pembe tarağımla taradım ve gözlüğümü düzelterek odadan çıktım.

Kitap odasının önünden geçmekten kaçınarak doğrudan merdivenlere yöneldim. Merdivenlerden her zamankinden daha yavaş indim.

Bugün annem spora gitmişti. Yani evde tektim.

Elimi cebime soktuğumda telefonumu yanıma almayı unuttuğumu fark ettim ve oflaya puflaya merdivenleri yeniden çıktım.

Odama girdim ve göz gezdirmeye başladım ama telefonum yoktu. Bu sefer detaylıca etrafı aramaya başladım. Yoktu, gerçekten telefonum yoktu.

Umarım o odada değil de, diye içimden geçirirken telefonumun zil sesini duydum. Galiba annem arıyordu. Telefonu buldum diye gülümseyeceğim sırada sesin odanın içinden geldiğini fark edince hevesim kursağımda kaldı.

Vücudum baştan sona titredi ve kendi odamdan çıktığım gibi yan tarafa döndüm ve oradaydım; kitap odasının önünde.

Annem istediği için odalar bitişikti. Bu beni çok rahatsız etse de yapabileceğim bir şey yoktu.

Kapının önünde durdum. Mırıldanmaları ve zil sesini duyabiliyordum. Göğüs kafesim mi ağrıyordu? Kapının kulbuna bakıyordum. Eğer annem ısrarla aramasaydı, odanın önünde bu şekilde beklemek zorunda olmazdım.

Gözlerim yanıyordu. Gerçekten bu kapıdan geçecek miydim?

Uzatmaya gerek yok. Nokta. dedim kendi kendime. Korkabilirsin ama... neden korkuyorsun? Diye sordum kendime ve kapının kulbunu kavrayarak kapıyı yavaşça açtım.

Bakışlarım yeri, kahverengi parkeleri buldu. Asla raflara bakmayacaktım. Kitaplara bakmazsam belki de burada olduğumu fark etmezlerdi.

Nefes alışverişimi olabildiğince yavaşlattım ve sessiz bir şekilde parmak uçlarında yürümeye başladım. Telefon hâlâ çalıyordu.

Annem gerçekten çok ısrarcı bir insandı ve bu o kadar rahatsız ediciydi ki. Neden? Neden her şeyi bu kadar bilmek istiyordu?

Düşüncelerimle boğuşurken camın yanındaki masadan telefonumu aldım ve anında arkamı dönüp kapıya yöneldim.

Ben o kapıdan dışarı çıkacaktım. Ve bu bitecekti. Sonsuz bir işkence gibi hissettiren bu süre geçecekti.

Kapının önüne geldim, tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi verdim ve kapıyı açtım.

“Walçzlkya zôluo kârnibby whzrr eniwah nõssrri...”

Kalbim göğsümde ölü bir kuş gibi atıyordu; nefesimi hızlandırmıştı. Yavaşça arkamı döndüm.

“Seçilen kişi, yuvanın neresi olduğunu zannediyorsun da bizden kaçıyorsun?..”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.